Ben de bir zamanlar "zamane gençliği" idim. Şimdi yaşım otuzbeş oldu ve on beş yıl önceki yaşımdaki bugünün "zamane gençliği"ni aynı şekilde başımı iki yana sallayarak "devir değişiyor" diye söylenerek izliyorum. Her kuşak için bir sonraki, "bizim zamanımızda böyle değildi"lere gebedir, bizden öncekiler için olduğu gibi, çok büyük ihtimalle bizden sonrakiler için de bu kural değişmeyecektir.
Benim kuşağım, yavaş yavaş özgürlüklerini tatmaya başlayan ve hatta bunun biraz da cılkını çıkaran bir kuşaktı. Sanırım bizim için en belirleyici özelliklerden biri artık demode olmuş ve ancak "geri kafalıların işi" kabul edilebilecek görücü usülüne karşı verdiğimiz tepki ve gösterdiğimiz direnç olsa gerek.
Biz kendi eşimizi kendimiz seçerdik. Görücü usulü mü? Böyle saçma şey mi olurdu, bizden büyükler mi bizim için en uygun kişinin kim olduğuna karar vereceklerdi? Bizler, artık kızların da neredeyse erkekler kadar rahat gezip tozabildikleri bir gençliktik, partnerimizi kendimiz belirlerdik biz, kendimiz tanışmak için çaba sarfeder, ve "kader"in yolumuza çıkardığı insanla tanışırdık.
Yaşım ilerledikçe, tüm dünyadaki boşanma oranının neden böyle füze gibi yükseldiğini irdelemeye başladım ister istemez. Belki benim de boşanmış biri olmamın bunda bir etkisi vardı. Kendimce bazı teoriler geliştirdim bu konuda. Bizden öncekilerin bir evlilikten bekledikleri o kadar kısıtlıydı ki, kendilerine mutsuzluk yaratmak için bir sebepleri de olmuyor gibiydi. Onlar için erkek evin geçimini sağlayacak kadar para kazansın, kadın evinde oturup güzel yemek yapsın ve erkeğine karşı kadınlık görevlerini güzel yerine getirsin, erkek de kadınını mutlu edecek davranışlarda bulunsun, daha doğrusu onu mutsuz etmesin, yeterdi. Yani eve sarhoş gelmesin, kumar gibi kötü alışkanlıkları olmasın. Arada birkaç küçük kaçamak yaparsa da, bu onun en doğal hakkı, elinin kiriydi.
Bunun dışında zaten bu insanlar evlenmeden önce bizim gibi birbirlerini tanıma şansına sahip olmadıklarından, evlilikte büyük bir aşktan ziyade karşılıklı saygı yeterli oluyor ve şimdi bizim için hayal gibi görünen elli, altmış yıllık evlilikler mümkün oluyordu.
Oysa şimdi devir değişti. Hayat şartları çok zorlaştı ve bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak kadınlar ekonominin içine girdiler. Artık bir evde tek erkeğin çalışması yetmiyor. Hal böyle olunca da "çalışan kadın" için evlilik tanımı kaçınılmaz bir şekilde değişiyor. Artık öyle yağma yok! Madem eve ekmeği birlikte getiriyoruz, o zaman yemeği de birlikte yapacağız ve bulaşıkları da birlikte yıkayacağız. Hatta biraz daha özgürlüklere girildiğinde ütü yapmak, televizyonun üzerindeki -aslında bizi hiç de rahatsız etmeyen- o tozları almak da biz erkeklerin doğal görevleri arasına giriyor.
Artık kadın da, mutlu edilmeyi bekleyen bir elemanı oldu evlilik kurumunun. Artık onların da özgürlükleri var (aslında bir yere kadar, ama çaktırmayın!).
Ben her zaman için iyi bir liderin diktatörlüğü, demokrasiden daha iyidir diye düşünmüşümdür. Bu, elbette ki tartışmaya çok açık bir konu, ama şu anda bu konuda ahkam kesmeye pek niyetli değilim. Sadece benzetmem odur ki, bundan önce erkek diktatörlüğündeki evlilikler, "iyi lider" olan erkekler tarafından mutlu bir yaşama, "kötü lider"ler tarafından ise büyük mutsuzluklara götürülmüştü. Aslında hayatlarının daha büyük kısmını kapsayan "yuva" tarafın ise tamamen kadın diktatörlüğü hüküm sürüyor ve orada da benzer biçimde "kötü lider" olan kadınlar evlilikleri berbat hal getiriyorlar, "iyi lider"ler ise "yuvayı dişi kuş yapar" sözünü haklı çıkarıyorlardı.
Bugünün, çok ilkel bir benzetme ile, "demokrasi" ile yönetilen evliliklerinde ise, mutluluk için önemli bir çaba ve mücadele gerekli. Oysa biz erkekler, doğamız gereği, binlerce yıl boyunca böyle bir çaba sarfetme ihtiyacı hissetmemişiz. Bu geçiş döneminin bunalımını yaşıyoruz.
Kadınlar ise yine onbinlerce yıl boyunca oynadıkları rolün dışına çıkmanın şaşkınlığı içinde bir başka bunalım yaşamaktalar.
Karşılıklı olarak bunalımlaşan bu iki kutuptan herhangi birinin "höt zöt" demeye hakkı olmadığı için koalisyonlar çok kısa süre içinde dağılabiliyorlar, çünkü zaman içinde bir taraf için "olmazsa olmaz"lar fazlalaşıyor, ve bu "en doğal" ihtiyaçlarını karşılayacak başka alternatifler aramaya başlıyorlar.
Sonuç olarak otuzbeş yaşı devirdiği, açıkça yolun yarısını geçtiği şu günlerde insan, bir zamanlar kendisine muhteşem bir gelecek olarak sunulan özgürlüklerin gerçekte ne kadar olumlu olduğunu da sorgular hale geliyor.
Aslında bu, hayatın her anında, kristalin her yüzeyinde olduğu gibi, her zaman madalyonun bir de diğer yüzü olduğu gerçeğinden ibaret.
Belki bizler, hani şu meşhur "ruh ikizimizi" arıyor ve büyük mutlulukların peşinde koşarken büyük de acılar çekiyoruz. O büyük mutluluk -artık ne biçim bir şeyse- arayışı içinde belki bütün bir ömrü mutsuz geçiriyor, belki de yol yakınken "ruh ikizi"mizi buluyor ve "köpekler gibi mutlu" yaşayıp dudaklarımızda tatlı bir gülümseme ile ölüyoruz.
"İki ayağını da yere basmak isteyen insan asla zıplayamaz" diye bir söz duymuştum. Zıplamak istiyorsak bir kaç kez kıç üstü düşmeyi göze almalıyız.
Ne kadar basit bir hesap, değil mi?
Bizden öncekiler, zıplamayı düşünmüyorlardı bile ve gayet mutluydular. Biz ise artık bununla yetinemeyiz, biz zıplamalı, hatta havalarda uçmalıyız, bizim devrimiz bunu gerektiriyor. O yüzden ha bire kıçımızın üstüne düşüyoruz. Ama büyük hedeflerimiz olduğu için bu gayet normal!
Heyhat! Yaşam, bir bilgisayar ana kartındaki gibi 1'ler ve o'lardan oluşmuyor. Böyle olmasını çok isterdim, ama değil. Maalesef Newton prensiplerinin üzerine artık Heisenberg'in belirsizlik ilkeleri eklendi. Newton'un kafasına düşen de zaten bir elmanın o anda orada bulunma ihtimalinden ibaretti! (Fizikçiler lütfen bu yanlış önermemin üzerinde durmasınlar, sadece latife yapıyorum!)
Kıç üstü oturmalarımızın, yaşamımızın bir sonraki saniyesine etkisi ölçülemez. Hatta her insan için etkinin farklılığı dahi belirsizdir. Öyle bir an geliyor ki insan "lanet olsun" diye bağırıyor. Keşke hiç zıplamasaydım, keşke yerde iki ayak üstünde durabilmenin mutluluğunu tadabilmeyi başarsaydım.
Başka bir deyişle, şu ulu bilgelerin dediği gibi, keşke elimdekiyle mutlu olabilme sanatını becerebilseydim.
Tavadaki balık her zaman denizdeki balıktan daha lezzetlidir.
Bunun anlamı, elbette ki bir köşede tembel tembel oturup, hiç mücadele etmeden avcumuzun içine bırakılanla salakça bir mutluluk yaşamak değil. Mücadeleni et kardeşim, belki birkaç kez kıçını yere vur, zıplamak için uğraş. Ama zıplamadan da yapabileceklerini tamamen siyah, havadakini ise tamamen beyaz zannetme.
Yanılmışız, yaşam griymiş.
Hani bunca teknolojik gelişmenin en sonunda insanoğlunun tamamen doğaya döneceğini savunan bir görüş var ya, sanki tam da onun gibi, iki ayağını yere basıp hiç zıplamayı düşünmeyen büyüklerimizin dünyasındaki bazı ögeleri değerlendirmeye başlıyor insan.
Bizim kuşağın en büyük tu-kakalarından biri, "görücü usulü" de, o büyüklerimizin kullandığı aletlerden biriydi.
Bize evlenmeden önce büyüklerimiz tarafından evliliğin, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir kurum olduğu, iki aile arasında bağların oluşacağı ve anlaşamayan iki ailenin bir evliliğe büyük zararlar verebileceği söylendi.
Ama bizim büyüklerimiz elbette ki çok geri kafalıydılar. Onlar şu anda yaşadığımız hayatı anlamıyorlardı. Ben ve eşim. Evlilik ikimizden ibaretti ve bizim büyüklerimiz bunu asla anlamadılar. Onlar üç kuşak aynı evde yaşayan bir kültürden gelmişlerdi. Biz farklıydık ve onlar bunu bilemezlerdi.
Aynı şekilde çocuklarımızın eğitimlerine de, aynı geri kafalılıklarıyla hep karıştılar. Artık günümüz psikoloji bilimi çok gelişti ve her yaşta çocuğa neler söylenebileceği, nasıl davranılması gerektiği biliniyor. Bizim anne babalarımız ise hala çocukları kundağa sarıp sarmalayan, dunganga şarkılarıyla onları korkutan insanlar. Çocuğumun psikolojisi bozulacak! İleride kalıcı etkileri olacak bu davranışların.
Bilmiyorlar.
Çünkü onlar geri kafalı!
Fakat bu işte sizce de bir gariplik yok mu? Onlardan çok daha iyi bilen bizler, bizzat onlar tarafından yetiştirildik. Ve yine günümüzün modern bilimi sayesinde çok iyi biliyoruz ki bir insanın kişiliği altı yaşına kadar tamamen oluşmuş oluyor.
Yani ne gariptir ki biz modern insanların kişiliği, bu geri kafalılar tarafından oluşturuldu...
Bir başka garipliği evlenip dünyanın bir başka ucuna gitmemiş olan tüm evli insanlar hissetmiştir. Bir süre sonra sadece eşinizle değil, onun annesiyle, babasıyla, kardeşiyle hatta amcalarıyla ve halalarıyla evlenmiş olduğunuzu hissetmeye başlıyorsunuz. Çünkü maalesef(!) evlenip ıssız bir adaya düşmüyoruz. Evleniyoruz, ve bir gün önceki hayatlarımız aynı şekilde devam ediyor. Yani eşimizin annesi, babası, amcası, halası, kardeşi, biz evlendiğimiz an buharlaşıp yok olmuyorlar. Eh, ortak bir hayat yaşamaya karar vermiş olduğumuz için, istediğimiz kadar cicim ayında olalım, bu insanları bir şekilde kendi hayatlarımıza sokma mecburiyetinde oluyoruz.
O zaman, şu geri kafalı büyüklerin sık sık dile getirdiği "aileler birbirine uymalı" sözü nedense daha çok aklımıza gelmeye başlıyor.
Ama elbette biz, modern zekamızla bu saldırıyı bertaraf edecek bir yığın argüman sıralıyor ve kendi hayatımıza devam ediyoruz.
Aradan bir beş yıl daha geçtiğinde aradaki şu bizim için hiç de önemli olmayan kültür farkı bizi artık iyice germeye başlıyor. Bu noktada ya oflayıp puflayarak hayatımıza devam ediyoruz ve yetmiş yaşına gelince arkamıza bakıp "ben bu hayatı yaşamak istememiştim" diye hayıflanıyoruz ama artık vakit çok geçmiş oluyor, ya da yol yakınken "tak sepeti koluna herkes kendi yoluna" yapıyoruz.
Fakat bunun bile çok çok büyük bedelleri var. Ülkemizde bir erkek olarak, artık birlikte olmak istemeseniz de, bir kadını bırakıp sırtını dönüp gitmek hiç de öyle sanıldığı kadar kolay değil. Sevdiğiniz ve değer verdiğiniz bir insanın hayatına gerçekten de çok büyük zarar vermiş oluyorsunuz bazen, ve bunun getirdiği vicdani yük, belki de yetmiş yaşında "ben bu hayatı yaşamak istememiştim" acısından daha büyük olabiliyor!
Elimizde bunu ölçecek bir terazi olmadığı için bilemiyoruz. Yazı tura atıp iki yoldan birini seçiyoruz.
Elbette ki ailelerini dinlemeyip, onlara karşı çıkıp, hatta evden kaçıp evlenen ve mutlu olan bir sürü çift vardır. Elbette, boşandıktan sonra bir başkasıyla gerçek mutluluğu bulmuş olanlar da vardır.
Elbette, kuralı bozan pek çok istisna olmuştur, olacaktır da.
İstatistik, bir bilim midir, bilmiyorum, ama elimize koyduğu veriler arasında boşanma ile sonuçlanan evliliklerin büyük bölümünün aileler tarafından karşı çıkılmış evlilikler olduğu gibi bir bilgi varsa eğer, buna birazcık olsun bilimsel gözle yaklaşmakta fayda var kanımca.
İşte o zaman ailelerin "uygun gördüğü" birisiyle görüşmek neden o kadar da kötü olsun ki diye düşünmemek elde değil. Tamam, gururumuzu tamamen ayaklar altına almayalım ve bu sistemi de biraz "neo görücü usulü" haline çevirelim! Yani ilk görüşmeye doğrudan evlenme amacıyla değil de, sadece bir başkası tarafından "iyi insan" diye nitelendirilen birisiyle tanışma amacıyla gitmiş olalım.
Kendimizi bu kadarcık kandırmamıza izin verelim...
Sonuçta günlük yaşamda karşımıza çıkan insanlarla ne şartlar altında tanışıyoruz, hiç düşündünüz mü? Çoğunlukla bir arkadaş ortamında, bir başka arkadaşımızın arkadaşı olmuyor mu bu yeni insanlar? Hatta çoğunlukla bizim arkadaşlarımız "aaa haftasonu Ahmet de olacak, iyisi mi biz Leyla'yı da davet edelim" diye düşünmüş olmuyorlar mı?
Arkadaşlarımızın bize layık olduğunu düşündüğü insanlarla tanışmaya hiç itirazımız yokken, istatistiksel açıdan bizim için neyin iyi olduğunu bilme olasılığı çok daha fazla olan ailemiz söz konusu olduğunda doğrudan "tu-kaka" diyoruz.
Görücü usulünün hafifletilmiş yüzlerce versiyonunu sürekli olarak yaşamaktayız aslında ama her zaman olduğu gibi, olayları istediğimiz şekliyle görme konusunda muhteşem bir becerimiz var.
Bu işte bir gariplik yok mu?
Eğer hala "hayatınızın erkeğini" ya da "kadınını" arıyorsanız, size kolay gelsin! Öyle bir şey yok aslında biliyor musunuz? Sadece birlikte bir yaşam sürdürmeyi becerebileceğiniz, ve beceremeyeceğiniz insanlar var! Ve bu insanların sayısı, sizin ortak yaşam sürdürebilme becerinizle doğru orantılı olarak artıyor!
Dolayısıyla, sizin hayatınızın erkeği (ya da kadını) şu anda dünya üzerindeki insanlardan herhangi biri. Onlardan yüzlerce var üstelik.
Peki siz onunla tanışmak için illa bir tesadüfün gerçekleşmesini mi bekliyorsunuz?
Evet, ben bekliyorum doğrusu! Yaşamda tesadüf diye bir şeyin olmadığı öğretildi bana. Gerçekleşen her şeyin bir sebebi ve amacı vardır.
Öyleymiş.
Sahiden hala görücü usulü ile tanışan insanlar mı var?
Evet mi? Vay be!
Korkarım biz bu geri kafalılıktan asla kurtulamayacağız.
23 Aralık 2006
14 Aralık 2006
Ünlülere Dikiz
Siz hiç birisini röntgenlediniz mi?
Düşünsenize, birisi kendisi için özel bir an yaşamakta. Belki üstünü çıkarıyor, belki tamamen çıplak, kendisini aynada seyrediyor, belki normalde insanların önünde yapamayacağı birşeyler yapıyor, kendi kendine dans ediyor mesela. O an bu kişi tamamen yalnız olduğunu düşünmekte. Hiçbir baskı yok üzerinde, tamamen kendisiyle baş başa, artık ne kadar özel olabilirse, o kadar özel, bir an yaşamakta. Ya da belki bu anı kendisi için özel başka birisiyle yaşamakta... Hayal gücünüzün yettiği kadar ilerletebilirsiniz bu sahneyi.
Ve siz aralık kalmış olan perdesinden onu/onları gözetliyorsunuz. Gözetlemek ne kelime, resmen röntgencilik yapıyorsunuz. O sizin kendisini seyrettiğinizi bilmiyor. Bu size ayrı bir heyecan vermez mi? Kısa bir an için bile olsa onun özel hayatının içine, hatta tam göbeğine girivermek size zevk vermez mi?
Elbette verir mi vermez mi bilmiyorum, daha önce birisini röntgenlediğimi düşünmüyorsunuz ya?! Benimkisi sadece tahmin!
Röntgencilik çok mu itici geldi size? Peki, daha masum(!) bir örnek verelim. Diyelim sevdiğiniz bir arkadaşınızın evindesiniz. O gitmiş, ve ne tesadüf ki yazdığı günlük hemen ötenizdeki masada öylece durmakta.
Hangimiz bu günlüğü okumak için büyük bir istek duymayız, söyler misiniz? O günlükte belki hoşlandığı çocuktan bahsetti, belki dün gece barda gördüğü yakışıklı hakkında aklından geçen en erotik anları yazdı oraya. Belki annesiyle kavgasından bahsetti, ya da daha da güzeli, belki sizin hakkınızda bir şeyler yazdı?
Orada yazılı olanların büyük bölümünü normal şartlar altında hiç öğrenmeyeceksiniz. Arkadaşınız size bazı şeyleri anlatmış olabilir. Ama ya anlatmamış oldukları! Aman allahım, ne kadar heyecan verici, değil mi? Hadi dostum! Kasma kendini, oku, bir iki sayfa oku, ne olacak?
Daha fazla lafı uzatmayayım. Şurası kesin ki, bir insanın özeline girmek güzeldir! Güzel derken ahlaki açıdan iyi ya da kötü ayrımı yapmıyorum, sadece bize haz verdiğini söylüyorum. Bu "özel" ne kadar çok "özel" ise o kadar güzeldir üstelik! Derinden bir suçluluk duyarsınız, "ben bunu bilmiyor olmalıydım" dersiniz, ama diğer yandan zevkten kıvranırsınız!
"Özel" sınırı, ağırlıklı olarak cinsel konuların etrafında çizili olduğundan olsa gerek, bir insan hakkında en çok öğrenmek istediğiniz de, onun cinselliği ile ilgili olan şeylerdir elbette. İskemlede oturmuş ayak tırnaklarını kesen bir kadını mı dikizlemek isterdiniz yoksa banyodan çıkmış, bornozunu üzerinden çıkarmak üzere olanını mı?
Ya da sevgilisiyle mutlu biçimde yatağa oturmuş pişti oynayan bir çifti mi yoksa sevişen bir çifti mi?
Ama "çok özel" anlar aslında sadece cinsel konularla ilgili değil. Zamanında bir karikatür görmüştüm, öylesine çarpıcı bir kare idi ki yıllardır aklımdan çıkmamış. Güzeller güzeli bir prenses, zindanda hapsedilmiş, kurtarıcı prens çoooook yüksek kulenin duvarlarından kan ter içinde tırmanarak çıkmış, camdan başını uzattığında ne görsün? Prenses büyük abdestini yapmış, elindekileri de duvara silmekte!
Iyyyyyy! Ne kadar iğrenç, değil mi?
Peki güzeller güzeli prensesler hiç tuvalete gitmezler mi sanıyordunuz? Ya da onlar tuvalete gittiklerinde malum bölgelerinden tezek değil de mis kokulu çiçekler mi çıkar diye düşündünüz?
Alın işte size mahkum edilmiş bir prenses. Ve, ve, ve... Elini duvara siliyor!
Bundan daha özel bir an olabilir mi?
O prenses belki yalnız olduğuna inandığı bir anda burnunu da karıştırıyordur! Görmek istemez miydiniz bu anı?
Yani kısacası, "özel" anları sadece cinsellik ya da iğrençlikle sınırlandırmayıp "başkalarıyla çok ender paylaşılan anlar" olarak nitelemek doğru olacak gibi.
Ve hiç lami cimi yok, biz başkalarının özel anlarını görmekten hoşlanıyoruz.
Bu keyfi en fütursuzca, çekinmeden deneyimleyebileceğimiz insan topluluğu da ünlüler diye düşünüyorum. Yakın bir arkadaşınıza bile soramayacağımız sorular, magazin muhabirleri tarafından çok rahatlıkla ünlülere sorulabilir. Bunu hiç kimse yadırgamaz.
Halka mal olmanın, halkın malı olmak anlamına geldiğini sanan hastalıklı bir düşüncenin ürünü herhalde bu davranış!
"Falanca ile birlikte misiniz?"
"Hayır, henüz bir ilişkimiz yok, ama sadece dün gece barda biraz birbirimizi elledik, yavaş yavaş ilerliyoruz"!
Siz günlük hayatınızda her başlar gibi görünen ilişkinizi arkadaşlarınıza anlatıyor musunuz? Her hoşlanma duygunuzu hemen onlarca kişiye anlatacak olursanız, kısa süre içinde sizinle dalga geçmeye başlarlar.
Düşünsenize bir kızı tavlamaya çalışıyorsunuz ve binbir zahmetle onu bu gece bir sinemaya götürebilmişsiniz. Yahu daha ortada fol yok yumurta yok, bırakın da şu flört öncesi dönemi keyifle yaşayalım, değil mi? Şimdi ben bu kızla birlikteyim desem, yalan. Birlikte değilim desem, belki yarın sevgilim olacak... Sormayın bana bunu işte, rahatımı bozmayın. Şimdi kameralar önünde "henüz arkadaşız, en kısa sürede onu yatağa atmayı hayal ediyorum" da diyemem ya!
Değil mi?
Evet, sıradan bir insansanız kimse size sormaz. Ama ünlüyseniz, bittiniz. Her adımınızı açıklamak zorundasınız.
Peki nereye kadar? Bunun sınırı nedir? "Oha! Bu da sorulmaz ki" tepkisi hangi noktadan sonra gelir?
Aslında bu merakın temelinde, insanların özellerini merak etmek kadar, sevdiğimiz bir insanla bir şeyler paylaşma isteği de var, kabul ediyorum. Özellikle sanatçı hayranları, o kişiyi o kadar çok sever ki, bir süre sonra onu arkadaşı, canı, kardeşi gibi görmeye başlar. Elbette o noktada artık kiminle sevgili olduğunu, mutlu olup olmadığını da merak etmeye başlar.
Ama o sanatçı aslında sizin kardeşiniz, arkadaşınız filan değildir ve dün gece kime karşı ne hissettiğini de sizinle paylaşmak gibi bir ihtiyaç duymamaktadır!
Sonuç olarak, sadece röntgencilik dürtüsü değildir ünlülerin özel yaşamlarını merak etmeye bizi iten. Ama dedim ya, nereye kadar?
"Dün gece falanca ile birlikte eve girdiniz, prezervatif mi kullanıyorsunuz, yoksa başka bir yöntem mi?"
Böyle bir soru sorabilir misiniz bir ünlüye? Sanırım cevap kocaman bir HAYIR. Hmmm. Demek ki buralarda çizilmiş bir gizli sınır var.
"Çayınızı kaç şekerli içersiniz?"
Bu ise hiç de kötü bir soru değil. Sınırın diğer tarafında, belli ki.
Peki bu sınır nerededir ve kim koyar?
Tabii böyle bir soru sorunca ahlaki değerlerin nerede başladığı ve zaman içinde nasıl da değişebildiği gibi çok derin mevzulara girmemiz gerekir, biz iyisi mi konuyu bu kadar deşmeyelim. Biraz sığ kalalım.
Belki siz aksini düşünüyor olabilirsiniz ama ben ünlü bir sanatçınının da sadece bir insan olduğunu düşünüyorum! İnsanlar yaşadıkları özellerini kendileri için özel olan dostlarıyla paylaşırlar. Bunun dışında sokağın ortasına çıkıp "ben bu adama aşığım" diye haykırmak istediğiniz anlar olmuştur, ama bu yine sizin tercihinizdir. Açıklamak istiyorsanız, açıklarsınız.
Mutlaka, bu kötü duruma çanak tutan bir sürü ünlü de var, bunu asla yadsımıyorum. Sonuçta bu bir piyasa, ve piyasanın kendi şartları, kendi gerçekleri var. Burada prim yapmak için magazine düşmeniz gerekiyorsa belki bir süre sonra bundan zevk almaya bile başlarsınız.
Kabul ediyorum ve yargılamıyorum.
Ama ya kurunun yanında yanan yaşlar?
Yaşamın her karesi gibi, bu da tamamen beyaz ya da tamamen siyah bir hikaye değil. Bu hikayenin içinde röntgencisi de var, sevgisinden merak edeni de, kendisinin kurcalanmasından zevk alan da, bundan nefret eden de var.
Ve bugünün sınırları, dünün sınırlarından çok farklı.
Yarının sınırlarının nerede olacağını ise, korku içinde merak etmekteyim.
Düşünsenize, birisi kendisi için özel bir an yaşamakta. Belki üstünü çıkarıyor, belki tamamen çıplak, kendisini aynada seyrediyor, belki normalde insanların önünde yapamayacağı birşeyler yapıyor, kendi kendine dans ediyor mesela. O an bu kişi tamamen yalnız olduğunu düşünmekte. Hiçbir baskı yok üzerinde, tamamen kendisiyle baş başa, artık ne kadar özel olabilirse, o kadar özel, bir an yaşamakta. Ya da belki bu anı kendisi için özel başka birisiyle yaşamakta... Hayal gücünüzün yettiği kadar ilerletebilirsiniz bu sahneyi.
Ve siz aralık kalmış olan perdesinden onu/onları gözetliyorsunuz. Gözetlemek ne kelime, resmen röntgencilik yapıyorsunuz. O sizin kendisini seyrettiğinizi bilmiyor. Bu size ayrı bir heyecan vermez mi? Kısa bir an için bile olsa onun özel hayatının içine, hatta tam göbeğine girivermek size zevk vermez mi?
Elbette verir mi vermez mi bilmiyorum, daha önce birisini röntgenlediğimi düşünmüyorsunuz ya?! Benimkisi sadece tahmin!
Röntgencilik çok mu itici geldi size? Peki, daha masum(!) bir örnek verelim. Diyelim sevdiğiniz bir arkadaşınızın evindesiniz. O gitmiş, ve ne tesadüf ki yazdığı günlük hemen ötenizdeki masada öylece durmakta.
Hangimiz bu günlüğü okumak için büyük bir istek duymayız, söyler misiniz? O günlükte belki hoşlandığı çocuktan bahsetti, belki dün gece barda gördüğü yakışıklı hakkında aklından geçen en erotik anları yazdı oraya. Belki annesiyle kavgasından bahsetti, ya da daha da güzeli, belki sizin hakkınızda bir şeyler yazdı?
Orada yazılı olanların büyük bölümünü normal şartlar altında hiç öğrenmeyeceksiniz. Arkadaşınız size bazı şeyleri anlatmış olabilir. Ama ya anlatmamış oldukları! Aman allahım, ne kadar heyecan verici, değil mi? Hadi dostum! Kasma kendini, oku, bir iki sayfa oku, ne olacak?
Daha fazla lafı uzatmayayım. Şurası kesin ki, bir insanın özeline girmek güzeldir! Güzel derken ahlaki açıdan iyi ya da kötü ayrımı yapmıyorum, sadece bize haz verdiğini söylüyorum. Bu "özel" ne kadar çok "özel" ise o kadar güzeldir üstelik! Derinden bir suçluluk duyarsınız, "ben bunu bilmiyor olmalıydım" dersiniz, ama diğer yandan zevkten kıvranırsınız!
"Özel" sınırı, ağırlıklı olarak cinsel konuların etrafında çizili olduğundan olsa gerek, bir insan hakkında en çok öğrenmek istediğiniz de, onun cinselliği ile ilgili olan şeylerdir elbette. İskemlede oturmuş ayak tırnaklarını kesen bir kadını mı dikizlemek isterdiniz yoksa banyodan çıkmış, bornozunu üzerinden çıkarmak üzere olanını mı?
Ya da sevgilisiyle mutlu biçimde yatağa oturmuş pişti oynayan bir çifti mi yoksa sevişen bir çifti mi?
Ama "çok özel" anlar aslında sadece cinsel konularla ilgili değil. Zamanında bir karikatür görmüştüm, öylesine çarpıcı bir kare idi ki yıllardır aklımdan çıkmamış. Güzeller güzeli bir prenses, zindanda hapsedilmiş, kurtarıcı prens çoooook yüksek kulenin duvarlarından kan ter içinde tırmanarak çıkmış, camdan başını uzattığında ne görsün? Prenses büyük abdestini yapmış, elindekileri de duvara silmekte!
Iyyyyyy! Ne kadar iğrenç, değil mi?
Peki güzeller güzeli prensesler hiç tuvalete gitmezler mi sanıyordunuz? Ya da onlar tuvalete gittiklerinde malum bölgelerinden tezek değil de mis kokulu çiçekler mi çıkar diye düşündünüz?
Alın işte size mahkum edilmiş bir prenses. Ve, ve, ve... Elini duvara siliyor!
Bundan daha özel bir an olabilir mi?
O prenses belki yalnız olduğuna inandığı bir anda burnunu da karıştırıyordur! Görmek istemez miydiniz bu anı?
Yani kısacası, "özel" anları sadece cinsellik ya da iğrençlikle sınırlandırmayıp "başkalarıyla çok ender paylaşılan anlar" olarak nitelemek doğru olacak gibi.
Ve hiç lami cimi yok, biz başkalarının özel anlarını görmekten hoşlanıyoruz.
Bu keyfi en fütursuzca, çekinmeden deneyimleyebileceğimiz insan topluluğu da ünlüler diye düşünüyorum. Yakın bir arkadaşınıza bile soramayacağımız sorular, magazin muhabirleri tarafından çok rahatlıkla ünlülere sorulabilir. Bunu hiç kimse yadırgamaz.
Halka mal olmanın, halkın malı olmak anlamına geldiğini sanan hastalıklı bir düşüncenin ürünü herhalde bu davranış!
"Falanca ile birlikte misiniz?"
"Hayır, henüz bir ilişkimiz yok, ama sadece dün gece barda biraz birbirimizi elledik, yavaş yavaş ilerliyoruz"!
Siz günlük hayatınızda her başlar gibi görünen ilişkinizi arkadaşlarınıza anlatıyor musunuz? Her hoşlanma duygunuzu hemen onlarca kişiye anlatacak olursanız, kısa süre içinde sizinle dalga geçmeye başlarlar.
Düşünsenize bir kızı tavlamaya çalışıyorsunuz ve binbir zahmetle onu bu gece bir sinemaya götürebilmişsiniz. Yahu daha ortada fol yok yumurta yok, bırakın da şu flört öncesi dönemi keyifle yaşayalım, değil mi? Şimdi ben bu kızla birlikteyim desem, yalan. Birlikte değilim desem, belki yarın sevgilim olacak... Sormayın bana bunu işte, rahatımı bozmayın. Şimdi kameralar önünde "henüz arkadaşız, en kısa sürede onu yatağa atmayı hayal ediyorum" da diyemem ya!
Değil mi?
Evet, sıradan bir insansanız kimse size sormaz. Ama ünlüyseniz, bittiniz. Her adımınızı açıklamak zorundasınız.
Peki nereye kadar? Bunun sınırı nedir? "Oha! Bu da sorulmaz ki" tepkisi hangi noktadan sonra gelir?
Aslında bu merakın temelinde, insanların özellerini merak etmek kadar, sevdiğimiz bir insanla bir şeyler paylaşma isteği de var, kabul ediyorum. Özellikle sanatçı hayranları, o kişiyi o kadar çok sever ki, bir süre sonra onu arkadaşı, canı, kardeşi gibi görmeye başlar. Elbette o noktada artık kiminle sevgili olduğunu, mutlu olup olmadığını da merak etmeye başlar.
Ama o sanatçı aslında sizin kardeşiniz, arkadaşınız filan değildir ve dün gece kime karşı ne hissettiğini de sizinle paylaşmak gibi bir ihtiyaç duymamaktadır!
Sonuç olarak, sadece röntgencilik dürtüsü değildir ünlülerin özel yaşamlarını merak etmeye bizi iten. Ama dedim ya, nereye kadar?
"Dün gece falanca ile birlikte eve girdiniz, prezervatif mi kullanıyorsunuz, yoksa başka bir yöntem mi?"
Böyle bir soru sorabilir misiniz bir ünlüye? Sanırım cevap kocaman bir HAYIR. Hmmm. Demek ki buralarda çizilmiş bir gizli sınır var.
"Çayınızı kaç şekerli içersiniz?"
Bu ise hiç de kötü bir soru değil. Sınırın diğer tarafında, belli ki.
Peki bu sınır nerededir ve kim koyar?
Tabii böyle bir soru sorunca ahlaki değerlerin nerede başladığı ve zaman içinde nasıl da değişebildiği gibi çok derin mevzulara girmemiz gerekir, biz iyisi mi konuyu bu kadar deşmeyelim. Biraz sığ kalalım.
Belki siz aksini düşünüyor olabilirsiniz ama ben ünlü bir sanatçınının da sadece bir insan olduğunu düşünüyorum! İnsanlar yaşadıkları özellerini kendileri için özel olan dostlarıyla paylaşırlar. Bunun dışında sokağın ortasına çıkıp "ben bu adama aşığım" diye haykırmak istediğiniz anlar olmuştur, ama bu yine sizin tercihinizdir. Açıklamak istiyorsanız, açıklarsınız.
Mutlaka, bu kötü duruma çanak tutan bir sürü ünlü de var, bunu asla yadsımıyorum. Sonuçta bu bir piyasa, ve piyasanın kendi şartları, kendi gerçekleri var. Burada prim yapmak için magazine düşmeniz gerekiyorsa belki bir süre sonra bundan zevk almaya bile başlarsınız.
Kabul ediyorum ve yargılamıyorum.
Ama ya kurunun yanında yanan yaşlar?
Yaşamın her karesi gibi, bu da tamamen beyaz ya da tamamen siyah bir hikaye değil. Bu hikayenin içinde röntgencisi de var, sevgisinden merak edeni de, kendisinin kurcalanmasından zevk alan da, bundan nefret eden de var.
Ve bugünün sınırları, dünün sınırlarından çok farklı.
Yarının sınırlarının nerede olacağını ise, korku içinde merak etmekteyim.
12 Aralık 2006
Çirkinliğin Dayanılmaz Hafifliği
Ne mutlu ki ben çirkin bir insanım.
Yani Notre Dame'ın kamburu Quasimodo kadar çirkin olmasam da, yaşamımın hiç bir döneminde "güzel" diye adlandırılmadım. Çok güzel bir bebek değildim, hele hele ilkokul çağlarımda, çarpık bacaklarım ve çağanoz gibi yürüyüşümle hiç şirin sayılmazdım.
Bir erkek olarak da hiç bir zaman bir ortama girdiğimde birkaç kadının bana bakmak için kafalarını çevirdiklerine tanık olmadım.
Ve bu durumumdan hiç de şikayetçi değilim. Hatta bırakın şikayetçi olmayı, çok da memnunum bile! Allahım ne iyi etmişsin de beni Brad Pitt gibi, George Clooney gibi yakışıklı yaratmamışsın.
Biraz daha utanmasam zil takıp oynayacağım.
Bu "yakışıksızlığım" ile gurur duyuyorum. Çirkinliğimi seviyorum. Aslında kendime bu kadar çok çirkin diyerek haksızlık ettiğimin de bilincindeyim ama izin verin o kadarcık da yazar abartısı hakkım olsun. Biliyorum beni görseniz "aa hiç de o kadar çirkin değilmişsin" diyeceksiniz.
İşte ben, sahiden de tam olarak "hiç de öyle çirkin olmayan" bir düzeydeki çirkinliğimi bu yazı boyunca, affınıza sığınarak kelime tasarrufu açısından sadece "çirkinlik" olarak adlandıracağım. Siz bununla neyi kastettiğimi anlarsınız.
Bu yazının çirkin insanı benim!
Ve çirkin olduğum için zeki bir insan olduğumu düşünüyorum. Aynı zamanda çevik ve ahlaklı sayılmayabilirim, ama en azından kendi çapımda iyiliksever sayılabilecek birisiyim.
İyilikseverliğim de, sakın yanlış anlamayın, tamamen çirkin olmamla alakalı.
Hayatımdaki güzel şeylerin o kadar büyük bir kısmı çirkinliğimle ilgili ki, ben bu çirkinliğimi sevmeyeyim de ne yapayım?
Açıklama mı bekliyorsunuz? Elbette açıklayacağım. Hepimiz bu yüzden buradayız zaten...
Bir kimsesizler yurduna gidip oradaki küçük bebeklere baktığınızda en çok hangisiyle ilgilenirsiniz? Masmavi gözleri ve tombul yanaklarıyla şirin olanıyla mı, yoksa kara kuru, bir deri bir kemik duran, sürekli burnu akan ve gözleri de şaşı olan şu köşede gizlenen zavallı yaratıkla mı?
Siz, cevap veren, lütfen istisani bir tip olduğunuzu savunup "çirkin çocuğu severim" demeyin. Öncelikle, "yemezler". Ayrıca kazara doğruyu söylüyorsanız bile, şunu çok iyi bilin ki feci derecede azınlıktasınız. Hatta sizin de çirkin bir tip olduğunuz üzerine rahatlıkla epey para yatırabilirim!
Bebekleri geçelim, bir bara girdiğinizde tanışmak için can atacağınız tip nasıl birisidir? Elbette biliyorum, mühim olan dış güzellik değil iç güzelliktir! Hadi kabul etmiş gibi davranayım! Ama bu bardaki tiplerin iç güzelliğini ben nereden bileceğim? Benim için şu dakikada en güzel iç güzellik, eteğin altındaki iç güzellikten, ya da göğüs dekoltesinin içinde saklı duran iç güzellikten ibaret!
Maalesef, dış güzelliği üstün olanlar en azından şu ortamda benimle tanışma şerefine(!) daha yakın durumdalar. En azından onları tavlamak için birkaç maymunluk gösterisi yapmamı hak ediyorlar.
Ve hayatı düşünürsek, tanışmak için çoğunlukla elimizde kıyaslama yapacak bir "iç güzellik" ölçüsü olmadığını görürüz. Elbette ki masanın başına geçip ikinci cümleden sonra üçüncüsünün gelmeyeceğini anladığınız bir sürü dış güzellik sahibi hatundan hızla uzaklaşmanın yollarını da öğrenmiş olmalısınız. En azından masadan birlikte ayrılacaksanız, nereye gittiğinizi tahmin etmek pek zor olmayacak...
Bizim yaşama amaçlarımızdan biri insanlarla ilişki kurmak ve onlar tarafından sevilmek değil midir?
Maalesef iç güzellik sahibi insanlar maça daha doğuştan birkaç sıfır yenik başlıyorlar...
Acaba bu durum sahiden de "maalesef" mi bizim için?
Hayat ise çok uzun bir maç. Doğum anında avantadan attığımız gollerden daha fazlasını yemek için o kadar çok vaktimiz var ki!
Maça önde başlayanlar, esas kişiliklerinin oluştuğu o altı yedi seneyi, bir adım öteye gitmek için bir çaba sarfetmeye gerek duymadan geçiriyorlar.
Ne yazık onlara!
Çünkü onlar güzel çocuklardı. Uslu olmasalar da, zeka oyunlarında beceri göstermeseler de insanlar onları sevdiler, okşadılar. Herkesin ilgisi o güzel çocukların üzerindeydi.
Oysa çirkin çocuk, bir büyüğünün dikkatini çekmek için bir şeyler yapmak zorundaydı! "Heeeey! Bana da bakın! Bakın ben amuda kalkabiliyorum! Gördünüz mü! Heeey! Eşek mi osuruyor burada! Aloooo?"
Amuda kalkmak yetmedi mi?
"Heeeey! İlkokula gitmememe rağmen iki haneli sayıları toplayabiliyorum biliyor musunuz? Bu salak yakışıklıya sorun bakalım 5 ile 6'yı toplayabilir mi???"
Çirkin insan kendisini geliştirmek zorundadır. Akıllı, iyi, hoş sohbet, müzisyen, sporcu, ya da BİR ŞEY olmalıdır o.
Hem çirkin hem de vasıfsız biri sahiden de çekilmez!
Bu olduğu ŞEY sayesinde çirkin insan sevilecektir. Başarı, onun sevgiye giden yoludur.
Güzel insan ise, en değerli yıllarını bir ŞEY olma ihtiyacı hissetmeden geçirdiği için, şimdi feci bir sıkıntı halindedir. Masasına kendisine kur yapmak için gelenler daha beş dakika dolmadan sıkılmakta ve kaçıp gitmenin yollarını aramaktadır. Onun ise yapabileceği tek şey biraz daha güzel görünmekten ibarettir artık.
Ama işe yaramaz.
Çirkin insan başkalarını sevmenin değerini çok daha iyi bilir. Çünkü sevgi onun eline gökten düşmez. O çalışıp çabalayıp sevgiyi hak etmiştir bugüne kadar. Tırnaklarıyla kazıyarak ulaşmıştır ekmeğine, aslanın ağzından değil, resmen dokuz parmak bağırsağından çıkarmıştır ekmeğini.
İster istemez, aslında bir çıkar uğruna edindiği bu davranışlar en doğal hali olmuştur artık çirkin insanın.
Çirkinler iyidir.
Nasıl ki yokluk içinde bir çocuk eski çoraplardan oyuncak yapıp oynamakla mutlu olur da zengin çocuk yüzlerce oyuncağına her gün aynı bezgin ifadeyle bakar, işte çirkin insan için de karşılaştığı her canlı, o herşeyden değerli çoraptan oyuncak gibidir. Kaybetmenin değerini bilir.
Madalyonun diğer yüzünde ise, artık iç güzelliğin önemli olduğunu, biraz geç de olsa algılamış ve hayata bu gözlükle bakmaya başlamış güzeller vardır. Fakat artık kendisine yaklaşanların iç güzelliği için mi yoksa sadece dış güzelliği için mi geldiklerinden şüphe etmektedir. Bir zamanlar keyifle topladığı sevgileri artık seçmeye çalışmakta, ama neyin gerçek neyin yalan olduğunu bilememektedir.
Görüyor musunuz, ne kadar kötü bir şey güzel olmak!
Şimdi elbette ki dünya üzerindeki bütün çirkinler iyidir, bütün güzeller salak ve kötüdür gibi aşırı uçta bir genelleme yapmadığımı açıklamakla vakit kaybetmek istemiyorum.
Bu söylediklerim, "bayan şöförler kötü araba kullanırlar", ya da "erkekler kadınların ruhlarını okşamayı bilmezler" gibi, aksini gösteren yüzlerce örnek öne sürseniz de, doğrudur.
Aslında yılın bir gününü "Dünya Çirkinler Günü" ilan etmek ne kadar ince bir davranış olurdu. O kadar çok var ki bizlerden!
Bugün 12 Aralık 2006. Ben çirkinim, ve tüm zekamı, tüm iyilikseverliğimi, tüm iç güzelliğimi borçlu olduğum çirkinliğime, huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum!
Ey çirkinliğim! İyi ki varsın! İyi ki doğduğum günden beri seni yüzümde taşıyorum. Sen olmasaydın çekiyor olacağım ızdırabı hayal bile edemiyorum. Allah seni başımdan eksik etmesin, ölene kadar sevgiyi hak etmek için çabalayacağım bir yaşam bahşetsin bana.
Amin.
Yani Notre Dame'ın kamburu Quasimodo kadar çirkin olmasam da, yaşamımın hiç bir döneminde "güzel" diye adlandırılmadım. Çok güzel bir bebek değildim, hele hele ilkokul çağlarımda, çarpık bacaklarım ve çağanoz gibi yürüyüşümle hiç şirin sayılmazdım.
Bir erkek olarak da hiç bir zaman bir ortama girdiğimde birkaç kadının bana bakmak için kafalarını çevirdiklerine tanık olmadım.
Ve bu durumumdan hiç de şikayetçi değilim. Hatta bırakın şikayetçi olmayı, çok da memnunum bile! Allahım ne iyi etmişsin de beni Brad Pitt gibi, George Clooney gibi yakışıklı yaratmamışsın.
Biraz daha utanmasam zil takıp oynayacağım.
Bu "yakışıksızlığım" ile gurur duyuyorum. Çirkinliğimi seviyorum. Aslında kendime bu kadar çok çirkin diyerek haksızlık ettiğimin de bilincindeyim ama izin verin o kadarcık da yazar abartısı hakkım olsun. Biliyorum beni görseniz "aa hiç de o kadar çirkin değilmişsin" diyeceksiniz.
İşte ben, sahiden de tam olarak "hiç de öyle çirkin olmayan" bir düzeydeki çirkinliğimi bu yazı boyunca, affınıza sığınarak kelime tasarrufu açısından sadece "çirkinlik" olarak adlandıracağım. Siz bununla neyi kastettiğimi anlarsınız.
Bu yazının çirkin insanı benim!
Ve çirkin olduğum için zeki bir insan olduğumu düşünüyorum. Aynı zamanda çevik ve ahlaklı sayılmayabilirim, ama en azından kendi çapımda iyiliksever sayılabilecek birisiyim.
İyilikseverliğim de, sakın yanlış anlamayın, tamamen çirkin olmamla alakalı.
Hayatımdaki güzel şeylerin o kadar büyük bir kısmı çirkinliğimle ilgili ki, ben bu çirkinliğimi sevmeyeyim de ne yapayım?
Açıklama mı bekliyorsunuz? Elbette açıklayacağım. Hepimiz bu yüzden buradayız zaten...
Bir kimsesizler yurduna gidip oradaki küçük bebeklere baktığınızda en çok hangisiyle ilgilenirsiniz? Masmavi gözleri ve tombul yanaklarıyla şirin olanıyla mı, yoksa kara kuru, bir deri bir kemik duran, sürekli burnu akan ve gözleri de şaşı olan şu köşede gizlenen zavallı yaratıkla mı?
Siz, cevap veren, lütfen istisani bir tip olduğunuzu savunup "çirkin çocuğu severim" demeyin. Öncelikle, "yemezler". Ayrıca kazara doğruyu söylüyorsanız bile, şunu çok iyi bilin ki feci derecede azınlıktasınız. Hatta sizin de çirkin bir tip olduğunuz üzerine rahatlıkla epey para yatırabilirim!
Bebekleri geçelim, bir bara girdiğinizde tanışmak için can atacağınız tip nasıl birisidir? Elbette biliyorum, mühim olan dış güzellik değil iç güzelliktir! Hadi kabul etmiş gibi davranayım! Ama bu bardaki tiplerin iç güzelliğini ben nereden bileceğim? Benim için şu dakikada en güzel iç güzellik, eteğin altındaki iç güzellikten, ya da göğüs dekoltesinin içinde saklı duran iç güzellikten ibaret!
Maalesef, dış güzelliği üstün olanlar en azından şu ortamda benimle tanışma şerefine(!) daha yakın durumdalar. En azından onları tavlamak için birkaç maymunluk gösterisi yapmamı hak ediyorlar.
Ve hayatı düşünürsek, tanışmak için çoğunlukla elimizde kıyaslama yapacak bir "iç güzellik" ölçüsü olmadığını görürüz. Elbette ki masanın başına geçip ikinci cümleden sonra üçüncüsünün gelmeyeceğini anladığınız bir sürü dış güzellik sahibi hatundan hızla uzaklaşmanın yollarını da öğrenmiş olmalısınız. En azından masadan birlikte ayrılacaksanız, nereye gittiğinizi tahmin etmek pek zor olmayacak...
Bizim yaşama amaçlarımızdan biri insanlarla ilişki kurmak ve onlar tarafından sevilmek değil midir?
Maalesef iç güzellik sahibi insanlar maça daha doğuştan birkaç sıfır yenik başlıyorlar...
Acaba bu durum sahiden de "maalesef" mi bizim için?
Hayat ise çok uzun bir maç. Doğum anında avantadan attığımız gollerden daha fazlasını yemek için o kadar çok vaktimiz var ki!
Maça önde başlayanlar, esas kişiliklerinin oluştuğu o altı yedi seneyi, bir adım öteye gitmek için bir çaba sarfetmeye gerek duymadan geçiriyorlar.
Ne yazık onlara!
Çünkü onlar güzel çocuklardı. Uslu olmasalar da, zeka oyunlarında beceri göstermeseler de insanlar onları sevdiler, okşadılar. Herkesin ilgisi o güzel çocukların üzerindeydi.
Oysa çirkin çocuk, bir büyüğünün dikkatini çekmek için bir şeyler yapmak zorundaydı! "Heeeey! Bana da bakın! Bakın ben amuda kalkabiliyorum! Gördünüz mü! Heeey! Eşek mi osuruyor burada! Aloooo?"
Amuda kalkmak yetmedi mi?
"Heeeey! İlkokula gitmememe rağmen iki haneli sayıları toplayabiliyorum biliyor musunuz? Bu salak yakışıklıya sorun bakalım 5 ile 6'yı toplayabilir mi???"
Çirkin insan kendisini geliştirmek zorundadır. Akıllı, iyi, hoş sohbet, müzisyen, sporcu, ya da BİR ŞEY olmalıdır o.
Hem çirkin hem de vasıfsız biri sahiden de çekilmez!
Bu olduğu ŞEY sayesinde çirkin insan sevilecektir. Başarı, onun sevgiye giden yoludur.
Güzel insan ise, en değerli yıllarını bir ŞEY olma ihtiyacı hissetmeden geçirdiği için, şimdi feci bir sıkıntı halindedir. Masasına kendisine kur yapmak için gelenler daha beş dakika dolmadan sıkılmakta ve kaçıp gitmenin yollarını aramaktadır. Onun ise yapabileceği tek şey biraz daha güzel görünmekten ibarettir artık.
Ama işe yaramaz.
Çirkin insan başkalarını sevmenin değerini çok daha iyi bilir. Çünkü sevgi onun eline gökten düşmez. O çalışıp çabalayıp sevgiyi hak etmiştir bugüne kadar. Tırnaklarıyla kazıyarak ulaşmıştır ekmeğine, aslanın ağzından değil, resmen dokuz parmak bağırsağından çıkarmıştır ekmeğini.
İster istemez, aslında bir çıkar uğruna edindiği bu davranışlar en doğal hali olmuştur artık çirkin insanın.
Çirkinler iyidir.
Nasıl ki yokluk içinde bir çocuk eski çoraplardan oyuncak yapıp oynamakla mutlu olur da zengin çocuk yüzlerce oyuncağına her gün aynı bezgin ifadeyle bakar, işte çirkin insan için de karşılaştığı her canlı, o herşeyden değerli çoraptan oyuncak gibidir. Kaybetmenin değerini bilir.
Madalyonun diğer yüzünde ise, artık iç güzelliğin önemli olduğunu, biraz geç de olsa algılamış ve hayata bu gözlükle bakmaya başlamış güzeller vardır. Fakat artık kendisine yaklaşanların iç güzelliği için mi yoksa sadece dış güzelliği için mi geldiklerinden şüphe etmektedir. Bir zamanlar keyifle topladığı sevgileri artık seçmeye çalışmakta, ama neyin gerçek neyin yalan olduğunu bilememektedir.
Görüyor musunuz, ne kadar kötü bir şey güzel olmak!
Şimdi elbette ki dünya üzerindeki bütün çirkinler iyidir, bütün güzeller salak ve kötüdür gibi aşırı uçta bir genelleme yapmadığımı açıklamakla vakit kaybetmek istemiyorum.
Bu söylediklerim, "bayan şöförler kötü araba kullanırlar", ya da "erkekler kadınların ruhlarını okşamayı bilmezler" gibi, aksini gösteren yüzlerce örnek öne sürseniz de, doğrudur.
Aslında yılın bir gününü "Dünya Çirkinler Günü" ilan etmek ne kadar ince bir davranış olurdu. O kadar çok var ki bizlerden!
Bugün 12 Aralık 2006. Ben çirkinim, ve tüm zekamı, tüm iyilikseverliğimi, tüm iç güzelliğimi borçlu olduğum çirkinliğime, huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum!
Ey çirkinliğim! İyi ki varsın! İyi ki doğduğum günden beri seni yüzümde taşıyorum. Sen olmasaydın çekiyor olacağım ızdırabı hayal bile edemiyorum. Allah seni başımdan eksik etmesin, ölene kadar sevgiyi hak etmek için çabalayacağım bir yaşam bahşetsin bana.
Amin.
10 Aralık 2006
Başlamayan ergenlik yılları...
Erkekler çocuktur.
Çocuk gibi değiliz biz, hayır, kelimenin tam anlamıyla çocuğuz. Asla olgunlaşmadık, asla yaşlanmadık biz. Biz asla hayatın bize yüklediği sorumluluk rolünü benimsemedik.
Sadece oynuyoruz. Öyle yaparak birşeyler elde edeceğimiz için, çocuk değilmişiz gibi yapıyoruz. Zaman zaman bir kadının başını yaslayıp ağlayacağı omuzlara sahip oluyoruz.
Onun acısını sahiden paylaştığımız için mi?
Ne kadar güzel bir insani özellik olurdu sahiden... Ama değil!
Dedim ya biz düpedüz çocuklarız. Almayı arzu ettiğimiz oyuncak için her türlü taktiği geliştirmek yönünde büyük bir uzmanlığımız var bizim. Hangi strateji işimize geliyorsa, hangisi bizi oyuncağımıza daha hızlı ulaştıracaksa, onu uygularız. Kimi zaman ağlar, zırlar, tepinir, kimi zaman uslu ve olgun çocuğu oynarız.
Elde etmek istediğimiz şey bir kadınsa eğer, kabul! Madem onu elde etmek için acısını paylaşan, acılara direnen olgun erkek rolünü oynamam gerekiyor. Hay hay! Oynarım. Bu şekilde neler elde edebileceğimi bilirim.
Üniversite yıllarım oyun oynayarak geçti. Bu oyun kimi zaman voleybol, basketbol, futbol gibi sportif faaliyetlerdi, kimi zaman bilgisayar oyunlarıydı, kimi zaman kağıt oyunları, king, pişti, briç ve daha niceleri.
Onları yapmadığımda arkadaşlarımla buluşup bilardo oynadım.
Askere gittiğimde yaşım 28'di. Hayatın dikenli yollarında gezinen olgun bir adam olmalıydım, değil mi? Altı yıldır iş hayatındaydım, sabah akşam İstanbul'un trafiğini çekiyordum, az çok geçim sıkıntısının ne olduğunu öğrenmeye başlamıştım.
Olgundum basbayağı.
Evet. Ben, "olgun" bir biçimde, askerliğimin 12 ayı boyunca bilgisayar oyunu oynadım. Yalnız mıydım? Yooo. Ev arkadaşım yan odada, o da bilgisayar başındaydı. Bir kablo ile birbirimize bağlıydık. Haftasonları arkadaşlar geliyor, oyun partileri düzenliyorduk.
Bütün bunlar eve ziyaretime gelen annem için inanılmaz derecede anlamsızdı. Oturup neden sohbet etmediğimizi soruyordu bana. Anlamıyordu elbette. Çünkü o bir kadındı. Biz ise erkektik, ya da çocuktuk. Bu oyunlar ona ne kadar anlamsız geliyorsa çay içip sohbet etmek de bana o kadar anlamsız geliyordu. Biz sohbetimizi oyun oynarken yapıyorduk, paylaşacağımızı paylaşıyorduk.
Ama kadınlar bizi anlamıyorlardı işte.
Bir erkek için, sosyal bir aktivitedir oyun oynamak. Bir paylaşımdır. Hayatın kendisidir. Çünkü bir erkek, aslında tamamen bir çocuktur. Çocuklar ise ne ister dersiniz?
Oturup memleket meselelerinden bahsetmek mi isterler yoksa halının çizgileri üzerinde oyuncak arabalarını hareket ettirmek mi?
Büyüyünce ne olacakları üzerine konuşmak mı isterler yoksa parkta bir topun peşinden, kan ter içinde koşturmayı mı?
Çocuk için tek bir mutluluk vardır. Oyun oynamak!
Küçükken "lütfen benimle kağıt oynayın, ama en az iki el" diye bir kağıt yazıp masaya oturduğumu hatırlıyorum. Bu öyle uzak bir anı ki, kaç yaşımda olduğumu bile hatırlamadığıma göre, hayli küçük olmalıyım!
Ne mutlu ki artık bir kağıt hazırlayıp masaya oturmam gerekmiyor, çünkü amacıma ulaşmam için sadece aile bireyleri ile sınırlı değilim.
Maalesef günümün uyku dışında kalan tüm saatlerini oyun oynayarak geçiremiyorum artık. Çünkü bu değerli saatlere ulaşabilmek için bir takım görevleri yerine getirmem gerekiyor. Herkes gibi ben de çalışmalıyım, para kazanmalıyım, evimle ilgilenmeliyim. Evliysem karımla vakit geçirmeliyim. Off, bir de bayramlar var, gidip el öpmeliyim, hatta daha da abartıp ara sıra büyüklerimi arayıp hallerini hatırlarını sormalıyım.
Hep kadınların uydurdukları adetler!
Oysa ben bunların hepsini artık haftada sadece birkaç saatliğine hak kazanabileceğim o oyunlar için yapmaktayım. Beni gerçekten mutlu eden dakikalar yani!
Sahiden bu kadar basit olabilir miyiz biz erkekler? Yaşamda başka şeyler de var değil mi, aşk var, insanlara yardım etmek var filan.
Cinselliği tamamen başka bir yazı başlığına ayırmalıyız, burada geçiştirilmeyecek kadar derin bir konu... Ama bu konuda birşey yazacak olsam herhalde aslında tüm yaptıklarımızın "nihai hedef" için çabalamaktan ibaret olduğu sonucuna varırdım!
Söyler misiniz hangi evli erkek lise arkadaşlarıyla çıkıp kafa çekmeyi sevmez? Hangi erkek, arkadaşlarıyla dağlara tırmanmayı, kamp yapmayı istemez?
Ve söyler misiniz, hangi kadın bunu anlayabilir? Kadınlar sadece bir başka erkekle birlikte bir şeyler yapıyor olmaktan, en az onlarla olduğumuz kadar, hatta bazen daha çok zevk almamızı hazmedemezler! Bunu kıskanırlar.
Kıskanmakta da haklıdırlar, çünkü sahiden çok zevk alırız!
Kıskanmakta haklıdırlar, çünkü en sade ifade edilmiş haliyle; "onlar kadındır, biz ise erkeğiz."
Erkek kadın ilişkileri aslında ağırlıklı olarak erkeğin, oyun oynayarak eğlenebileceği saatleri hak etmek için yapacağı davranışlarla şekillenir. Biraz insafı olan kadınlar, akşam iş dönüşü "günün nasıl geçti sevgilim?" muhabbeti işkencesine katlanabilen erkeklerine bazı hediyeler verirler.
İnsafsız olanları ise bazı hediyeleri vermezler!
Madalyonun diğer yanında ise, artık bu oyunlara ihtiyacı kalmadığını düşünen, ve hediyesini hiç karşılık vermeden alan erkekler vardır!
Kadınlar 10 yaşına geldikten bir sene sonra 11 yaşına gelirler, biz ise artık sürekli olarak 10 yaşındayızdır. Bu yüzden, yazık, çok haklı olarak bizim neden olgunlaşmadığımızı çözemezler. Kendileri bal gibi de olgunlaşmıştır işte!
Oysa bizim kaç yaşımızda kaldığımızı ispatlamak için on, onbeş erkeği bir süreliğine bir arada tutmanız yeterlidir. Ve buna en canlı örnek herhalde askerliktir.
Erkeklerin ne çok askerlik anısı vardır, hiç ilginizi çekti mi? Bir ortamda on altı yıllık karısı ile ilgili anılarından değil de on altı aylık askerliğinden sürekli bahsetmesi sahiden de anlamlı değil midir?
Anlamlıdır, çünkü bizim tekrar doyasıya çocuk olmamız için biçilmiş kaftandır askerlik günleri.
Düşünün, yaşım 28. Tam anlamıyla "eşek kadar" adam olmuşum. Askerdeyim. İçtima. Komutanın karşısında dizilmişiz. Tekmil veriliyor. Önde bir arkadaşımız bağıra çağıra tekmil verirken onunla birlikte ben de bağırıyorum.
Neden bağırıyorum ben?
Sadece eğlenmek için! Bir oyun bu! Komutan beni yakalarsa temiz bir sopayı hak etmiş olacağım. Olsun! Aramızda kıkırdıyoruz. Eğleniyoruz.
Bu sadece çok basit bir örnek, bu satırları okuyan her erkek, kısaca dile getirdiğim bu durum için en az on geçerli askerlik anısı sıralayabilir!
Bütün bunlar nereden mi aklıma geldi?
Elbette, erkeklerin çocuk, hatta çocuktan beter olduğu hep söylenen bir şeydir. Ben sanırım bu sözü yanlışıkla "erkeklerin çocuksu davranışlar sergilediği" şeklnde algıladığımızı farkettim geçen akşam, liseden erkek arkadaşlarla toplanıp yemek yediğimizde.
Biz çocuksu davranışlar filan sergilemiyoruz. Sergilediğimiz bir şey değil bu. Biz çocuğuz ve bir çocuk nasıl davranıyorsa öyle davranıyoruz. Siz sakalımıza, dökülen beyazlamış saçlarımıza bakıp bizi "büyük adam" olarak adlandırıyorsunuz. Oysa biz büyümek, amca olmak istemiyoruz.
Orada, on beş kadar arkadaştık. Her zamanki gibi şamata, harala gürele. Lise çağlarında yaptığımız şekilde, geyiğin dibini vurmuşuz. Öyle saçma şeyler konuşuyor ve öylesine içten gülüyoruz ki.
Biz çok mutluyuz o sırada. Arkadaşlardan biri Papa'nın İstanbul ziyaretine sardırmış durumda. Abarttıkça abartıyoruz. Papa'nın tam ikiyüz elli koruması varmış, adam on dil biliyormuş, öylesine muhteşem bir adammış yani papa. Her derde devaymış.
Her derde deva olduğu lafı üzerine karşı koltuktaki arkadaşlardan biri dayanamadı ve İtalya'da hastaların eczaneye gidip "papa var mı" diye ilaç sorduklarını söyledi.
Diğer arkadaş ise bunun üzerine "papa kalbim benekol" veciz sözünü yumurtladı.
Ne kadar komik, değil mi bütün bunlar!
Sizce buna gülen birisinin zeka yaşı kaçtır?
Ve sizce bu olayda, o an masada oturan on beş erkekten kaç tanesi iskemlesinden düşecek kadar gülmüştür?
Bizim arkadaş işi gereği Papa'nın güzergahı üzerindeymiş ve "Papa dont peach" demiş ona. Papa da fiyyy uzamış.
Bırakın biz çocukları, bu Papa muhabbetini yarım saat kadar uzatalım ve karnımız ağrıyana kadar gülelim. Lütfen birisi gelip de koskoca adamlar olduğumuzu söylemesin.
Hayır biz koskoca filan değiliz!
Yarın sabah Almanya'dan gelen müşterilerimizle toplantı sırasında beni takım elbiseli ve son derece ciddi tavırlarla gördüğünüzde sakın şaşırmayın. Ben cuma akşamı arkadaşlarla şirkette buluşup dört kişi, çevireceğimiz starcraft partisinin hayalini kuruyor olacağım.
Çocuk gibi değiliz biz, hayır, kelimenin tam anlamıyla çocuğuz. Asla olgunlaşmadık, asla yaşlanmadık biz. Biz asla hayatın bize yüklediği sorumluluk rolünü benimsemedik.
Sadece oynuyoruz. Öyle yaparak birşeyler elde edeceğimiz için, çocuk değilmişiz gibi yapıyoruz. Zaman zaman bir kadının başını yaslayıp ağlayacağı omuzlara sahip oluyoruz.
Onun acısını sahiden paylaştığımız için mi?
Ne kadar güzel bir insani özellik olurdu sahiden... Ama değil!
Dedim ya biz düpedüz çocuklarız. Almayı arzu ettiğimiz oyuncak için her türlü taktiği geliştirmek yönünde büyük bir uzmanlığımız var bizim. Hangi strateji işimize geliyorsa, hangisi bizi oyuncağımıza daha hızlı ulaştıracaksa, onu uygularız. Kimi zaman ağlar, zırlar, tepinir, kimi zaman uslu ve olgun çocuğu oynarız.
Elde etmek istediğimiz şey bir kadınsa eğer, kabul! Madem onu elde etmek için acısını paylaşan, acılara direnen olgun erkek rolünü oynamam gerekiyor. Hay hay! Oynarım. Bu şekilde neler elde edebileceğimi bilirim.
Üniversite yıllarım oyun oynayarak geçti. Bu oyun kimi zaman voleybol, basketbol, futbol gibi sportif faaliyetlerdi, kimi zaman bilgisayar oyunlarıydı, kimi zaman kağıt oyunları, king, pişti, briç ve daha niceleri.
Onları yapmadığımda arkadaşlarımla buluşup bilardo oynadım.
Askere gittiğimde yaşım 28'di. Hayatın dikenli yollarında gezinen olgun bir adam olmalıydım, değil mi? Altı yıldır iş hayatındaydım, sabah akşam İstanbul'un trafiğini çekiyordum, az çok geçim sıkıntısının ne olduğunu öğrenmeye başlamıştım.
Olgundum basbayağı.
Evet. Ben, "olgun" bir biçimde, askerliğimin 12 ayı boyunca bilgisayar oyunu oynadım. Yalnız mıydım? Yooo. Ev arkadaşım yan odada, o da bilgisayar başındaydı. Bir kablo ile birbirimize bağlıydık. Haftasonları arkadaşlar geliyor, oyun partileri düzenliyorduk.
Bütün bunlar eve ziyaretime gelen annem için inanılmaz derecede anlamsızdı. Oturup neden sohbet etmediğimizi soruyordu bana. Anlamıyordu elbette. Çünkü o bir kadındı. Biz ise erkektik, ya da çocuktuk. Bu oyunlar ona ne kadar anlamsız geliyorsa çay içip sohbet etmek de bana o kadar anlamsız geliyordu. Biz sohbetimizi oyun oynarken yapıyorduk, paylaşacağımızı paylaşıyorduk.
Ama kadınlar bizi anlamıyorlardı işte.
Bir erkek için, sosyal bir aktivitedir oyun oynamak. Bir paylaşımdır. Hayatın kendisidir. Çünkü bir erkek, aslında tamamen bir çocuktur. Çocuklar ise ne ister dersiniz?
Oturup memleket meselelerinden bahsetmek mi isterler yoksa halının çizgileri üzerinde oyuncak arabalarını hareket ettirmek mi?
Büyüyünce ne olacakları üzerine konuşmak mı isterler yoksa parkta bir topun peşinden, kan ter içinde koşturmayı mı?
Çocuk için tek bir mutluluk vardır. Oyun oynamak!
Küçükken "lütfen benimle kağıt oynayın, ama en az iki el" diye bir kağıt yazıp masaya oturduğumu hatırlıyorum. Bu öyle uzak bir anı ki, kaç yaşımda olduğumu bile hatırlamadığıma göre, hayli küçük olmalıyım!
Ne mutlu ki artık bir kağıt hazırlayıp masaya oturmam gerekmiyor, çünkü amacıma ulaşmam için sadece aile bireyleri ile sınırlı değilim.
Maalesef günümün uyku dışında kalan tüm saatlerini oyun oynayarak geçiremiyorum artık. Çünkü bu değerli saatlere ulaşabilmek için bir takım görevleri yerine getirmem gerekiyor. Herkes gibi ben de çalışmalıyım, para kazanmalıyım, evimle ilgilenmeliyim. Evliysem karımla vakit geçirmeliyim. Off, bir de bayramlar var, gidip el öpmeliyim, hatta daha da abartıp ara sıra büyüklerimi arayıp hallerini hatırlarını sormalıyım.
Hep kadınların uydurdukları adetler!
Oysa ben bunların hepsini artık haftada sadece birkaç saatliğine hak kazanabileceğim o oyunlar için yapmaktayım. Beni gerçekten mutlu eden dakikalar yani!
Sahiden bu kadar basit olabilir miyiz biz erkekler? Yaşamda başka şeyler de var değil mi, aşk var, insanlara yardım etmek var filan.
Cinselliği tamamen başka bir yazı başlığına ayırmalıyız, burada geçiştirilmeyecek kadar derin bir konu... Ama bu konuda birşey yazacak olsam herhalde aslında tüm yaptıklarımızın "nihai hedef" için çabalamaktan ibaret olduğu sonucuna varırdım!
Söyler misiniz hangi evli erkek lise arkadaşlarıyla çıkıp kafa çekmeyi sevmez? Hangi erkek, arkadaşlarıyla dağlara tırmanmayı, kamp yapmayı istemez?
Ve söyler misiniz, hangi kadın bunu anlayabilir? Kadınlar sadece bir başka erkekle birlikte bir şeyler yapıyor olmaktan, en az onlarla olduğumuz kadar, hatta bazen daha çok zevk almamızı hazmedemezler! Bunu kıskanırlar.
Kıskanmakta da haklıdırlar, çünkü sahiden çok zevk alırız!
Kıskanmakta haklıdırlar, çünkü en sade ifade edilmiş haliyle; "onlar kadındır, biz ise erkeğiz."
Erkek kadın ilişkileri aslında ağırlıklı olarak erkeğin, oyun oynayarak eğlenebileceği saatleri hak etmek için yapacağı davranışlarla şekillenir. Biraz insafı olan kadınlar, akşam iş dönüşü "günün nasıl geçti sevgilim?" muhabbeti işkencesine katlanabilen erkeklerine bazı hediyeler verirler.
İnsafsız olanları ise bazı hediyeleri vermezler!
Madalyonun diğer yanında ise, artık bu oyunlara ihtiyacı kalmadığını düşünen, ve hediyesini hiç karşılık vermeden alan erkekler vardır!
Kadınlar 10 yaşına geldikten bir sene sonra 11 yaşına gelirler, biz ise artık sürekli olarak 10 yaşındayızdır. Bu yüzden, yazık, çok haklı olarak bizim neden olgunlaşmadığımızı çözemezler. Kendileri bal gibi de olgunlaşmıştır işte!
Oysa bizim kaç yaşımızda kaldığımızı ispatlamak için on, onbeş erkeği bir süreliğine bir arada tutmanız yeterlidir. Ve buna en canlı örnek herhalde askerliktir.
Erkeklerin ne çok askerlik anısı vardır, hiç ilginizi çekti mi? Bir ortamda on altı yıllık karısı ile ilgili anılarından değil de on altı aylık askerliğinden sürekli bahsetmesi sahiden de anlamlı değil midir?
Anlamlıdır, çünkü bizim tekrar doyasıya çocuk olmamız için biçilmiş kaftandır askerlik günleri.
Düşünün, yaşım 28. Tam anlamıyla "eşek kadar" adam olmuşum. Askerdeyim. İçtima. Komutanın karşısında dizilmişiz. Tekmil veriliyor. Önde bir arkadaşımız bağıra çağıra tekmil verirken onunla birlikte ben de bağırıyorum.
Neden bağırıyorum ben?
Sadece eğlenmek için! Bir oyun bu! Komutan beni yakalarsa temiz bir sopayı hak etmiş olacağım. Olsun! Aramızda kıkırdıyoruz. Eğleniyoruz.
Bu sadece çok basit bir örnek, bu satırları okuyan her erkek, kısaca dile getirdiğim bu durum için en az on geçerli askerlik anısı sıralayabilir!
Bütün bunlar nereden mi aklıma geldi?
Elbette, erkeklerin çocuk, hatta çocuktan beter olduğu hep söylenen bir şeydir. Ben sanırım bu sözü yanlışıkla "erkeklerin çocuksu davranışlar sergilediği" şeklnde algıladığımızı farkettim geçen akşam, liseden erkek arkadaşlarla toplanıp yemek yediğimizde.
Biz çocuksu davranışlar filan sergilemiyoruz. Sergilediğimiz bir şey değil bu. Biz çocuğuz ve bir çocuk nasıl davranıyorsa öyle davranıyoruz. Siz sakalımıza, dökülen beyazlamış saçlarımıza bakıp bizi "büyük adam" olarak adlandırıyorsunuz. Oysa biz büyümek, amca olmak istemiyoruz.
Orada, on beş kadar arkadaştık. Her zamanki gibi şamata, harala gürele. Lise çağlarında yaptığımız şekilde, geyiğin dibini vurmuşuz. Öyle saçma şeyler konuşuyor ve öylesine içten gülüyoruz ki.
Biz çok mutluyuz o sırada. Arkadaşlardan biri Papa'nın İstanbul ziyaretine sardırmış durumda. Abarttıkça abartıyoruz. Papa'nın tam ikiyüz elli koruması varmış, adam on dil biliyormuş, öylesine muhteşem bir adammış yani papa. Her derde devaymış.
Her derde deva olduğu lafı üzerine karşı koltuktaki arkadaşlardan biri dayanamadı ve İtalya'da hastaların eczaneye gidip "papa var mı" diye ilaç sorduklarını söyledi.
Diğer arkadaş ise bunun üzerine "papa kalbim benekol" veciz sözünü yumurtladı.
Ne kadar komik, değil mi bütün bunlar!
Sizce buna gülen birisinin zeka yaşı kaçtır?
Ve sizce bu olayda, o an masada oturan on beş erkekten kaç tanesi iskemlesinden düşecek kadar gülmüştür?
Bizim arkadaş işi gereği Papa'nın güzergahı üzerindeymiş ve "Papa dont peach" demiş ona. Papa da fiyyy uzamış.
Bırakın biz çocukları, bu Papa muhabbetini yarım saat kadar uzatalım ve karnımız ağrıyana kadar gülelim. Lütfen birisi gelip de koskoca adamlar olduğumuzu söylemesin.
Hayır biz koskoca filan değiliz!
Yarın sabah Almanya'dan gelen müşterilerimizle toplantı sırasında beni takım elbiseli ve son derece ciddi tavırlarla gördüğünüzde sakın şaşırmayın. Ben cuma akşamı arkadaşlarla şirkette buluşup dört kişi, çevireceğimiz starcraft partisinin hayalini kuruyor olacağım.
8 Aralık 2006
Yaş 35. Yolun Diğer Yarısını Beklerken...
11 yaşında, ilkokulu bitirmiş, ortaokulun birinci sınıfına başladığım günü o kadar iyi hatırlıyorum ki.
Okulun bahçesinde lise sonda adamlar vardı. Ama ne kocaman adamlardı onlar! Ben minnacık bir velettim. Onların ise sakalları filan çıkmış, kelli felli amcalardı!
Ben acaba bir gün onlar kadar büyük olacak mıyım diye düşündüm oturduğum yerde. Gözümde o kadar ulaşılmaz bir yaştı ki 19! Tam sekiz yılım vardı, neredeyse bugüne kadar yaşadığım kadar bir süre. İnanılmaz uzun. Ortaokul ve lise bitecek, bütün bu badireler atlatılacak ve işte o zaman ben onların yaşına gelmiş olabileceğim.
Herhalde imkansız gibi birşeydi o an bu benim için.
Sonra bir çırpıda geçen sekiz yılı ve bu sekiz yılın sonunda, okulun bahçesinden son kez çıkarken arkama dönüp bakışımı hatırlıyorum yine dün gibi.
Dün gibi hatırlıyorum, çünkü sahiden de her şey dün gibi.
Okulun giriş bahçesinde bir heykel vardı. Bir erkek heykeli. Elinde sopa gibi bir asa tutardı bu erkek heykeli. Sanki bizi dövecek gibiydi.
Arka bahçede ise bir Meryem heykeli vardı. Allah günahımız varsa bağışlasın, kollarını yana açmış sevgiyle bakıyordu bu heykelcik de.
Biz, o ufacık yaşımızda kapıdan giren için erkek heykelini "işte bu sopayı alacaksın" diye yorumlar, kapıdan çıkışta arka bahçeye girmeye hak kazananların da "şimdi ise işte bunu alacak" olduklarını söyler gülüşürdük.
Geçmez denilen sekiz yıl geçmiş işte, ve ben daha dün kendimi koca "amca" diye gördüğüm noktadaydım. Ama bu işte bir gariplik vardı, çünkü ben kendimi hiç de "amca" gibi hissetmiyordum! Ben hala o sekiz yıl önce küçük tahta sırasında oturan çocuktum.
Ve sokaktan dışarıya baktım. Evli, çoluk çocuk sahibi insanlar gördüm. Artık biraz tecrübelenmiş olmalıydım ki, o günlerin de aslında o kadar uzak olmadıklarını seziyordum, ama yine de öylesine uzak görünüyorlardı gözüme. Ben? Evlenecektim, bir çocuğum olacaktı filan!
Hadi canım!
Üniversite hayatı ise liseye nazaran çok daha dolu dolu geçti sanırım. Bir takım aşklar, hüsranlar, biraz olsun geçim sıkıntısı, yavaş yavaş hayatın içine doğru atılış yani uzun lafın kısası.
Pek çok şeyler okudum, birçok farklı deneyimlerim oldu bu yıllarda. Uzun bir dört seneydi. Hayat görüşüm daha bir oturdu (aslında sabit fikirlerim daha bir pekişti demeliyim ama gururuma yediremiyorum elbette).
Üniversitenin bitmesine yakın, "artık ben oldum" demeye başlamıştım. Aşkın ne olduğunu biliyordum ben, öğrenmiştim. Yaşamımın amacını çözmüş gibiydim. Çok okumuştum, epey gezmiş tozmuştum.
Ben, öğrenilecekleri öğrenmiştim artık. Doğrularım oluşmuştu. Bundan sonraki hayatım boyunca herhalde bu doğrular boyunca yürüyecektim.
Yanıma lise çağında gençler geliyorlardı ve hayatı çok bildiklerini sanıyorlardı. Nasıl gülüyordum içimden onlara. "Hey! Siz kendinizi ne sanıyorsunuz?" demek istiyordum, ama olgun davranıp demiyordum elbette. Onların aşk dedikleri şey aslında bir gönül eğlencesinden ibaretti. Aşkların en büyüğünü ben yaşamıştım ben. Çok sevdiğim kızı, ailesi yüzünden bırakmak zorunda kalmıştım. Aşıkken ayrılmıştım ondan. Bu veletler şimdi bana ne aşk maşk diye ahkam kesiyorlardı? Benim kadar bilebilirler miydi aşkın ne demek olduğunu?
Spritüel olarak da çok ilerlemiştim ben. Artık bundan daha fazla gidecek yerim kalmamıştı. İyilik, doğruluk, herkese karşılıksız yardım, hizmet...
Dedim ya, "ben olmuştum" artık. Yani, elbette daha yolun çok çok başında olduğumu iyi biliyordum. Ama en azından hangi yolda yürüyeceğimi bulmuştum. Bundan sonrası uzun bir yolculuktan ibaretti, nereye gideceğimi biliyordum, başıboş değildim.
Üniversite son dediğim, 22 yaş. Bunları söylerken 22 yaşındaydım yani ben!
Bugün, 35 yaşına gelmişim, yolun yarısını geçip diğer tarafa doğru yelken açmışım ve olanca hızımla ilerliyorum. Zaman her geçen gün daha hızlı akıyor, kim ne derse desin. Belki de biz geri dönmeye çalıştıkça o bizden daha çok kaçıyor. Kimbilir.
22 yaşımı dün gibi hatırlıyorum. "Ben oldum" deyişim capcanlı gözümün önünde. Ve bugün o 22 yaşındaki halimle dalga geçiyorum. "Hey! Sen kendini ne sanıyorsun ufaklık! Oldun ha! Hahahahaha! Sen daha hayata adım dahi atmadın ki, küçük kardeşim. Senin tüm deneyimin okul sıralarından ibaret. Okulun kantininden, kağıt oynamaya gittiğiniz kahve masalarından ve kızların peşinden sürüklendiğin Ortaköy'den, Moda'dan, Bahariye'den filan ibaret!" diye bağırıyorum o 22 yaşındaki bana. "Oldun ha! Welcome to hell brother. Esas yolculuk şimdi başlıyor."
22 yaşımın o dev aşkını bugün sadece bir gülümseme ile hatırlıyor olmam sahiden anlamlı. 22 yaşımda "öğrendim, artık bitti" dediğim spiritüel yaşamı bugün bambaşka bir şekilde algılıyor olmam da öyle.
22 yaş. 200'ün üzerinde şiir yazmıştım. Yaşanabilecek en yoğun duyguları yaşadığımı, edinilebilecek tüm temel bilgileri edindiğimi düşünmüştüm.
Sivri bir tiptim ben o zaman. Doğru doğrudur, yanlış da yanlıştır. O kadar! Acımasızdım, başkalarına karşı acımasız olduğumun on misli kendime karşı acımasızdım.
Ve 50-60 yaşlarındaki insanlara bakıp şaşıyordum. Hayatları çok ilginçti. Beni sinir krizleri geçirtecek olaylara karşı çok soğukkanlı duruyorlardı. Asla affedilmez denilen davranışları affediyorlar, asla barışmayacakları insanlarla barışıyorlardı.
22 yaşımda saygı duyduğum bir büyüğüm bana "hayatta değişmeyen tek şey değişimdir" demişti. Bugün beyaz gördüğümüze yarın siyah diyebilir, bugünün tartışılmaz yanlışları yarın bizim en temel doğrularımız haline gelebilir.
Yaş 35. Kendi çapımda büyük deneyimler yaşadım. Büyük mutluluklarım ve büyük acılarım oldu. Şimdi en azından "artık bitti, bundan ötesi yok" dememem gerektiğini biliyorum. Ama sahiden şaşırarak ve aslında hayranlık duyarak izliyorum zamanın, kişiliklerimizdeki o sivri köşeleri yumuşatmasını.
Her geçen gün beyaz ile siyah birbirine daha çok yaklaşıyor. Grinin tonlarını anlamaya ve sevmeye başlıyoruz sanki.
Artık biliyorum ki siyah gördüğüm şey aslında kapkaranlık değil, sadece ben onun içindeki gri tonlarını göremiyorum henüz.
Biliyorum ki beyaz, bembeyaz değil. Ben sadece onun üzerindeki gölgeleri algılayamıyorum.
Önceliklerimiz sürekli olarak değişiyor, biz sürekli olarak değişiyoruz. Onca emekle, sırtımızdaki ağır yüklerle çıktığımız bir tepe, iki gün sonra büyük bir kum fırtınasında alt üst oluyor ve biz artık başka bir tepeye doğru yürüyor buluyoruz kendimizi.
Dün bir dost için, birlikte iyi vakit geçirmek bizim için birinci öncelikteyken bugün yavaş yavaş vakit geçirmekten çok, kötü günümüzde onu yanımızda bulabilmeyi önemsemeye başlıyoruz.
Belki bu yüzden yaşlandıkça daha çok bayram tebriği gönderiyoruz.
Dün ihaneti asla affetmezken bugün bunun ardındaki sebepleri sorgulayıp belki hatanın kendi üzerimize düşen kısmını bulabiliyoruz.
Dün ağlamazken, bugün hıçkıra hıçkıra ağlıyoruz. Hem de hiç utanmadan!
Ve ruhumuz bunca değişim geçirirken, ne komiktir ki bir yandan hala o 11 yaşındaki küçük çocuk olarak kalıyoruz. 11 yaşındayken 19 yaşa dair planlar, 19'dayken 23'e dair planlar, sonra "bir 40a geleyim" demeler, 40 yaşında iken "daha gencim, 60'ı görecek miyim?" sorusu.
60 yaşına gelince gelecekle ilgili planlar yapmayacak mıyım sanıyorsunuz?
Peki ya 80?
Sanırım değişimin duracağı tek bir an olacak. Belki son bir saniye gökyüzüne bakacağım ve "ulan dün gibi hatırlıyorum, 11 yaşında ortaokul birinci sınıfa başladığım günü" diyeceğim! Ben hala 11 yaşındaki o küçük çocuk olacağım.
O güne kadar?
O güne kadar, sırt çantamı yüklenmiş, hep güzel bir tepede, harika bir manzara eşliğinde hayatımın geri kalanını sakin bir biçimde geçirmek için, yürüyor olacağım.
Pek çok güzel manzara, nice gün batımları anı defterime işlenmiş olacak.
Aynı bugün gibi.
Dün gibi.
Okulun bahçesinde lise sonda adamlar vardı. Ama ne kocaman adamlardı onlar! Ben minnacık bir velettim. Onların ise sakalları filan çıkmış, kelli felli amcalardı!
Ben acaba bir gün onlar kadar büyük olacak mıyım diye düşündüm oturduğum yerde. Gözümde o kadar ulaşılmaz bir yaştı ki 19! Tam sekiz yılım vardı, neredeyse bugüne kadar yaşadığım kadar bir süre. İnanılmaz uzun. Ortaokul ve lise bitecek, bütün bu badireler atlatılacak ve işte o zaman ben onların yaşına gelmiş olabileceğim.
Herhalde imkansız gibi birşeydi o an bu benim için.
Sonra bir çırpıda geçen sekiz yılı ve bu sekiz yılın sonunda, okulun bahçesinden son kez çıkarken arkama dönüp bakışımı hatırlıyorum yine dün gibi.
Dün gibi hatırlıyorum, çünkü sahiden de her şey dün gibi.
Okulun giriş bahçesinde bir heykel vardı. Bir erkek heykeli. Elinde sopa gibi bir asa tutardı bu erkek heykeli. Sanki bizi dövecek gibiydi.
Arka bahçede ise bir Meryem heykeli vardı. Allah günahımız varsa bağışlasın, kollarını yana açmış sevgiyle bakıyordu bu heykelcik de.
Biz, o ufacık yaşımızda kapıdan giren için erkek heykelini "işte bu sopayı alacaksın" diye yorumlar, kapıdan çıkışta arka bahçeye girmeye hak kazananların da "şimdi ise işte bunu alacak" olduklarını söyler gülüşürdük.
Geçmez denilen sekiz yıl geçmiş işte, ve ben daha dün kendimi koca "amca" diye gördüğüm noktadaydım. Ama bu işte bir gariplik vardı, çünkü ben kendimi hiç de "amca" gibi hissetmiyordum! Ben hala o sekiz yıl önce küçük tahta sırasında oturan çocuktum.
Ve sokaktan dışarıya baktım. Evli, çoluk çocuk sahibi insanlar gördüm. Artık biraz tecrübelenmiş olmalıydım ki, o günlerin de aslında o kadar uzak olmadıklarını seziyordum, ama yine de öylesine uzak görünüyorlardı gözüme. Ben? Evlenecektim, bir çocuğum olacaktı filan!
Hadi canım!
Üniversite hayatı ise liseye nazaran çok daha dolu dolu geçti sanırım. Bir takım aşklar, hüsranlar, biraz olsun geçim sıkıntısı, yavaş yavaş hayatın içine doğru atılış yani uzun lafın kısası.
Pek çok şeyler okudum, birçok farklı deneyimlerim oldu bu yıllarda. Uzun bir dört seneydi. Hayat görüşüm daha bir oturdu (aslında sabit fikirlerim daha bir pekişti demeliyim ama gururuma yediremiyorum elbette).
Üniversitenin bitmesine yakın, "artık ben oldum" demeye başlamıştım. Aşkın ne olduğunu biliyordum ben, öğrenmiştim. Yaşamımın amacını çözmüş gibiydim. Çok okumuştum, epey gezmiş tozmuştum.
Ben, öğrenilecekleri öğrenmiştim artık. Doğrularım oluşmuştu. Bundan sonraki hayatım boyunca herhalde bu doğrular boyunca yürüyecektim.
Yanıma lise çağında gençler geliyorlardı ve hayatı çok bildiklerini sanıyorlardı. Nasıl gülüyordum içimden onlara. "Hey! Siz kendinizi ne sanıyorsunuz?" demek istiyordum, ama olgun davranıp demiyordum elbette. Onların aşk dedikleri şey aslında bir gönül eğlencesinden ibaretti. Aşkların en büyüğünü ben yaşamıştım ben. Çok sevdiğim kızı, ailesi yüzünden bırakmak zorunda kalmıştım. Aşıkken ayrılmıştım ondan. Bu veletler şimdi bana ne aşk maşk diye ahkam kesiyorlardı? Benim kadar bilebilirler miydi aşkın ne demek olduğunu?
Spritüel olarak da çok ilerlemiştim ben. Artık bundan daha fazla gidecek yerim kalmamıştı. İyilik, doğruluk, herkese karşılıksız yardım, hizmet...
Dedim ya, "ben olmuştum" artık. Yani, elbette daha yolun çok çok başında olduğumu iyi biliyordum. Ama en azından hangi yolda yürüyeceğimi bulmuştum. Bundan sonrası uzun bir yolculuktan ibaretti, nereye gideceğimi biliyordum, başıboş değildim.
Üniversite son dediğim, 22 yaş. Bunları söylerken 22 yaşındaydım yani ben!
Bugün, 35 yaşına gelmişim, yolun yarısını geçip diğer tarafa doğru yelken açmışım ve olanca hızımla ilerliyorum. Zaman her geçen gün daha hızlı akıyor, kim ne derse desin. Belki de biz geri dönmeye çalıştıkça o bizden daha çok kaçıyor. Kimbilir.
22 yaşımı dün gibi hatırlıyorum. "Ben oldum" deyişim capcanlı gözümün önünde. Ve bugün o 22 yaşındaki halimle dalga geçiyorum. "Hey! Sen kendini ne sanıyorsun ufaklık! Oldun ha! Hahahahaha! Sen daha hayata adım dahi atmadın ki, küçük kardeşim. Senin tüm deneyimin okul sıralarından ibaret. Okulun kantininden, kağıt oynamaya gittiğiniz kahve masalarından ve kızların peşinden sürüklendiğin Ortaköy'den, Moda'dan, Bahariye'den filan ibaret!" diye bağırıyorum o 22 yaşındaki bana. "Oldun ha! Welcome to hell brother. Esas yolculuk şimdi başlıyor."
22 yaşımın o dev aşkını bugün sadece bir gülümseme ile hatırlıyor olmam sahiden anlamlı. 22 yaşımda "öğrendim, artık bitti" dediğim spiritüel yaşamı bugün bambaşka bir şekilde algılıyor olmam da öyle.
22 yaş. 200'ün üzerinde şiir yazmıştım. Yaşanabilecek en yoğun duyguları yaşadığımı, edinilebilecek tüm temel bilgileri edindiğimi düşünmüştüm.
Sivri bir tiptim ben o zaman. Doğru doğrudur, yanlış da yanlıştır. O kadar! Acımasızdım, başkalarına karşı acımasız olduğumun on misli kendime karşı acımasızdım.
Ve 50-60 yaşlarındaki insanlara bakıp şaşıyordum. Hayatları çok ilginçti. Beni sinir krizleri geçirtecek olaylara karşı çok soğukkanlı duruyorlardı. Asla affedilmez denilen davranışları affediyorlar, asla barışmayacakları insanlarla barışıyorlardı.
22 yaşımda saygı duyduğum bir büyüğüm bana "hayatta değişmeyen tek şey değişimdir" demişti. Bugün beyaz gördüğümüze yarın siyah diyebilir, bugünün tartışılmaz yanlışları yarın bizim en temel doğrularımız haline gelebilir.
Yaş 35. Kendi çapımda büyük deneyimler yaşadım. Büyük mutluluklarım ve büyük acılarım oldu. Şimdi en azından "artık bitti, bundan ötesi yok" dememem gerektiğini biliyorum. Ama sahiden şaşırarak ve aslında hayranlık duyarak izliyorum zamanın, kişiliklerimizdeki o sivri köşeleri yumuşatmasını.
Her geçen gün beyaz ile siyah birbirine daha çok yaklaşıyor. Grinin tonlarını anlamaya ve sevmeye başlıyoruz sanki.
Artık biliyorum ki siyah gördüğüm şey aslında kapkaranlık değil, sadece ben onun içindeki gri tonlarını göremiyorum henüz.
Biliyorum ki beyaz, bembeyaz değil. Ben sadece onun üzerindeki gölgeleri algılayamıyorum.
Önceliklerimiz sürekli olarak değişiyor, biz sürekli olarak değişiyoruz. Onca emekle, sırtımızdaki ağır yüklerle çıktığımız bir tepe, iki gün sonra büyük bir kum fırtınasında alt üst oluyor ve biz artık başka bir tepeye doğru yürüyor buluyoruz kendimizi.
Dün bir dost için, birlikte iyi vakit geçirmek bizim için birinci öncelikteyken bugün yavaş yavaş vakit geçirmekten çok, kötü günümüzde onu yanımızda bulabilmeyi önemsemeye başlıyoruz.
Belki bu yüzden yaşlandıkça daha çok bayram tebriği gönderiyoruz.
Dün ihaneti asla affetmezken bugün bunun ardındaki sebepleri sorgulayıp belki hatanın kendi üzerimize düşen kısmını bulabiliyoruz.
Dün ağlamazken, bugün hıçkıra hıçkıra ağlıyoruz. Hem de hiç utanmadan!
Ve ruhumuz bunca değişim geçirirken, ne komiktir ki bir yandan hala o 11 yaşındaki küçük çocuk olarak kalıyoruz. 11 yaşındayken 19 yaşa dair planlar, 19'dayken 23'e dair planlar, sonra "bir 40a geleyim" demeler, 40 yaşında iken "daha gencim, 60'ı görecek miyim?" sorusu.
60 yaşına gelince gelecekle ilgili planlar yapmayacak mıyım sanıyorsunuz?
Peki ya 80?
Sanırım değişimin duracağı tek bir an olacak. Belki son bir saniye gökyüzüne bakacağım ve "ulan dün gibi hatırlıyorum, 11 yaşında ortaokul birinci sınıfa başladığım günü" diyeceğim! Ben hala 11 yaşındaki o küçük çocuk olacağım.
O güne kadar?
O güne kadar, sırt çantamı yüklenmiş, hep güzel bir tepede, harika bir manzara eşliğinde hayatımın geri kalanını sakin bir biçimde geçirmek için, yürüyor olacağım.
Pek çok güzel manzara, nice gün batımları anı defterime işlenmiş olacak.
Aynı bugün gibi.
Dün gibi.
6 Aralık 2006
Tembellik Zor Zanaat
Ne kadar çok şeyi yapmaya hiç vaktimiz yok! Bizler nasıl da bu kadar meşgul insanlarız?
Mesela gün içinde on dakikayı kendimize ayırmaya, günün stresinden, iş koşturmacasından uzaklaşıp kendimizle baş başa kalmaya, bütün düşünceleri kafamızdan atmaya vaktimiz yok bizim. Çünkü yetiştirilmesi gereken çok önemli işlerimiz var.
Benim mesela geceleyin çıkıp sahilde yarım saat koşmaya vaktim yok. Bir yığın işim gücüm var benim.
Sabahleyin uyandıktan sonra yirmi dakika jimnastik yapmaya da vaktim yok. Malum, sabah telaşesi, ofise gidip peşinden koşturacak işlerim var.
Gün içinde sevdiğimiz bir kişiyi telefonla arayıp halini hatrını sormayı hiç dile bile getirmiyorum! Ne münasebet! Her saniyemizin hesabı sorulurken böyle anlamsız düşünceler aklıma nereden geliyor kimbilir...
Oysa akşamleyin TV karşısına geçip "ne boş programlar yapıyorlar" diyerek elimizde uzaktan kumanda daldan dala zaplarken "vaktim yok" demiyoruz nedense. Zaplamaya vaktimiz var bizim.
Geceleyin altı saat vücudumuza yetecekken sekiz saat uyuduğumuzda, o harcadığımız iki saatin hesabını yapmıyoruz elbette.
Neden? Çünkü bizim tembellik yapmaya da hakkımız var!
Sağda solda, yaşadığımız her saniyenin değerli olduğuna dair "beylik" sözler okuyoruz. Bu anlar bir daha geri gelmiyormuş. Ee? Ne yapabilirim yani arkadaşım, deliler gibi çalışıyorum, bir dakika bile boş vaktim yok, görmüyor musun?
Ancak bir doktor karşımıza dikilip "kardeşim senin üç aylık ömrün kaldı, tepe tepe yaşa" deyince anlayabiliriz bunu.
Acaba üç aylık ömrü kalan adamın son üç ayında yaşadığı kadar mutluluğu tüm bir hayatımız boyunca yaşayabiliyor muyuz? Yoksa hep "ileride nasıl olsa yaparım hele bu günleri iyice para kazanarak değerlendireyim" mantığıyla belirsiz bir geleceğe ötelediğimiz mutluluk ümidi mi bu sadece?
Belki hayatımız boyunca öteleyeceğimiz bir mutluluk. Ölüm anında hayatımız bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçerken sıkıntıyla el sallayacağımız boş anlar silsilesi.
Film şeritlerimiz boş kareler ile dolu. Aksi gibi ölüm de hep beklenmedik anda gelir.
Şimdi kalkıp da "keşke benim de üç aylık ömrüm kalmış olsa" desem haksız olur muyum?
Ne kadar acıklı bir soru değil mi! İnsan bir anda pişman oluyor. "Hayır, üç ay sonra ölecek olmayayım! Söz vaktimi boşa harcamayacağım" diye bağırdığımı duyar gibi oluyorum.
Ve bir ay sonra yine zamanımı boşa harcamaya başladığımı da görür gibiyim!
Neredeyse altı aydır sabahları erken saatte kalkıp bir arkadaşımla birlikte 45 dakikalık sabah yürüyüşü yapıyoruz. Bu yürüyüşü yapmak beni mutlu ediyor. Üstelik sağlığıma da iyi geliyor. Bunu çok iyi biliyorum.
Ama altı aydır sabah yataktan çıkarken kendimle boğuşuyorum biliyor musunuz? Hep güzel bir bahane bulsam da kalkmasam diye kendimi kandırıyorum. Bazen çok güzel bahaneler de buluyorum! Yaşasın uyku!
Oysa vücudum açıkça o fazladan uykuya ihtiyaç duymuyor. Ama ben uyuyorum.
Çünkü ben tembelim.
Mutlu olamamak için neden bu kadar yaratıcıyım?
Tahmin edersiniz ki gece koşmak için de "vaktim olmuyor" bir türlü. Oysa internet sayfalarında boş boş gezinip "beynimi boşaltmak" için bundan çok daha fazlasına vaktim oluyor. Üstelik bu işleri yaptıktan sonra kendimi daha bir pelte gibi hissedeceğimi de biliyorum. Bir güç beni yerime mıhlıyor adeta.
İki adım atıp mutlu olmaktansa hiç adım atmayıp mutsuz kalmayı tercih ediyorum.
Yaşamın her anı, tamamen bizim tercihimizden ibaret. Zamanımızın olmamasını, yorgun olmayı, tembel olmayı tercih ediyoruz.
Mutsuz olmayı tercih ediyoruz.
Lance Armstrong'un bir kitabını okudum. Kanseri yenip Fransa Bisiklet Turu'nu kazanmak için ne kadar çok çalıştığını anlatıyordu. Herkesin evinde dinlendiği karlı, yağmurlu günlerde o çıkar bisikletiyle dağlara tırmanırmış.
Böyle dışarıdan okurken ne kadar kolaymış gibi geliyor değil mi kulağa?
Üniversite sınavına hazırlanırken her gün, ama her gün sadece bir saat çalışabilmiş olan kaç öğrenci vardır sizce?
Sizce insan iki eli kanda da olsa kendisine ayıracak bir saat bulamaz mı her gün?
Yoksa bulamamayı mı tercih eder?
Lance Armstrong çıkıp her gün dört, beş saat antrenman yapıyormuş. Bisikletle çalışmak ne kadar zevklidir kim bilir, ben de sporcu olsam ben de çalışırdım diye düşündüm doğrusu.
Sonra sevdiğim bir genç dansçı arkadaşıma şu ukalalığı yaparken yakaladım kendimi. Ona diyordum ki çok büyük bir yeteneğin var, ancak bu yeteneğini çok çalışma ile beslemediğin sürece asla hak ettiğin kadar yüksek yerlere ulaşamayacaksın.
Ve sonra ne kadar doğru birşey söyledim diyerek böbürlendim kendi kendime!
Birkaç saat sonra içimden bir ses "peki sen ne yaptın?" diye sordu.
Ben mi? Ne alaka şimdi?
"Yok yok, sen kendi yeteneklerin için ne yapıyorsun?"
Ses beni gafil avlamıştı. Ben Lance Armstrong gibi bir bisiklet yarışçısı, ya da genç arkadaşım gibi büyük bir dansçı olamazdım, zaten o yönde bir becerim de yoktu.
Ama benim de kendi çapımda, yetenekli olduğum konular vardı yahu! O kadar da kazma değildim!
İyi bir yazar olduğumu varsayalım. Bu yazarlık yeteneğimi değerlendirmek için ne yapıyordum ben? Bırakın bundan para kazanmayı filan, esas hedefimiz o değil. Yazarak mutlu olmaktan bahsediyorum.
Arkadaşıma çok çalışmasını salık veren ukala ben, kendi yazarlık yeteneğimi kullanmak için çok çalışıyor muydum?
Ne çoku? Hiç. Kocaman bir hiç.
Ben sadece atalet içinde durup "fırsatım olsa ne büyük adam olurdum" diyen çoğunluğun içindeyim. Kahve köşelerinde memleketi kurtaran tiplerden bir farkım yok. Bizim gibiler için tek söylenebilecek şey "sırf laf"tır. Biz konuşuruz. Etrafımıza yap deriz, kendimiz yapmayız.
İşte o gün her gün bir yazı yazmaya karar verdim. Elbette bazı günler vakit bulamamayı hala tercih ediyorum, ama başlangıç için hiç de fena gitmiyorum.
O günden beri, aylardır elimi sürmediğim gitarımı da tıngırdatıyorum bazı akşamlar.
Bunun dışında şu sabah ya da gece, yirmi dakikalık vakit bulamadığım şeyleri de az çok yapabilir oldum...
Fakat çok garip bir durum var, ben bunları yapabilmeye başladıktan sonra hala yapamadığım bir sürü şey var hayatımda ve hala onlara ayıracak vakit bulamamayı tercih ediyorum.
Daha dolambaçsız dile getirecek olursak, hala benim bir yığın şeyi yapmak için boş vaktim var ve ben bu boş vakitleri "ne kadar yoğunum" yalancılığıyla dolduruyorum!
Filmimin o kadar çok boş karesi var ki mübarek, bir sürüsünü doldurduğumda hala bir başka yaşam hikayesini içine alacak kadar çok boş yer kalıyor.
O yüzden hiç bana "vaktim yok" demeyin. İnanmıyorum. Bu sözle kendimi bile kandırmayı beceremedim, başkasının kandırabileceğini hiç sanmıyorum!
Vaktimiz var güzel kardeşim. Hiç kusura bakma.
Mesela gün içinde on dakikayı kendimize ayırmaya, günün stresinden, iş koşturmacasından uzaklaşıp kendimizle baş başa kalmaya, bütün düşünceleri kafamızdan atmaya vaktimiz yok bizim. Çünkü yetiştirilmesi gereken çok önemli işlerimiz var.
Benim mesela geceleyin çıkıp sahilde yarım saat koşmaya vaktim yok. Bir yığın işim gücüm var benim.
Sabahleyin uyandıktan sonra yirmi dakika jimnastik yapmaya da vaktim yok. Malum, sabah telaşesi, ofise gidip peşinden koşturacak işlerim var.
Gün içinde sevdiğimiz bir kişiyi telefonla arayıp halini hatrını sormayı hiç dile bile getirmiyorum! Ne münasebet! Her saniyemizin hesabı sorulurken böyle anlamsız düşünceler aklıma nereden geliyor kimbilir...
Oysa akşamleyin TV karşısına geçip "ne boş programlar yapıyorlar" diyerek elimizde uzaktan kumanda daldan dala zaplarken "vaktim yok" demiyoruz nedense. Zaplamaya vaktimiz var bizim.
Geceleyin altı saat vücudumuza yetecekken sekiz saat uyuduğumuzda, o harcadığımız iki saatin hesabını yapmıyoruz elbette.
Neden? Çünkü bizim tembellik yapmaya da hakkımız var!
Sağda solda, yaşadığımız her saniyenin değerli olduğuna dair "beylik" sözler okuyoruz. Bu anlar bir daha geri gelmiyormuş. Ee? Ne yapabilirim yani arkadaşım, deliler gibi çalışıyorum, bir dakika bile boş vaktim yok, görmüyor musun?
Ancak bir doktor karşımıza dikilip "kardeşim senin üç aylık ömrün kaldı, tepe tepe yaşa" deyince anlayabiliriz bunu.
Acaba üç aylık ömrü kalan adamın son üç ayında yaşadığı kadar mutluluğu tüm bir hayatımız boyunca yaşayabiliyor muyuz? Yoksa hep "ileride nasıl olsa yaparım hele bu günleri iyice para kazanarak değerlendireyim" mantığıyla belirsiz bir geleceğe ötelediğimiz mutluluk ümidi mi bu sadece?
Belki hayatımız boyunca öteleyeceğimiz bir mutluluk. Ölüm anında hayatımız bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçerken sıkıntıyla el sallayacağımız boş anlar silsilesi.
Film şeritlerimiz boş kareler ile dolu. Aksi gibi ölüm de hep beklenmedik anda gelir.
Şimdi kalkıp da "keşke benim de üç aylık ömrüm kalmış olsa" desem haksız olur muyum?
Ne kadar acıklı bir soru değil mi! İnsan bir anda pişman oluyor. "Hayır, üç ay sonra ölecek olmayayım! Söz vaktimi boşa harcamayacağım" diye bağırdığımı duyar gibi oluyorum.
Ve bir ay sonra yine zamanımı boşa harcamaya başladığımı da görür gibiyim!
Neredeyse altı aydır sabahları erken saatte kalkıp bir arkadaşımla birlikte 45 dakikalık sabah yürüyüşü yapıyoruz. Bu yürüyüşü yapmak beni mutlu ediyor. Üstelik sağlığıma da iyi geliyor. Bunu çok iyi biliyorum.
Ama altı aydır sabah yataktan çıkarken kendimle boğuşuyorum biliyor musunuz? Hep güzel bir bahane bulsam da kalkmasam diye kendimi kandırıyorum. Bazen çok güzel bahaneler de buluyorum! Yaşasın uyku!
Oysa vücudum açıkça o fazladan uykuya ihtiyaç duymuyor. Ama ben uyuyorum.
Çünkü ben tembelim.
Mutlu olamamak için neden bu kadar yaratıcıyım?
Tahmin edersiniz ki gece koşmak için de "vaktim olmuyor" bir türlü. Oysa internet sayfalarında boş boş gezinip "beynimi boşaltmak" için bundan çok daha fazlasına vaktim oluyor. Üstelik bu işleri yaptıktan sonra kendimi daha bir pelte gibi hissedeceğimi de biliyorum. Bir güç beni yerime mıhlıyor adeta.
İki adım atıp mutlu olmaktansa hiç adım atmayıp mutsuz kalmayı tercih ediyorum.
Yaşamın her anı, tamamen bizim tercihimizden ibaret. Zamanımızın olmamasını, yorgun olmayı, tembel olmayı tercih ediyoruz.
Mutsuz olmayı tercih ediyoruz.
Lance Armstrong'un bir kitabını okudum. Kanseri yenip Fransa Bisiklet Turu'nu kazanmak için ne kadar çok çalıştığını anlatıyordu. Herkesin evinde dinlendiği karlı, yağmurlu günlerde o çıkar bisikletiyle dağlara tırmanırmış.
Böyle dışarıdan okurken ne kadar kolaymış gibi geliyor değil mi kulağa?
Üniversite sınavına hazırlanırken her gün, ama her gün sadece bir saat çalışabilmiş olan kaç öğrenci vardır sizce?
Sizce insan iki eli kanda da olsa kendisine ayıracak bir saat bulamaz mı her gün?
Yoksa bulamamayı mı tercih eder?
Lance Armstrong çıkıp her gün dört, beş saat antrenman yapıyormuş. Bisikletle çalışmak ne kadar zevklidir kim bilir, ben de sporcu olsam ben de çalışırdım diye düşündüm doğrusu.
Sonra sevdiğim bir genç dansçı arkadaşıma şu ukalalığı yaparken yakaladım kendimi. Ona diyordum ki çok büyük bir yeteneğin var, ancak bu yeteneğini çok çalışma ile beslemediğin sürece asla hak ettiğin kadar yüksek yerlere ulaşamayacaksın.
Ve sonra ne kadar doğru birşey söyledim diyerek böbürlendim kendi kendime!
Birkaç saat sonra içimden bir ses "peki sen ne yaptın?" diye sordu.
Ben mi? Ne alaka şimdi?
"Yok yok, sen kendi yeteneklerin için ne yapıyorsun?"
Ses beni gafil avlamıştı. Ben Lance Armstrong gibi bir bisiklet yarışçısı, ya da genç arkadaşım gibi büyük bir dansçı olamazdım, zaten o yönde bir becerim de yoktu.
Ama benim de kendi çapımda, yetenekli olduğum konular vardı yahu! O kadar da kazma değildim!
İyi bir yazar olduğumu varsayalım. Bu yazarlık yeteneğimi değerlendirmek için ne yapıyordum ben? Bırakın bundan para kazanmayı filan, esas hedefimiz o değil. Yazarak mutlu olmaktan bahsediyorum.
Arkadaşıma çok çalışmasını salık veren ukala ben, kendi yazarlık yeteneğimi kullanmak için çok çalışıyor muydum?
Ne çoku? Hiç. Kocaman bir hiç.
Ben sadece atalet içinde durup "fırsatım olsa ne büyük adam olurdum" diyen çoğunluğun içindeyim. Kahve köşelerinde memleketi kurtaran tiplerden bir farkım yok. Bizim gibiler için tek söylenebilecek şey "sırf laf"tır. Biz konuşuruz. Etrafımıza yap deriz, kendimiz yapmayız.
İşte o gün her gün bir yazı yazmaya karar verdim. Elbette bazı günler vakit bulamamayı hala tercih ediyorum, ama başlangıç için hiç de fena gitmiyorum.
O günden beri, aylardır elimi sürmediğim gitarımı da tıngırdatıyorum bazı akşamlar.
Bunun dışında şu sabah ya da gece, yirmi dakikalık vakit bulamadığım şeyleri de az çok yapabilir oldum...
Fakat çok garip bir durum var, ben bunları yapabilmeye başladıktan sonra hala yapamadığım bir sürü şey var hayatımda ve hala onlara ayıracak vakit bulamamayı tercih ediyorum.
Daha dolambaçsız dile getirecek olursak, hala benim bir yığın şeyi yapmak için boş vaktim var ve ben bu boş vakitleri "ne kadar yoğunum" yalancılığıyla dolduruyorum!
Filmimin o kadar çok boş karesi var ki mübarek, bir sürüsünü doldurduğumda hala bir başka yaşam hikayesini içine alacak kadar çok boş yer kalıyor.
O yüzden hiç bana "vaktim yok" demeyin. İnanmıyorum. Bu sözle kendimi bile kandırmayı beceremedim, başkasının kandırabileceğini hiç sanmıyorum!
Vaktimiz var güzel kardeşim. Hiç kusura bakma.
1 Aralık 2006
Tarih Tekerrürden Sıkıldı
Ortaokul ve lisede tarih dersini hiç sevmezdim...
Derken kendim bile tarih oldum. Öyle ya, benim "ortaokul" diye adlandırdığım dönem tarihe karıştı. Artık çocuklar o bölümü "ilk öğretim" diye geçiyorlar.
Ben matematikçiyim. Sayılarla oynamayı severim. Bir takım tarihler, o tarihte hangi savaş yapılmış bunun bilmem ne imparatorluğuna etkileri neler olmuş, falanca beyliği filanca beyliğini hangi savaşta yenmiş.
Sanki bilgisayar oyunundan bahsediyoruz. Yirmibeş tane zırhlı tank sipariş etmişsin, rakibin on tane sabit savunması varmış o onu yenmiş.
Duygudan uzak. Sanki olayın içinde insan diye birşey yok.
Bugün Amerika Irak'a saldırdığında bu savaş hakkında -yalan yanlış da olsa- bazı fikirlerimiz oluyor değil mi? Petrol için saldırdı diyoruz, adalet için saldırdı diyoruz, misilleme diyoruz. Şöyle ya da böyle, birşey düşünüyoruz.
Oysa 1071 yılında, bir Malazgirt Savaşı olmuş ve sözde bu savaş sonrasında Türklere Anadolu kapıları açılmış.
Okulda bunu öyle bir anlatırlardı ki, sanki Muş civarında devasa bir ANADOLU KAPISI var, bizim ordu Bizanslıları yenince o kapı açılmış gibi düşünürdü insan. Kapı açılınca da bizimkiler ellerini kollarını sallayarak Anadolu'ya girmişler.
Bu savaş neden yapılmış, arkada dönen entrikalar nelermiş?
Yok bunların bir önemi. Tek bilmeniz gereken şu tarihte Malazgirt Savaşı diye birşey olmuş. Türk ordusunun komutanı Alparslanmış, Bizans ordusunun komutanı Romen Dijoyenmiş. Alparslan savaşı kazandıktan sonra Romen Diyojen'e çok iyi davranmış, onu salıvermiş.
Peki Bizanslıların derdi neymiş de Türklere saldırmışlar? O güne kadar Türklerin Anadolu topraklarıyla ne işi olmuş ki?
Hatta bunların hepsini aşalım, "Türkler" dediğimiz kişiler kimmiş?
Düşünsenize, bugünün "konjüktürü" içerisinde yaşanmış bir Amerika-Irak savaşını, yıllar sonra çocuklara şu şekilde öğretiyorsunuz: "falanca tarihte Amerika Irak'a savaş açtı, savaş 30 gün sürdü, Amerika bu savaşı kazandıktan sonra Irak üçe bölündü".
Üç mü?? Neden üç? Neden beş değil? Niye bölündü? Amerika ta dünyanın bir ucundan kalkıp buraya neden saldırmış olabilir?
Ya boşver çocuğum, aklını yorma sen böyle şeylerle. Söyle bakayım savaş hangi tarihte yapıldı ve bu savaşın sonuçları nelerdir?
İşte benim okuduğum tarih böyle birşeydi.
Neden sonra, şimdi anlatmamın gerekli olmadığı bir sebepten ötürü Malazgirt Savaşı ile ilgili bir araştırma yapmak durumunda kaldım.
Ve o neydi yarabbim! Tarih ne kadar da zevkli bir şeymiş meğer! Aslında orada piyonlar savaşmıyormuş, basbayağı insanlar varmış yahu! Bizans'ın içinde de türlü entrikalar, aynı bugün olduğu gibi, varmış. Türklerin içinde olmaz mı? Elbette ne dolaplar dönmüş.
Biz meğer uzun yıllardır Sünni-Şii-Kürt filan diye zaten bölünmüş durumdaymışız, bu zıt kutuplar sürekli dalaş halindeymişler. Hatta Bizanslılar "şu Türklerin kökünü kazıyalım" diye maaile yola çıktıklarında Alparslan Mısır'da bir ayaklanmayı bastırmak üzere seferdeymiş ve aslında Bizansla savaşmayı filan da düşünmüyormuş (hatta barış bile yapmışlarmış..mış..) ama Bizanslılar bize saldırınca mecburen dönüp kendimizi savunmuşuz.
Savaşı kazanınca da Anadolu'ya filan girmeyip, yine Mısır'daki kendi iç sorunlarımıza dönmüşüz.
Biz zannediyoruz ki o devirde siyaset filan yok. Varsa yoksa kaba kuvvet, savaşıyorsun, toprak kazanıp oraya yerleşiyorsun, büyüyorsun.
Ben bu yaşımda Malazgirt Savaşı'nı incelerken o devirdeki halifeliğin tamamen "güç" anlamına geldiğini daha yeni öğrenebildim. Tarih kitaplarında "Halife Alparslan adına hutbe okuttu" diye ezberlediğimiz o cümlenin ne anlama geldiğini yeni öğrendim. Elbette tam olarak olmasa da, en azından ucundan kıyısından bir fikrim oldu. Halife dediğimiz güç sahibi kişinin, hızla yayılmakta ve güçlenmekte olan Alparslan kendi topraklarını da korusun diye onun adına hutbe okuttuğunu, Selçukluların da, hepsi demesek de, büyük bölümünün halifenin kudretinden faydalanmak için Müslümanlığa geçtiklerini...
Bunların hepsi çok tehlikeli konular değil mi, yazarken bile tüylerim diken diken oluyor! Oysa bize öğretilen Türkler barış içinde Müslümanlığı seçtiler şeklinde, yine yekpare bir cümleden ibaretti.
Biz olsa olsa Bizans içindeki entrikaları, dalavereleri biliriz. Mübarek vasat Türk filmi kıvamında bir tarih bilgisi. Bir iyi adam var, bir de kötü adam.
Bugünün Bush'una tamamen kötü, Saddam'a tamamen iyi demek gibi birşey. Ya da tam tersi, farketmez. Önemli olan şu ki, yaşadıklarımızda tamamen siyah ve beyaz yok, epey karışık gri tonları var.
Tarih ise, herhalde o devirde teknoloji ancak buna izin verdiği için 2 renkli formatta yazılmış. Siyah + Beyaz.
Malazgirt Savaşı'nı incelerken o devirde yaşamış olan ve aslında döneme Alparslan kadar büyük bir etkide bulunmuş üç kişinin varlığından haberdar oldum. Bunlardan biri Nizamül Mülk, ki aslında devlet idaresinin her aşamasına hakim, herşeyi yürüten kişi. Öyle ki o gün yazdığı Siyasetname, bugün bile siyaset biliminin temel kitabı sayılıyor!
Diğeri Ömer Hayyam, çok yakışıksız biçimde bugün pek çok kişi tarafından "içki içip şiirler yazmış" diye hatırlanan, aslında hem şair, hem matematik, hem de astronomi bilgini, üstelik devlet adamı!
Ve bir de, bir grup insan tarafından dönemin ilk ve en önemli teröristi diye adlandırılan, bir grup insan tarafından ise büyük barış elçisi, büyük bilge, büyük bilgin olarak bilinen Seyduna; Hasan Sabbah.
Bizans tarafında ise artık nasıl karmaşık bir ihanetler silsilesi ise, kocasının ölümünden sonra belli ki çok önceden sevgilisi konumuna gelmiş bir ordu komutanını kral yapan kraliçe. Bu yeni kral, Romen Diyojen'in Türklere saldırısı sırasında ordunun yarısını geri döndüren, bir "taht düşkünü" rakip.
Büyük komutan Romen Diyojen, Malazgirt Savaşı'nı kaybedip yurda dönünce eşi, sevgili kraliçe tarafından şehre bile alınmıyor, gözleri oyuluyor ve tahmin edin bakalım tahta kim geçiyor...
Elbette ki amacım, aslında hemen hemen hiç bilgim olmayan bir konuda "bu böyle olmuştur" diye ahkam kesmek değil. Sadece komiğime giden şu noktaya ulaşmaya çalışıyorum: bugün ne yaşıyorsak, dün de onu yaşıyorduk.
İnsan kadar tarihinden ders çıkarmayan bir canlı daha var mıdır acaba? Biz sürekli olarak aynı şeyleri yaşıyoruz farkında mısınız? Ben bu filmi bir yerden görmüştüm hissine kapılıp duruyoruz.
Ben şahsen tarih olsam, tekerrür etmekten gına gelirdi.
Türkler o Malazgirt Savaşı'ndan çok önce zaten Anadoluya girip çıkmaya başlamışlardı. Hatta bu "girip çıkmayı" hani sınır kenarlarında bir çay içip geri dönmek olarak düşünmeyin. Atlarla dıgıdık dıgıdık İzmir kıyılarına kadar filan gelmişiz, boru değil yani!
Yahu İran nere İzmir nere? Ne yaptınız o kadar yol boyunca?
Ne yapacağız, oralarda topraklar ele geçirmiş, yerleşmiş, kadınları almış, erkekleri köle yapmış, ganimeti yağmalamışız. Maddi güce ihtiyacımız varmış, maddi güç kimdeyse, gidip tokatlayıp almışız.
Biz barbarız diye mi böyle olmuş? Yoooo. Herkes böyle yapıyormuş o devirde. Dönemin gerçeği bu. Kim güçlüyse ona boyun eğiyorsun. Senin gücün yetiyorsa kalk diklen. Yoksa o oturduğun topraklar için birilerine vergi vermen gerekiyor kardeşim, işte bu kadar!
Saldırıp kadınlara tecavüz etmek! Aman yarabiim ne büyük barbarlık, değil mi?
Peki, 100 yıl öncesinin, 50 yıl öncesinin, hatta 10 yıl öncesinin savaşlarına bakın. Hiç dile getirilmeyen bir gerçek değil midir, o köylerde kasabalarda ırzlarına geçilen kadınların hikayesi? O can havliyle artık gözü dönmüş askerlerin yakaladıkları kadınlara ne yaptıklarını düşünüyorsunuz?
Malazgirt Savaşı? Sene 1071. İkinci Dünya Savaşı? Sene 1940. Tam 869 yıl geçmiş ama ne savaşın sebebi, ne de savaşın içinde olanlar değişmemiş.
İnsan sahiden de akıllı bir varlık mı yahu?
Bugün Bosna'da insanlık dramları yaşanırken kılını bile kıpırdatmayan "Batı" neden petrol içinde yüzen Ortadoğu'nun meseleleri karşısında bu kadar insan haklarını koruyan bir konumda?
Ve sanıyor muyuz ki 1000 yıl önce herşey çok farklıydı?
Tarihi okurken şunu düşündüğümü farkettim, yahu dedim kendi kendime, o yıllarda ne çok devletler kurulmuş, habire savaşmışlar, habire birileri yıkılmış, yeni devletler türemiş, güçlenmişler, zayıflamışlar, çökmüşler, kurtulmuşlar...
Sonra bir an durdum. Tarih dediğim 1000 yıllık bir geçmiş. Peki benim yaşım kaç? Otuz beş.
Otuz beş yıllık, tarih için kısacık ömrümde, ne ülkelerin yıkıldığını, haritaların nasıl değiştiğini düşündüm..
Ve hayretler içinde kaldım.
Biz, içinde bulunduğumuz dönemi, bizzat yaşıyor olduğumuz için anlamıyoruz. Oysa 1000 yıl önce ne olduysa bugün de o oluyor. Farketmiyoruz. Koskoca bir Rusya dağıldı, bir sürü cumhuriyet kuruldu. Balkanların haritasını ben bilmiyorum bile artık.
Keşke lisede tarihi bize, bugünkü gibi "yaşanmış bir şey" olarak anlatsalardı. O zaman belki biraz daha bilinçli bir toplum olurduk...
Oysa "Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u 1453 yılında fethetti".
Biz tarihi böyle biliyoruz işte. O İstanbul'da kimler yaşıyordu, Fatih Sultan Mehmet kimlerin desteğini almak için ne gibi bir siyaset yaptı?
Hayır. Hiç bir şey yapmadı. Sadece gemileri kızaklarla karadan geçirdi, ve İstanbul'u aldı.
İşte bu kadar basit.
Biz bu kadar basitiz.
Derken kendim bile tarih oldum. Öyle ya, benim "ortaokul" diye adlandırdığım dönem tarihe karıştı. Artık çocuklar o bölümü "ilk öğretim" diye geçiyorlar.
Ben matematikçiyim. Sayılarla oynamayı severim. Bir takım tarihler, o tarihte hangi savaş yapılmış bunun bilmem ne imparatorluğuna etkileri neler olmuş, falanca beyliği filanca beyliğini hangi savaşta yenmiş.
Sanki bilgisayar oyunundan bahsediyoruz. Yirmibeş tane zırhlı tank sipariş etmişsin, rakibin on tane sabit savunması varmış o onu yenmiş.
Duygudan uzak. Sanki olayın içinde insan diye birşey yok.
Bugün Amerika Irak'a saldırdığında bu savaş hakkında -yalan yanlış da olsa- bazı fikirlerimiz oluyor değil mi? Petrol için saldırdı diyoruz, adalet için saldırdı diyoruz, misilleme diyoruz. Şöyle ya da böyle, birşey düşünüyoruz.
Oysa 1071 yılında, bir Malazgirt Savaşı olmuş ve sözde bu savaş sonrasında Türklere Anadolu kapıları açılmış.
Okulda bunu öyle bir anlatırlardı ki, sanki Muş civarında devasa bir ANADOLU KAPISI var, bizim ordu Bizanslıları yenince o kapı açılmış gibi düşünürdü insan. Kapı açılınca da bizimkiler ellerini kollarını sallayarak Anadolu'ya girmişler.
Bu savaş neden yapılmış, arkada dönen entrikalar nelermiş?
Yok bunların bir önemi. Tek bilmeniz gereken şu tarihte Malazgirt Savaşı diye birşey olmuş. Türk ordusunun komutanı Alparslanmış, Bizans ordusunun komutanı Romen Dijoyenmiş. Alparslan savaşı kazandıktan sonra Romen Diyojen'e çok iyi davranmış, onu salıvermiş.
Peki Bizanslıların derdi neymiş de Türklere saldırmışlar? O güne kadar Türklerin Anadolu topraklarıyla ne işi olmuş ki?
Hatta bunların hepsini aşalım, "Türkler" dediğimiz kişiler kimmiş?
Düşünsenize, bugünün "konjüktürü" içerisinde yaşanmış bir Amerika-Irak savaşını, yıllar sonra çocuklara şu şekilde öğretiyorsunuz: "falanca tarihte Amerika Irak'a savaş açtı, savaş 30 gün sürdü, Amerika bu savaşı kazandıktan sonra Irak üçe bölündü".
Üç mü?? Neden üç? Neden beş değil? Niye bölündü? Amerika ta dünyanın bir ucundan kalkıp buraya neden saldırmış olabilir?
Ya boşver çocuğum, aklını yorma sen böyle şeylerle. Söyle bakayım savaş hangi tarihte yapıldı ve bu savaşın sonuçları nelerdir?
İşte benim okuduğum tarih böyle birşeydi.
Neden sonra, şimdi anlatmamın gerekli olmadığı bir sebepten ötürü Malazgirt Savaşı ile ilgili bir araştırma yapmak durumunda kaldım.
Ve o neydi yarabbim! Tarih ne kadar da zevkli bir şeymiş meğer! Aslında orada piyonlar savaşmıyormuş, basbayağı insanlar varmış yahu! Bizans'ın içinde de türlü entrikalar, aynı bugün olduğu gibi, varmış. Türklerin içinde olmaz mı? Elbette ne dolaplar dönmüş.
Biz meğer uzun yıllardır Sünni-Şii-Kürt filan diye zaten bölünmüş durumdaymışız, bu zıt kutuplar sürekli dalaş halindeymişler. Hatta Bizanslılar "şu Türklerin kökünü kazıyalım" diye maaile yola çıktıklarında Alparslan Mısır'da bir ayaklanmayı bastırmak üzere seferdeymiş ve aslında Bizansla savaşmayı filan da düşünmüyormuş (hatta barış bile yapmışlarmış..mış..) ama Bizanslılar bize saldırınca mecburen dönüp kendimizi savunmuşuz.
Savaşı kazanınca da Anadolu'ya filan girmeyip, yine Mısır'daki kendi iç sorunlarımıza dönmüşüz.
Biz zannediyoruz ki o devirde siyaset filan yok. Varsa yoksa kaba kuvvet, savaşıyorsun, toprak kazanıp oraya yerleşiyorsun, büyüyorsun.
Ben bu yaşımda Malazgirt Savaşı'nı incelerken o devirdeki halifeliğin tamamen "güç" anlamına geldiğini daha yeni öğrenebildim. Tarih kitaplarında "Halife Alparslan adına hutbe okuttu" diye ezberlediğimiz o cümlenin ne anlama geldiğini yeni öğrendim. Elbette tam olarak olmasa da, en azından ucundan kıyısından bir fikrim oldu. Halife dediğimiz güç sahibi kişinin, hızla yayılmakta ve güçlenmekte olan Alparslan kendi topraklarını da korusun diye onun adına hutbe okuttuğunu, Selçukluların da, hepsi demesek de, büyük bölümünün halifenin kudretinden faydalanmak için Müslümanlığa geçtiklerini...
Bunların hepsi çok tehlikeli konular değil mi, yazarken bile tüylerim diken diken oluyor! Oysa bize öğretilen Türkler barış içinde Müslümanlığı seçtiler şeklinde, yine yekpare bir cümleden ibaretti.
Biz olsa olsa Bizans içindeki entrikaları, dalavereleri biliriz. Mübarek vasat Türk filmi kıvamında bir tarih bilgisi. Bir iyi adam var, bir de kötü adam.
Bugünün Bush'una tamamen kötü, Saddam'a tamamen iyi demek gibi birşey. Ya da tam tersi, farketmez. Önemli olan şu ki, yaşadıklarımızda tamamen siyah ve beyaz yok, epey karışık gri tonları var.
Tarih ise, herhalde o devirde teknoloji ancak buna izin verdiği için 2 renkli formatta yazılmış. Siyah + Beyaz.
Malazgirt Savaşı'nı incelerken o devirde yaşamış olan ve aslında döneme Alparslan kadar büyük bir etkide bulunmuş üç kişinin varlığından haberdar oldum. Bunlardan biri Nizamül Mülk, ki aslında devlet idaresinin her aşamasına hakim, herşeyi yürüten kişi. Öyle ki o gün yazdığı Siyasetname, bugün bile siyaset biliminin temel kitabı sayılıyor!
Diğeri Ömer Hayyam, çok yakışıksız biçimde bugün pek çok kişi tarafından "içki içip şiirler yazmış" diye hatırlanan, aslında hem şair, hem matematik, hem de astronomi bilgini, üstelik devlet adamı!
Ve bir de, bir grup insan tarafından dönemin ilk ve en önemli teröristi diye adlandırılan, bir grup insan tarafından ise büyük barış elçisi, büyük bilge, büyük bilgin olarak bilinen Seyduna; Hasan Sabbah.
Bizans tarafında ise artık nasıl karmaşık bir ihanetler silsilesi ise, kocasının ölümünden sonra belli ki çok önceden sevgilisi konumuna gelmiş bir ordu komutanını kral yapan kraliçe. Bu yeni kral, Romen Diyojen'in Türklere saldırısı sırasında ordunun yarısını geri döndüren, bir "taht düşkünü" rakip.
Büyük komutan Romen Diyojen, Malazgirt Savaşı'nı kaybedip yurda dönünce eşi, sevgili kraliçe tarafından şehre bile alınmıyor, gözleri oyuluyor ve tahmin edin bakalım tahta kim geçiyor...
Elbette ki amacım, aslında hemen hemen hiç bilgim olmayan bir konuda "bu böyle olmuştur" diye ahkam kesmek değil. Sadece komiğime giden şu noktaya ulaşmaya çalışıyorum: bugün ne yaşıyorsak, dün de onu yaşıyorduk.
İnsan kadar tarihinden ders çıkarmayan bir canlı daha var mıdır acaba? Biz sürekli olarak aynı şeyleri yaşıyoruz farkında mısınız? Ben bu filmi bir yerden görmüştüm hissine kapılıp duruyoruz.
Ben şahsen tarih olsam, tekerrür etmekten gına gelirdi.
Türkler o Malazgirt Savaşı'ndan çok önce zaten Anadoluya girip çıkmaya başlamışlardı. Hatta bu "girip çıkmayı" hani sınır kenarlarında bir çay içip geri dönmek olarak düşünmeyin. Atlarla dıgıdık dıgıdık İzmir kıyılarına kadar filan gelmişiz, boru değil yani!
Yahu İran nere İzmir nere? Ne yaptınız o kadar yol boyunca?
Ne yapacağız, oralarda topraklar ele geçirmiş, yerleşmiş, kadınları almış, erkekleri köle yapmış, ganimeti yağmalamışız. Maddi güce ihtiyacımız varmış, maddi güç kimdeyse, gidip tokatlayıp almışız.
Biz barbarız diye mi böyle olmuş? Yoooo. Herkes böyle yapıyormuş o devirde. Dönemin gerçeği bu. Kim güçlüyse ona boyun eğiyorsun. Senin gücün yetiyorsa kalk diklen. Yoksa o oturduğun topraklar için birilerine vergi vermen gerekiyor kardeşim, işte bu kadar!
Saldırıp kadınlara tecavüz etmek! Aman yarabiim ne büyük barbarlık, değil mi?
Peki, 100 yıl öncesinin, 50 yıl öncesinin, hatta 10 yıl öncesinin savaşlarına bakın. Hiç dile getirilmeyen bir gerçek değil midir, o köylerde kasabalarda ırzlarına geçilen kadınların hikayesi? O can havliyle artık gözü dönmüş askerlerin yakaladıkları kadınlara ne yaptıklarını düşünüyorsunuz?
Malazgirt Savaşı? Sene 1071. İkinci Dünya Savaşı? Sene 1940. Tam 869 yıl geçmiş ama ne savaşın sebebi, ne de savaşın içinde olanlar değişmemiş.
İnsan sahiden de akıllı bir varlık mı yahu?
Bugün Bosna'da insanlık dramları yaşanırken kılını bile kıpırdatmayan "Batı" neden petrol içinde yüzen Ortadoğu'nun meseleleri karşısında bu kadar insan haklarını koruyan bir konumda?
Ve sanıyor muyuz ki 1000 yıl önce herşey çok farklıydı?
Tarihi okurken şunu düşündüğümü farkettim, yahu dedim kendi kendime, o yıllarda ne çok devletler kurulmuş, habire savaşmışlar, habire birileri yıkılmış, yeni devletler türemiş, güçlenmişler, zayıflamışlar, çökmüşler, kurtulmuşlar...
Sonra bir an durdum. Tarih dediğim 1000 yıllık bir geçmiş. Peki benim yaşım kaç? Otuz beş.
Otuz beş yıllık, tarih için kısacık ömrümde, ne ülkelerin yıkıldığını, haritaların nasıl değiştiğini düşündüm..
Ve hayretler içinde kaldım.
Biz, içinde bulunduğumuz dönemi, bizzat yaşıyor olduğumuz için anlamıyoruz. Oysa 1000 yıl önce ne olduysa bugün de o oluyor. Farketmiyoruz. Koskoca bir Rusya dağıldı, bir sürü cumhuriyet kuruldu. Balkanların haritasını ben bilmiyorum bile artık.
Keşke lisede tarihi bize, bugünkü gibi "yaşanmış bir şey" olarak anlatsalardı. O zaman belki biraz daha bilinçli bir toplum olurduk...
Oysa "Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u 1453 yılında fethetti".
Biz tarihi böyle biliyoruz işte. O İstanbul'da kimler yaşıyordu, Fatih Sultan Mehmet kimlerin desteğini almak için ne gibi bir siyaset yaptı?
Hayır. Hiç bir şey yapmadı. Sadece gemileri kızaklarla karadan geçirdi, ve İstanbul'u aldı.
İşte bu kadar basit.
Biz bu kadar basitiz.
30 Kasım 2006
Venüs-Mars Hikayeleri...
Daha önce başıma birkaç kez gelmişti, ama hiç cesaret edememiştim.
Bir keresinde hiç unutmuyorum, bizim sitenin bahçesinden dışarı doğru yürüyorum, karşıdan bir kız geliyor. Herşeyi unutan balık hafızam her ne hikmetse böyle şeyleri unutmuyor, neyse... Ama nasıl bir güzellik!
Kız mı çok güzel, yoksa ben mi o gün pek bir mutlu günümdeyim, bilmiyorum, ama öyle ya da böyle bana yansıyan sonuç o ki, kız olağandışı güzel.
Hoş benim güzellik anlayışıma da pek güven olmaz, benim için bir Lyv Tyler vardır, onu da hiç beğenmeyen çoktur...
Bu dünya üzerindeki bedenim kızın karşımdan gelip yanımdan geçmesi boyunca birkaç saniye boyunca yürümeye devam etti, ama ruh aleminde bu birkaç saniyeyi ben yitirdim. Zaman durdu. Ben böyle duru bir güzellik görmedim.
Zamanında bir arkadaş otobüs durağındaki kızlara bakarken kafasını trafik tabelasına çarpmıştı, amma dalga geçmiştik onunla. Şimdi bu vesileyle kendisinden özür diliyorum, onu anlayamamışım, özdeşleşememişim. Empati kuramamışım. O gün bereket önümde trafik tabelası yoktu. Trafik tabelasını bırak karşıma kutup ayısı çıksa ona bile çarpacak hale gelmişim.
Geçerken içimden bir ses "kıza çok duru bir güzelliği olduğunu söyle" dedi. O kadar! Sadece güzel olduğunu söyle. Bir çay içmeye davet etme, onunla tanışmayı umma. Sadece güzel olduğunu söyle. Bunu duymayı hak edecek kadar güzel çünkü.
Bir erkek, bir kadına, hiçbir başka amaç taşımadan sadece güzel olduğunu söyler mi?
Acaba söylesem bana bir tokat atar mıydı... Ama neden atsın, ben ona sarkıntılık etmiyorum birşey yapmıyorum, sadece güzel olduğunu söylüyorum. Kızacak birşey yok ki...
Elbette kızacak birşey yok, çünkü kızın benim içimdeki seslerden haberi yok. O kızmamış haliyle yürümesine devam etti, ben afallamış şekilde diğer yönde yürümeye devam ettim. Dönüp söylesem mi acaba filan derken zaten sokağa çıkmıştım bile.
O gün kendi kendime söz vermiştim, eğer bir daha böyle bir şey yaşarsam mutlaka söyleyeceğim. Yahu ne var bunu söylemem karşımdaki insanı olsa olsa mutlu eder, hiç bir art niyetim yok... Mu acaba... Hani ben istemesem de o çok sevinip benimle tanışmak istese... yi mi istiyorum acaba gizliden??
Aman canım, ne istiyorsam isteyeyim, boşver, sonuç olarak bir daha olursa söyleyeceğim diye söz verdim kendi kendime.
Sadece şunu unutmamalıydım ki, kendi kendime söz verip de yapmadığım daha birçok şey olmuştu yaşamımda. Ve bu da sonuncusu olmayacaktı.
Daha doğrusu, bir sonraki deneyimimde yaşayacağım, bir sonraki kendime söz verip de yapmadığım şeye kadar sonuncu olacaktı! Bu biraz çok bilinmeyenli denklem gibi oldu, ama neyse. Zaten konumuzdan saptıkça sapıyoruz, ben bütün bunları esas konuya giriş olarak yazıyordum sakız gibi uzadıkça uzadı...
Ben o günden sonra birkaç kez daha çok güzel kızlar gördüm ve elbette her seferinde kendime verdiğim sözü bir kenara bırakıp güzel olduklarını filan söylemedim...
Ama artık bu işe bir son vermek gerektiğine dair bir işaret gönderildi bana otobüsle eve döndüğüm bir akşam üstü.
Otobüs kalabalık, ben oturuyorum, iki kız geldi yanımda ayakta durdular. Kızların biri aklımı başımdan aldı resmen. Bir yandan da elbette başımı kaldırıp kaldırıp bakmaya çekiniyorum.
Ben öğrencilik hayatım boyunca çok kopya çektim. Bu işin ustası gibi birşeydim. Ama daha sonraki yıllardan birinde bir şekilde bir sınav sırasında öğretmen kürsüsünde bulundum ve o gün her öğrencinin ne komik hareketler yaptığını o kadar net gördüm ki. Oh! Meğer bizim öğretmenlerimiz bizim bütün yaptıklarımızı görüyorlarmış. Başını kaldırıp camdan dışarı bakmalar, tahtaya doğru, düşünüyormuş gibi dalıp gitmeler...
Bir otobüs içinde bir erkeğin bir kıza bakma, ya da daha amiyane tabiriyle bir kızı "kesme" şansı da sınırlı. Ya tam bir hödük olup kıza gözlerini dikip o kaçana kadar bakacaksın, ya da sürekli bakışlarını sağda solda -sözde olan- şeyler için gezdireceksin. O gezintinin bir ucunda da ona bakacaksın.
Bir nevi "geçerken uğradım" durumu.
Eminim ki, öğretmenler sınıfta olan biteni nasıl görüyorlarsa, güzel kızlar da otobüste kendisine bakmak için ıkınan bu "öğrencileri" öyle farkediyorlar.
Madem karşılıklı bir oyun bu, oynayalım.
Kız öyle dünya güzeli değil. Hatta belki çirkin bile sayılabilir. Ama gözleri öyle canlı bakıyor, suratında öyle anlamlı bir ifade var ki...
Heyhat! Otobüs biraz kalabalıklaşınca onlar daha arkaya gittiler. Artık sağa sola bakma numaram da sökmüyordu, birkaç kez iyice abartıp arkaya bile baktım, ama yok bu iş böyle olmayacak. Benim bu kıza bakmam lazım.
Bakacaksın da ne olacak?
Hiiç. Sadece bakacağım.
Bu sahiden garip bir durum. Ama yapacak bir şey yok. Bakasım gelmiş bir kere.
Çaresiz, ayağa kalktım ve ben de arkaya yürüdüm. Kalabalık bir otobüste ayakta kalmaktan ölesiye nefret eden bendeniz maymun gibi ayaktaydım işte. Otobüs sıcak ve ben terliyorum. Olsun, kızı görüyorum. Ne tatlı bakışları var.
Allah sahibine bağışlasın. (Bu sözün de tam anlamını bilmem. Kimdir "sahibi"? Bu yüzün sahibinden mi bahsediyoruz yoksa bu kızın "sahibi" gibi iğrenç bir tanımlama mı sözkonusu?)
Kendime verip de tutmadığım söz aklıma geldi birden. Daha da terlemeye başladım. Tamam! Bu sefer yapacağım bu işi! Uf kendimle konuşurken bir yandan gönül rahatlığıyla uygun açıdan kızcağızın güzel yüzüne bakıyorum. Hafif bir göğüs dekoltesi de var, ama inanın orada değil bakışlarım. (Değilse nereden gördün?)
Ya bu da laf mı, her erkek 100 metre ileriden gelen bir kadının yüzünü görmeden önce en azından göğüslerinin boyutları hakkında bir fikir sahibi olur. Kızın yüzü çok hoş diye bu en tabii erkek davranışımdan geri kalacak halim yok ya?
Kızcağız benim yıllardır tutamadığım bir sözün kefaretini ödeyeceğinden bihaber, yanındaki arkadaşıyla sohbet halinde. Çok güzel gülüyor be!
Tamam dedim, ben sondan bir önceki durakta ineceğim. Eğer aynı durakta inersek yanlarına gidip söyleyeceğim.
Bir yandan da ümit ediyorum, o kadar durak içinde benim durağımda inecek halleri yok ya!
Diğer yandan diyorum ki, yok başka durakta da inse, ben onlarla inip söylerim... Yapar mıyım? Hmm. Belki o zaman kaytarmak için haklı bir sebebim olur... Neyse bekleyelim ve görelim...
Kendi kendime eğleniyorum yani, otobüste karşılaştığım bir kıza sadece çok güzel olduğunu söylemek için hayaller içindeyim.
Tahmin edin bakalım hangi durakta indiler?
Evet! Tam da öyle oldu. Hay bin kunduz. Kendimize de söz vermişiz yine... Off offf. Ne söz veriyorsun abicim, biliyorsun tutamayıp sonra kendine kızıyorsun.
Peh. Kızlar indi, karşı kaldırıma geçtiler. Biraz gerilerinden ben de geçtim. Ha gayret, iki saniye sürecek, sonra dönüp gideceğim. Peşlerinden yürüdüm. Birkaç adım.
I-ıh. Olmuyor. Bir arkadaşıma telefon açtım. Hani kızlar bu akşam karanlığında sapığın biri bizi mi takip ediyorlar diye tedirgin olmasın. Bir yandan telefonla konuşup diğer yandan onlara iyice yaklaştım.
Ve geçtim. Bir sokağa saptım.
Kızlar da o sokağa saptılar.
Eee yeter ama bu ne ya Allahım beni mi test ediyorsun. Yoksa durduk yere hayatımın kadınıyla tanışmak mı üzereyim. Tam filmlere konu olacak bir aşk hikayesi mi bu, böyle saçmalık olur mu...
Biraz durdum, telefonu kapatırken kızlar yanımdan geçti.
Ha gayret! Bu sefer olacak.
Yürüdüm peşlerinden. Birkaç adım mesafemdeler artık.
"Afedersiniz"
Desem duyup duracaklar.
Peki ben diyebildim mi?
Elbette ki... Hayır.
Ben orada bir taşın üstüne oturdum, kızlar yürüyorlar akşamın karanlığı içinde. Amma da uzakmış evleri. Epey bir ilerlediler. Ben bir yandan kendi salaklığıma gülüyorum, bir yandan da korkaklığımla dalga geçiyorum.
Lan geri zekalı, millet bu kadar sürede kızla mercimek fırın üzerine sohbete bile giriyor. Sen sahiden adam olmazsın yahu.
Kızlar iki sokak öteye vardılar bu arada. Hala yürüyorlar. Eh yani oha artık bu sefer gidip söylüyorsun, hiç zart zurt etme dedim kendi kendime.
Ama bir yandan da kendi kendimi avutuyorum, "boşversene" diyorum, "sabaha kadar yürüyecek değiller ya, ben onlara yetişemeden evlerine girmiş olurlar herhalde!"
Eh madem öyle Allahım, o zaman bana bir işaret daha gönder, ben kızlara yetişemeden bir yerde dursunlar, bakkala filan girsinler mesela. O zaman artık karşı koymayacağım sana!
Gece vakti evimin ters yönünde iki kız peşinde yürürken bir yandan da Allahla pazarlık ediyorum. Şu halime bak. İyi ki kafamın ortasına yıldırım filan yemedim "bana ne lan sen kıza çok güzelsin diyeceksin, benimle vıdı vıdı ediyorsun" diye gaipten ses duysam "haklısın hocam" diyeceğim.
Köşeyi döndüm.
Kızlar yok.
Oh içim bir rahatladı ki, herhalde evleri yakındaydı. Ben elimden geleni yaptım abicim, vallahi görsem söyleyecektim, ama yetişemedim, benim suçum yok. Sözümü tuttum, yapabileceğimi yaptım. İçim rahat.
Bu şekilde, hafiflemiş şekilde birkaç daha adım attım ve sağ tarafta bir marketin kasasından çıkmak üzere olan iki kızı farkettim.
Allahım! Bu bir kabus olmalı!
Kendime söz vermeyi geçmiş, daha iki dakika önce Allah ile pazarlık etmişim.
Sanırım bu kez kaçış yok.
Biraz ilerledim. Kızlar marketten çıktılar.
Hala vazgeçebilirim. Çok geç değil.
Kes lan tantanayı. Söyleyeceksin işte. Seve seve!
Kızlar yanıma geldi, bir güç ağzımı açtı. "Kusura bakmayın, ama ne kadar güzel olduğunuzu söylemesem içim rahat etmeyecekti" dedim.
Kızcağız afalladı. Bu akşam karanlığında yoksa sapık mıyım, manyak mıyım, "güzele tecavüz etmek sevaptır" mı diye bağlayacağım bu sözü?
Gerildi. Şaşkındı. Ne diyeceğini bilemedi...
Ben hikayenin devamını bilmiyorum. Çünkü mutlu bir şekilde, koşar adımlarla, hatta çocuklar gibi şen, hoplaya zıplaya uzaklaştım olay yerinden.
Arkama bile bakmadım.
Bir keresinde hiç unutmuyorum, bizim sitenin bahçesinden dışarı doğru yürüyorum, karşıdan bir kız geliyor. Herşeyi unutan balık hafızam her ne hikmetse böyle şeyleri unutmuyor, neyse... Ama nasıl bir güzellik!
Kız mı çok güzel, yoksa ben mi o gün pek bir mutlu günümdeyim, bilmiyorum, ama öyle ya da böyle bana yansıyan sonuç o ki, kız olağandışı güzel.
Hoş benim güzellik anlayışıma da pek güven olmaz, benim için bir Lyv Tyler vardır, onu da hiç beğenmeyen çoktur...
Bu dünya üzerindeki bedenim kızın karşımdan gelip yanımdan geçmesi boyunca birkaç saniye boyunca yürümeye devam etti, ama ruh aleminde bu birkaç saniyeyi ben yitirdim. Zaman durdu. Ben böyle duru bir güzellik görmedim.
Zamanında bir arkadaş otobüs durağındaki kızlara bakarken kafasını trafik tabelasına çarpmıştı, amma dalga geçmiştik onunla. Şimdi bu vesileyle kendisinden özür diliyorum, onu anlayamamışım, özdeşleşememişim. Empati kuramamışım. O gün bereket önümde trafik tabelası yoktu. Trafik tabelasını bırak karşıma kutup ayısı çıksa ona bile çarpacak hale gelmişim.
Geçerken içimden bir ses "kıza çok duru bir güzelliği olduğunu söyle" dedi. O kadar! Sadece güzel olduğunu söyle. Bir çay içmeye davet etme, onunla tanışmayı umma. Sadece güzel olduğunu söyle. Bunu duymayı hak edecek kadar güzel çünkü.
Bir erkek, bir kadına, hiçbir başka amaç taşımadan sadece güzel olduğunu söyler mi?
Acaba söylesem bana bir tokat atar mıydı... Ama neden atsın, ben ona sarkıntılık etmiyorum birşey yapmıyorum, sadece güzel olduğunu söylüyorum. Kızacak birşey yok ki...
Elbette kızacak birşey yok, çünkü kızın benim içimdeki seslerden haberi yok. O kızmamış haliyle yürümesine devam etti, ben afallamış şekilde diğer yönde yürümeye devam ettim. Dönüp söylesem mi acaba filan derken zaten sokağa çıkmıştım bile.
O gün kendi kendime söz vermiştim, eğer bir daha böyle bir şey yaşarsam mutlaka söyleyeceğim. Yahu ne var bunu söylemem karşımdaki insanı olsa olsa mutlu eder, hiç bir art niyetim yok... Mu acaba... Hani ben istemesem de o çok sevinip benimle tanışmak istese... yi mi istiyorum acaba gizliden??
Aman canım, ne istiyorsam isteyeyim, boşver, sonuç olarak bir daha olursa söyleyeceğim diye söz verdim kendi kendime.
Sadece şunu unutmamalıydım ki, kendi kendime söz verip de yapmadığım daha birçok şey olmuştu yaşamımda. Ve bu da sonuncusu olmayacaktı.
Daha doğrusu, bir sonraki deneyimimde yaşayacağım, bir sonraki kendime söz verip de yapmadığım şeye kadar sonuncu olacaktı! Bu biraz çok bilinmeyenli denklem gibi oldu, ama neyse. Zaten konumuzdan saptıkça sapıyoruz, ben bütün bunları esas konuya giriş olarak yazıyordum sakız gibi uzadıkça uzadı...
Ben o günden sonra birkaç kez daha çok güzel kızlar gördüm ve elbette her seferinde kendime verdiğim sözü bir kenara bırakıp güzel olduklarını filan söylemedim...
Ama artık bu işe bir son vermek gerektiğine dair bir işaret gönderildi bana otobüsle eve döndüğüm bir akşam üstü.
Otobüs kalabalık, ben oturuyorum, iki kız geldi yanımda ayakta durdular. Kızların biri aklımı başımdan aldı resmen. Bir yandan da elbette başımı kaldırıp kaldırıp bakmaya çekiniyorum.
Ben öğrencilik hayatım boyunca çok kopya çektim. Bu işin ustası gibi birşeydim. Ama daha sonraki yıllardan birinde bir şekilde bir sınav sırasında öğretmen kürsüsünde bulundum ve o gün her öğrencinin ne komik hareketler yaptığını o kadar net gördüm ki. Oh! Meğer bizim öğretmenlerimiz bizim bütün yaptıklarımızı görüyorlarmış. Başını kaldırıp camdan dışarı bakmalar, tahtaya doğru, düşünüyormuş gibi dalıp gitmeler...
Bir otobüs içinde bir erkeğin bir kıza bakma, ya da daha amiyane tabiriyle bir kızı "kesme" şansı da sınırlı. Ya tam bir hödük olup kıza gözlerini dikip o kaçana kadar bakacaksın, ya da sürekli bakışlarını sağda solda -sözde olan- şeyler için gezdireceksin. O gezintinin bir ucunda da ona bakacaksın.
Bir nevi "geçerken uğradım" durumu.
Eminim ki, öğretmenler sınıfta olan biteni nasıl görüyorlarsa, güzel kızlar da otobüste kendisine bakmak için ıkınan bu "öğrencileri" öyle farkediyorlar.
Madem karşılıklı bir oyun bu, oynayalım.
Kız öyle dünya güzeli değil. Hatta belki çirkin bile sayılabilir. Ama gözleri öyle canlı bakıyor, suratında öyle anlamlı bir ifade var ki...
Heyhat! Otobüs biraz kalabalıklaşınca onlar daha arkaya gittiler. Artık sağa sola bakma numaram da sökmüyordu, birkaç kez iyice abartıp arkaya bile baktım, ama yok bu iş böyle olmayacak. Benim bu kıza bakmam lazım.
Bakacaksın da ne olacak?
Hiiç. Sadece bakacağım.
Bu sahiden garip bir durum. Ama yapacak bir şey yok. Bakasım gelmiş bir kere.
Çaresiz, ayağa kalktım ve ben de arkaya yürüdüm. Kalabalık bir otobüste ayakta kalmaktan ölesiye nefret eden bendeniz maymun gibi ayaktaydım işte. Otobüs sıcak ve ben terliyorum. Olsun, kızı görüyorum. Ne tatlı bakışları var.
Allah sahibine bağışlasın. (Bu sözün de tam anlamını bilmem. Kimdir "sahibi"? Bu yüzün sahibinden mi bahsediyoruz yoksa bu kızın "sahibi" gibi iğrenç bir tanımlama mı sözkonusu?)
Kendime verip de tutmadığım söz aklıma geldi birden. Daha da terlemeye başladım. Tamam! Bu sefer yapacağım bu işi! Uf kendimle konuşurken bir yandan gönül rahatlığıyla uygun açıdan kızcağızın güzel yüzüne bakıyorum. Hafif bir göğüs dekoltesi de var, ama inanın orada değil bakışlarım. (Değilse nereden gördün?)
Ya bu da laf mı, her erkek 100 metre ileriden gelen bir kadının yüzünü görmeden önce en azından göğüslerinin boyutları hakkında bir fikir sahibi olur. Kızın yüzü çok hoş diye bu en tabii erkek davranışımdan geri kalacak halim yok ya?
Kızcağız benim yıllardır tutamadığım bir sözün kefaretini ödeyeceğinden bihaber, yanındaki arkadaşıyla sohbet halinde. Çok güzel gülüyor be!
Tamam dedim, ben sondan bir önceki durakta ineceğim. Eğer aynı durakta inersek yanlarına gidip söyleyeceğim.
Bir yandan da ümit ediyorum, o kadar durak içinde benim durağımda inecek halleri yok ya!
Diğer yandan diyorum ki, yok başka durakta da inse, ben onlarla inip söylerim... Yapar mıyım? Hmm. Belki o zaman kaytarmak için haklı bir sebebim olur... Neyse bekleyelim ve görelim...
Kendi kendime eğleniyorum yani, otobüste karşılaştığım bir kıza sadece çok güzel olduğunu söylemek için hayaller içindeyim.
Tahmin edin bakalım hangi durakta indiler?
Evet! Tam da öyle oldu. Hay bin kunduz. Kendimize de söz vermişiz yine... Off offf. Ne söz veriyorsun abicim, biliyorsun tutamayıp sonra kendine kızıyorsun.
Peh. Kızlar indi, karşı kaldırıma geçtiler. Biraz gerilerinden ben de geçtim. Ha gayret, iki saniye sürecek, sonra dönüp gideceğim. Peşlerinden yürüdüm. Birkaç adım.
I-ıh. Olmuyor. Bir arkadaşıma telefon açtım. Hani kızlar bu akşam karanlığında sapığın biri bizi mi takip ediyorlar diye tedirgin olmasın. Bir yandan telefonla konuşup diğer yandan onlara iyice yaklaştım.
Ve geçtim. Bir sokağa saptım.
Kızlar da o sokağa saptılar.
Eee yeter ama bu ne ya Allahım beni mi test ediyorsun. Yoksa durduk yere hayatımın kadınıyla tanışmak mı üzereyim. Tam filmlere konu olacak bir aşk hikayesi mi bu, böyle saçmalık olur mu...
Biraz durdum, telefonu kapatırken kızlar yanımdan geçti.
Ha gayret! Bu sefer olacak.
Yürüdüm peşlerinden. Birkaç adım mesafemdeler artık.
"Afedersiniz"
Desem duyup duracaklar.
Peki ben diyebildim mi?
Elbette ki... Hayır.
Ben orada bir taşın üstüne oturdum, kızlar yürüyorlar akşamın karanlığı içinde. Amma da uzakmış evleri. Epey bir ilerlediler. Ben bir yandan kendi salaklığıma gülüyorum, bir yandan da korkaklığımla dalga geçiyorum.
Lan geri zekalı, millet bu kadar sürede kızla mercimek fırın üzerine sohbete bile giriyor. Sen sahiden adam olmazsın yahu.
Kızlar iki sokak öteye vardılar bu arada. Hala yürüyorlar. Eh yani oha artık bu sefer gidip söylüyorsun, hiç zart zurt etme dedim kendi kendime.
Ama bir yandan da kendi kendimi avutuyorum, "boşversene" diyorum, "sabaha kadar yürüyecek değiller ya, ben onlara yetişemeden evlerine girmiş olurlar herhalde!"
Eh madem öyle Allahım, o zaman bana bir işaret daha gönder, ben kızlara yetişemeden bir yerde dursunlar, bakkala filan girsinler mesela. O zaman artık karşı koymayacağım sana!
Gece vakti evimin ters yönünde iki kız peşinde yürürken bir yandan da Allahla pazarlık ediyorum. Şu halime bak. İyi ki kafamın ortasına yıldırım filan yemedim "bana ne lan sen kıza çok güzelsin diyeceksin, benimle vıdı vıdı ediyorsun" diye gaipten ses duysam "haklısın hocam" diyeceğim.
Köşeyi döndüm.
Kızlar yok.
Oh içim bir rahatladı ki, herhalde evleri yakındaydı. Ben elimden geleni yaptım abicim, vallahi görsem söyleyecektim, ama yetişemedim, benim suçum yok. Sözümü tuttum, yapabileceğimi yaptım. İçim rahat.
Bu şekilde, hafiflemiş şekilde birkaç daha adım attım ve sağ tarafta bir marketin kasasından çıkmak üzere olan iki kızı farkettim.
Allahım! Bu bir kabus olmalı!
Kendime söz vermeyi geçmiş, daha iki dakika önce Allah ile pazarlık etmişim.
Sanırım bu kez kaçış yok.
Biraz ilerledim. Kızlar marketten çıktılar.
Hala vazgeçebilirim. Çok geç değil.
Kes lan tantanayı. Söyleyeceksin işte. Seve seve!
Kızlar yanıma geldi, bir güç ağzımı açtı. "Kusura bakmayın, ama ne kadar güzel olduğunuzu söylemesem içim rahat etmeyecekti" dedim.
Kızcağız afalladı. Bu akşam karanlığında yoksa sapık mıyım, manyak mıyım, "güzele tecavüz etmek sevaptır" mı diye bağlayacağım bu sözü?
Gerildi. Şaşkındı. Ne diyeceğini bilemedi...
Ben hikayenin devamını bilmiyorum. Çünkü mutlu bir şekilde, koşar adımlarla, hatta çocuklar gibi şen, hoplaya zıplaya uzaklaştım olay yerinden.
Arkama bile bakmadım.
29 Kasım 2006
Nahoş bir kişilik bölünmesi hali...
Nahoş bir kişilik bölünmesi hali içerisindeyim son günlerde. Hatta son günleri bırak, son aylarda.
Hatta son yıllarda.
Hadi hadi baklayı ağzımdan çıkarayım, kendimi bildim bileli.
Ne zaman stabil bir hale geçeceğimi merak etmekteyim. Yok, yani ben de bileyim sıvı mıyım katı mıyım buhar mıyım. Kimbilir belki farkına varmadan plazma haline bile geçivermiş olabilirim.
Şair yarım sürekli olarak olaylara kıçıyla gülen yarımla didişme halinde. Hani insan komşu ülkelerdeki iç savaşlara üzülse de çok kılını kıpırdatmaz, ama bu iç savaş mübarek benim bizzat kıl köklerimin oralarda cereyan ediyor, bu yüzden sürekli bir teyakkuz halindeyim. Hangi çılgın beni ikizler burcu olacak bir tarihte doğurmuş diye şaşarım.
Şair yarım aşıksın, sen biraz ağla, hüzünlen, çık deniz kenarında dolaş filan, yatağına yat hayaller kur, şiir yaz diye vır vır ediyor beynimin bir yanında, olaylara kıçıyla gülen yarım ise elbette kıçıyla gülüyor şair yarıma. Başka bir yeriyle gülmesini bilmiyor o. O aşk diye bir şeyin hikaye olduğunu savunuyor kendince. "Erkeğin aşk dediği şey, avını elde edene kadar, o avın peşinde koşmanın zevkine taktığı bir isimden ibarettir" diyor. "O yüzden av ne kadar zor ise, aşk o kadar büyük olur. Hatta Van Gölü canavarı gibi bir avdan bahsediyorsak, yani belki de imkansızsa onu avlamak, hatta ancak rüyalarımızda görüyorsak onu... Yeme de yanında yat böyle aşkın, yemişim senin aşkını ben" diye ekleyip kıkırdıyor yattığı yerden.
Şair yarım ise sevgiye inanıyor. Sevgi ne kadar karşılıksız olursa o kadar mutluluk verir insana diyor. İçinde kırmızı güller, mavi bulutlar geçen mısralar düzüyor sonsuz aşkına. Utanıyor için için benim şair yarım. Olaylara kıçıyla gülen yarım ise bir kez yatağa attıktan sonra aklıma şiir filan gelmeyeceğini, en güzel kafiyeleri de sırtımı dönüp horlarken yazacağımı söylüyor.
Çok adi bir yarım bu.
Şair yarım ise bu sözleri duymaktan bile imtina ediyor. Çok utangaç o. Böyle şeyleri düşünmüyor bile. Sanki bir bebek bu karşımdaki dişi. O bembeyaz, masum. Onun ancak saçlarını okşarsın, o mutlu olduğu için mutlu olursun. Yüzünü bir saniye olsun gülümsetmek için saatlerini verirsin. Ne yüce birşeydir sevgi.
Diyorken şair yarım, olaylara kıçıyla gülen yarım onun ensesine okkalı bir tokat indirip "hadi lan ordan. Seks düşünmüyorsun? İbne filan mısın lan sen?" diye kahkahalarla gülüyor.
Gayler çok duygusal insanlarmış.
Şair yarımın ise yazık, gaylikle maylike ilgilenecek hali yok ki. O yanağından süzülüp usulca yere düşen bir damla gözyaşına odaklanmış öylece duruyor. Sevdiğini elde edememenin acısı içinde, bir yandan burnunu çekerken diğer yandan "olsun, o mutlu olsun bana yeter" diyor.
Olaylara kıçıyla gülen yarım elbette bu laf üzerine dayanamayıp "yeni bir av bulana kadar böyle sızlanırsın, sonra birden onun mutluluğunu iplememeye başlarsın ooooolum, senin sevgi diye kendini kandırdığın şey bundan ibaret." diyor.
Şair yarım içinden "sen şeyiyle düşünen bir adamsın sadece" diye homurdanıyor, ama bu düşüncesini şairane bir şekilde dile getiremediği için bir şey de demiyor. Orhan Veli olsam bunu bile ne güzel söylerdim kimbilir...
Ama malum savaş bendenizin içinde cereyan ettiği için telepatik iletişim had safhada. Olaylara kıçıyla gülen yarım "tabii ki şeyimle düşüneceğim, sen neyinle düşündüğünü sanıyorsun??" diye soruyor.
"Benim kalbim var" diyor şair yarım.
"Hay senin kalbini de, sevdiğin kızı da..." diyecek gibi oluyor ama o noktada artık ben de biraz müdahale ediyorum. Tamam, sansürcü bir zihniyetim yok ama fazla saygısızlığa da kaçılmasını istemem. Ne de olsa kendi bünyemdeki olaylar bunlar.
Bir yarımın "sevginin en yoğun hali" diye adlandırdığını diğer yarım "elde edemememiş olmak yüzünden gözü dönmek" diye nitelendiriyor. Nasıl bir nahoş durum, tahmin edersiniz.
Bir yarım yatıp aşka dair hayaller kurmak isterken diğer yarım tam aksine kaybedecek bir dakikamın bile olmadığını, çok ama çok çalışmam gerektiğini söylüyor. "Lan 35 yaşına geldin, bir baltaya sap olmak için 55 yaşına gelmeyi bekliyorsan o zaman saplık özelliklerini bile kaybetmiş olacaksın" diye hem lafı geydiriyor, hem de kıkırdıyor.
Şair yarım "çok istersen olur, yeter ki hayal et" derken olaylara kıçıyla gülen yarım "hayallerinizi gerçekleştirmek için ilk olarak uyanmanız gerekir" sözünü seviyor.
Ben mi?
Ben elbette orta yolu seviyorum. Bu ikisinin didişmelerinden dersler çıkarıyorum...
Yuvarlanıp gidiyoruz kısacası...
Hatta son yıllarda.
Hadi hadi baklayı ağzımdan çıkarayım, kendimi bildim bileli.
Ne zaman stabil bir hale geçeceğimi merak etmekteyim. Yok, yani ben de bileyim sıvı mıyım katı mıyım buhar mıyım. Kimbilir belki farkına varmadan plazma haline bile geçivermiş olabilirim.
Şair yarım sürekli olarak olaylara kıçıyla gülen yarımla didişme halinde. Hani insan komşu ülkelerdeki iç savaşlara üzülse de çok kılını kıpırdatmaz, ama bu iç savaş mübarek benim bizzat kıl köklerimin oralarda cereyan ediyor, bu yüzden sürekli bir teyakkuz halindeyim. Hangi çılgın beni ikizler burcu olacak bir tarihte doğurmuş diye şaşarım.
Şair yarım aşıksın, sen biraz ağla, hüzünlen, çık deniz kenarında dolaş filan, yatağına yat hayaller kur, şiir yaz diye vır vır ediyor beynimin bir yanında, olaylara kıçıyla gülen yarım ise elbette kıçıyla gülüyor şair yarıma. Başka bir yeriyle gülmesini bilmiyor o. O aşk diye bir şeyin hikaye olduğunu savunuyor kendince. "Erkeğin aşk dediği şey, avını elde edene kadar, o avın peşinde koşmanın zevkine taktığı bir isimden ibarettir" diyor. "O yüzden av ne kadar zor ise, aşk o kadar büyük olur. Hatta Van Gölü canavarı gibi bir avdan bahsediyorsak, yani belki de imkansızsa onu avlamak, hatta ancak rüyalarımızda görüyorsak onu... Yeme de yanında yat böyle aşkın, yemişim senin aşkını ben" diye ekleyip kıkırdıyor yattığı yerden.
Şair yarım ise sevgiye inanıyor. Sevgi ne kadar karşılıksız olursa o kadar mutluluk verir insana diyor. İçinde kırmızı güller, mavi bulutlar geçen mısralar düzüyor sonsuz aşkına. Utanıyor için için benim şair yarım. Olaylara kıçıyla gülen yarım ise bir kez yatağa attıktan sonra aklıma şiir filan gelmeyeceğini, en güzel kafiyeleri de sırtımı dönüp horlarken yazacağımı söylüyor.
Çok adi bir yarım bu.
Şair yarım ise bu sözleri duymaktan bile imtina ediyor. Çok utangaç o. Böyle şeyleri düşünmüyor bile. Sanki bir bebek bu karşımdaki dişi. O bembeyaz, masum. Onun ancak saçlarını okşarsın, o mutlu olduğu için mutlu olursun. Yüzünü bir saniye olsun gülümsetmek için saatlerini verirsin. Ne yüce birşeydir sevgi.
Diyorken şair yarım, olaylara kıçıyla gülen yarım onun ensesine okkalı bir tokat indirip "hadi lan ordan. Seks düşünmüyorsun? İbne filan mısın lan sen?" diye kahkahalarla gülüyor.
Gayler çok duygusal insanlarmış.
Şair yarımın ise yazık, gaylikle maylike ilgilenecek hali yok ki. O yanağından süzülüp usulca yere düşen bir damla gözyaşına odaklanmış öylece duruyor. Sevdiğini elde edememenin acısı içinde, bir yandan burnunu çekerken diğer yandan "olsun, o mutlu olsun bana yeter" diyor.
Olaylara kıçıyla gülen yarım elbette bu laf üzerine dayanamayıp "yeni bir av bulana kadar böyle sızlanırsın, sonra birden onun mutluluğunu iplememeye başlarsın ooooolum, senin sevgi diye kendini kandırdığın şey bundan ibaret." diyor.
Şair yarım içinden "sen şeyiyle düşünen bir adamsın sadece" diye homurdanıyor, ama bu düşüncesini şairane bir şekilde dile getiremediği için bir şey de demiyor. Orhan Veli olsam bunu bile ne güzel söylerdim kimbilir...
Ama malum savaş bendenizin içinde cereyan ettiği için telepatik iletişim had safhada. Olaylara kıçıyla gülen yarım "tabii ki şeyimle düşüneceğim, sen neyinle düşündüğünü sanıyorsun??" diye soruyor.
"Benim kalbim var" diyor şair yarım.
"Hay senin kalbini de, sevdiğin kızı da..." diyecek gibi oluyor ama o noktada artık ben de biraz müdahale ediyorum. Tamam, sansürcü bir zihniyetim yok ama fazla saygısızlığa da kaçılmasını istemem. Ne de olsa kendi bünyemdeki olaylar bunlar.
Bir yarımın "sevginin en yoğun hali" diye adlandırdığını diğer yarım "elde edemememiş olmak yüzünden gözü dönmek" diye nitelendiriyor. Nasıl bir nahoş durum, tahmin edersiniz.
Bir yarım yatıp aşka dair hayaller kurmak isterken diğer yarım tam aksine kaybedecek bir dakikamın bile olmadığını, çok ama çok çalışmam gerektiğini söylüyor. "Lan 35 yaşına geldin, bir baltaya sap olmak için 55 yaşına gelmeyi bekliyorsan o zaman saplık özelliklerini bile kaybetmiş olacaksın" diye hem lafı geydiriyor, hem de kıkırdıyor.
Şair yarım "çok istersen olur, yeter ki hayal et" derken olaylara kıçıyla gülen yarım "hayallerinizi gerçekleştirmek için ilk olarak uyanmanız gerekir" sözünü seviyor.
Ben mi?
Ben elbette orta yolu seviyorum. Bu ikisinin didişmelerinden dersler çıkarıyorum...
Yuvarlanıp gidiyoruz kısacası...
28 Kasım 2006
Hiç bir şey yazasım yok
İnsan hiç bir şey yazası yokken masaya oturur, ellerini klavyenin üstüne koyar ve boş gözlerle ekrana bakarsa ortaya bir yazı çıkar mı?
Sanırım çıkıyor, öyle ki bugüne kadar pek çok hikaye ne yazacağını bilemeyen yazarlara başrol vermiştir ilk satırlarında. Eh, adam yazar sonuçta, kasap değil ki eti kıyma makinasına atınca yağlarının nasıl parçalandığını betimlesin. Bizim bildiğimiz bu, buruşturulup çöp tenekesine fırlatılmış dosya kağıtları ile ilgili kalbimizin derinlerine işlemiş ne çok anımız vardır. Uzmanlık alanımız bu, elbette bunu anlatacağız.
Ama bizim kalbimize böylesine derin işlemiş bu kağıt buruşturup basketçi edasıyla çöp kovasına fırlatma olayının okuyucu için ne denli ilgi çekici olduğuna dair şüphelerim var. Hatta bunu "şüphe" diye adlandırmak biraz hafif bile kalıyor. Besbelli ki ilgilerini çekmiyor. Onlara ne kardeşim benim yazamadığım anlardan? Okur dediğin benim yazamadığımla değil de yazabildiğimle ilgileniyor olmalı...
Mı?
O zaman merak ediyorum, yazar olmamakla beraber ben dahil, birçok yazar yaşamında en az bir kez neden bu yola başvurmuştur? Neden yazamadığımız anları anlatmaya bu kadar düşkünüz?
Acaba diyorum yapabildiklerimizi değil de yapamadıklarımızı anlatırken mi daha samimi oluyoruz?
Lance Armstrong'un bir kitabını okudum. Hani şu meşhur bisiklet yarışçısı, kanseri yenip bilmem kaç kez Fransa bisiklet turunu kazanmış ve benim sürekli adını Neil Armstrong diye karıştırdığım adam. İnsan bu kadar meşhur bir sporcu iken dünyanın bir ucunda alakasız bir tip tarafından bir astronot ile karıştırılmak ne kadar gariptir kimbilir...
Yazdığı kitap tam bir başarı öyküsü. Adam deliler gibi çalışmış, başarılı olmak için ne gerekiyorsa yapmış. Bir yandan ben neden bu kadar çalışkan değilim diye de benim sinirimi bozmuş.
Bu kitapta beni en çok etkileyen sahneler ne diye düşündüğümde bir antrenman sırasında gereksiz bir süratle giderken bisikletten düşüp duvarda patlamasını, evliliğinin çatırdamasını, ya da bisiklet turunun önemli etaplarından birinde aşırı yorularak neredeyse bilincini yitirmesini hatırlıyorum!
En büyük sporcunun dahi sizin bizim gibi başarısız olabileceğini görüyor ve seviniyoruz belki de. Sanki adam sporcu değil de uzaylı. O hiç hata yapmaz, o üzülmez, ağlamaz, saçmalamaz, haksızlık yapmaz. O bir mükemmel. Bu kadar ilahi bir varlık bile işte bisikletten düşmüş. Bir bisikletçi olsam bu beni çok mutlu ederdi sanırım. Ben de sık sık düşüyor olurdum çünkü. Ama moralimi bozmama gerek olmazdı, çünkü Lance Armstrong bile düşüyor.
Hatta belki çok daha farklı bir tatmin veriyor bize Lance Armstrong'un bir yarış kaybetmesi. Çünkü sanırım hepimiz ruhumuzun derinliklerinde bir yerde, başarılı olanların hüsranlarını seyretmekten keyif alıyoruz. Bir ip cambazı onlarca metre yükseklikte bir ipin üzerinde akrobasi yaparken acaba içimizden bir an bile olsun "ah yere düşse kimbilir ne muazzam bir şey olur" demiyor muyuz?
Bu örnekleri çoğaltabiliriz, ama hepsinin bir ortak paydası var ki, hepsinde "çok başarılı" birilerinin başarısızlığa uğradıkları andan bahsediyoruz.
Oysa şimdi, tam bu satırları okurken kendi kendime şunu diyorum; "sarı çizmeli Mehmet Ağa, bir Babür Şaylan çıkmış şu anda bir şey yazası olmadığını söylüyor."
Eee? Ne yapalım yani? Babür Şaylan büyük bir yazar mı? Hayır. Herkesin tanıdığı bir ünlü mü? Hayır. O bir uzaylı değil yani? Değil. O bir mükemmel insan değil? Değil.
O zaman yazamıyorsa bana ne?
Sahiden, benim yazamamamdan size ne?
İşin doğrusu şu ki, ben bu satırları yatırım olarak yazıyorum, ileride bir gün belki işime yarar!
Sanırım çıkıyor, öyle ki bugüne kadar pek çok hikaye ne yazacağını bilemeyen yazarlara başrol vermiştir ilk satırlarında. Eh, adam yazar sonuçta, kasap değil ki eti kıyma makinasına atınca yağlarının nasıl parçalandığını betimlesin. Bizim bildiğimiz bu, buruşturulup çöp tenekesine fırlatılmış dosya kağıtları ile ilgili kalbimizin derinlerine işlemiş ne çok anımız vardır. Uzmanlık alanımız bu, elbette bunu anlatacağız.
Ama bizim kalbimize böylesine derin işlemiş bu kağıt buruşturup basketçi edasıyla çöp kovasına fırlatma olayının okuyucu için ne denli ilgi çekici olduğuna dair şüphelerim var. Hatta bunu "şüphe" diye adlandırmak biraz hafif bile kalıyor. Besbelli ki ilgilerini çekmiyor. Onlara ne kardeşim benim yazamadığım anlardan? Okur dediğin benim yazamadığımla değil de yazabildiğimle ilgileniyor olmalı...
Mı?
O zaman merak ediyorum, yazar olmamakla beraber ben dahil, birçok yazar yaşamında en az bir kez neden bu yola başvurmuştur? Neden yazamadığımız anları anlatmaya bu kadar düşkünüz?
Acaba diyorum yapabildiklerimizi değil de yapamadıklarımızı anlatırken mi daha samimi oluyoruz?
Lance Armstrong'un bir kitabını okudum. Hani şu meşhur bisiklet yarışçısı, kanseri yenip bilmem kaç kez Fransa bisiklet turunu kazanmış ve benim sürekli adını Neil Armstrong diye karıştırdığım adam. İnsan bu kadar meşhur bir sporcu iken dünyanın bir ucunda alakasız bir tip tarafından bir astronot ile karıştırılmak ne kadar gariptir kimbilir...
Yazdığı kitap tam bir başarı öyküsü. Adam deliler gibi çalışmış, başarılı olmak için ne gerekiyorsa yapmış. Bir yandan ben neden bu kadar çalışkan değilim diye de benim sinirimi bozmuş.
Bu kitapta beni en çok etkileyen sahneler ne diye düşündüğümde bir antrenman sırasında gereksiz bir süratle giderken bisikletten düşüp duvarda patlamasını, evliliğinin çatırdamasını, ya da bisiklet turunun önemli etaplarından birinde aşırı yorularak neredeyse bilincini yitirmesini hatırlıyorum!
En büyük sporcunun dahi sizin bizim gibi başarısız olabileceğini görüyor ve seviniyoruz belki de. Sanki adam sporcu değil de uzaylı. O hiç hata yapmaz, o üzülmez, ağlamaz, saçmalamaz, haksızlık yapmaz. O bir mükemmel. Bu kadar ilahi bir varlık bile işte bisikletten düşmüş. Bir bisikletçi olsam bu beni çok mutlu ederdi sanırım. Ben de sık sık düşüyor olurdum çünkü. Ama moralimi bozmama gerek olmazdı, çünkü Lance Armstrong bile düşüyor.
Hatta belki çok daha farklı bir tatmin veriyor bize Lance Armstrong'un bir yarış kaybetmesi. Çünkü sanırım hepimiz ruhumuzun derinliklerinde bir yerde, başarılı olanların hüsranlarını seyretmekten keyif alıyoruz. Bir ip cambazı onlarca metre yükseklikte bir ipin üzerinde akrobasi yaparken acaba içimizden bir an bile olsun "ah yere düşse kimbilir ne muazzam bir şey olur" demiyor muyuz?
Bu örnekleri çoğaltabiliriz, ama hepsinin bir ortak paydası var ki, hepsinde "çok başarılı" birilerinin başarısızlığa uğradıkları andan bahsediyoruz.
Oysa şimdi, tam bu satırları okurken kendi kendime şunu diyorum; "sarı çizmeli Mehmet Ağa, bir Babür Şaylan çıkmış şu anda bir şey yazası olmadığını söylüyor."
Eee? Ne yapalım yani? Babür Şaylan büyük bir yazar mı? Hayır. Herkesin tanıdığı bir ünlü mü? Hayır. O bir uzaylı değil yani? Değil. O bir mükemmel insan değil? Değil.
O zaman yazamıyorsa bana ne?
Sahiden, benim yazamamamdan size ne?
İşin doğrusu şu ki, ben bu satırları yatırım olarak yazıyorum, ileride bir gün belki işime yarar!
27 Kasım 2006
Hoşgeldim. İyilik yapıp denize atmak üzerine.
İyilik yap denize at demişler. Şimdi tabii ben bu satırları yazacağım ve birileri okurken belki beyni sulanacak, sıkılacak ama ne diyecek olduğumu merak ederek sonuna kadar gitmek için kendisini zorlayacak. Sonuçta eline hiçbir şey geçmeyecek ve belki tavan arasındaki cinler tepesine çıkmak için bu mükemmel fırsatı kaçırmayacaklar. Bu durumda ben iyilik mi yapmış olacağım kötülük mü, bilemiyorum. Ayrıca bu yaptığım şeyi denize atmış sayılır mıyım, onu da tam bilemiyorum. Evet, internet ortamı ve buradaki sayfalar bir sanal deniz gibi değerlendirilebilir, ama iyilik olup olmadığı bile belirsiz bir sanal iyiliği sanal denize atmak atalarımızın kemiklerini ne kadar sızlatır? Elbette onu da bilemiyorum.
Sonuç olarak iyilik mi yapıyorum kötülük mü yapıyorum bilemeden binmiş bulundum bir alamete.
İyilik yapıp denize atmak, çoğumuzun bildiği gibi, birisine iyilik yapıp herhangi bir karşılık beklemeden bu iyiliği denize atmak, yani artık onu unutmak anlamına geliyor. Hani bir su birikintisine atsa, şeytan filan dürter, insan o su birikintisinden yaptığı iyiliği geri alabilir gibi birşey düşünülmüş olsa gerek. Oysa denize attınız mı bir kez, artık onu unutursunuz.
Hele hele benim gibi birisi, kesinlikle unutur, çünkü ben içinde deniz anası olan bir denize asla giremem. Çok iğreniyorum. İstanbul'da bir iyilik yapıp da denize attım mı, artık benim için ondan bir geri dönüşüm beklemek hayal olur.
Ama benim, yapılmış olan bir iyiliği denize atıp doğaya karıştırmakla ilgili derin endişelerim var. Öncelikle bunun insan doğasına uygun olmadığına dair bir sezgim var. Denize atılmış bir iyiliğin, bu olayda "edilgen" olarak geçen kişiye, yani iyiliğin yapılmış olduğu kişiye gerçekten bir faydası var mıdır?
Ben her zaman insanoğlunun bedavaya aldığı bir malın asla değerini bilemeyeceğini düşünmüşümdür. Bu bizim yaradılışımızda vardır. Ne denli bilge bir kişi olursak olalım, biz ona doğru adım atmadan avcumuza bırakılmış hiç bir dünya nimetinin gerçek anlamda tadına varamayacağımıza inanıyorum ben.
Pişip de ağzıma düşen bir armutun karnımı gerçekten doyurup doyurmayacağını bile sorgularım. Oysa ıssız bir adaya düşmüş olsak, üstelik yanımıza alacağımız üç şey sorulmamış da olsa, bir ağaca zorlukla tırmanıp, karnımız iyice acıkmışken oradan binbir güçlükle topladığımız armutlar ile nasıl büyük bir zevk alarak doyacağımızı düşünün!
Bir de o adaya her sabah ne idüğü belirsiz bir adamın gelip elimize bir adet armut bıraktığını farzedin.
İkisi de aynı ağaçtan toplanmış armutlar olabilir! Peki hangisi daha lezzetlidir?
Bir adım daha ileri gidecek olursak, hangi armut ruhumuzu da biraz besleyebilir?
Denize attığımız iyiliklerle, o "edilgen" kişinin ruhunu doyurma şansımızı kaybettiğimizi düşünebilir miyiz? Hadi diyelim ki elalemin ruhu bizi mi gerdi. Bırakalım bizim şansımızı filan, şu zavallı edilgen kulu düşünelim. Armutu toplamak için fiziksel gücü yerindeyken onun elinden ağaca tırmanma şansını aldığımızda, ona iyilik mi etmiş oluruz kötülük mü?
Ben "kötülük" diyorum.
Bu yüzden iyilik yapıp denize atmayı ancak, belki de "aha sana iyilik, yakalamak istiyorsan peşinden denize atla güzel kardeşim" şeklinde yorumlayabiliyorum! Atalarımız eminim böyle demek istememişlerdi. Ama ben de günün birinde birilerinin atası olacağım ve işte tam olarak da böyle demek istiyorum!
Burada "iyiliğin değerini bilmek"ten kastettiğim, karşımdaki tarafından takdir edilerek egomun okşanması değil. Ben tamamen karşımdakine maksimum fayda sağlamaktan bahsediyorum. Yazık, adama armut vereceğim, asık bir suratla, bundan asla mutlu filan olmadan o armutu yiyecek ve midesi gaz yapacak üstelik. Bıraksam da en azından gelip "ya bana bir armut verir misin, çok açım da" dese.
Siz, çok çaba sarfetmese de hocasının kendisiyle ilgilendiği bir öğrenci-bilge ilişkisi işittiniz mi daha önce? Her ne hikmetse bu bilgeler, son derece sevgi dolu, muazzam insanlar olmakla beraber, özellikle en iyi öğrencilerine sıkı bir şekilde "köpek çekmekle" meşhurdurlar!
Ben açıkça diyorum ki "almak için adım atmayana verme". Bunu yaparken "bak nasıl da kudretliyim, elimde armut var ama alması için onu nasıl da süründürüyorum hihohahaha" diyorsanız, bu sizin probleminiz, benim değil!
Ya da sadece daha öncekilerde size teşekkür etmediği için gururunuz kırılmış ve ona kızdığınız için armutu vermiyorsanız, hiç kusura bakmayın, bu yine sizin probleminiz.
Ben sadece o gerçekten bununla mutlu olabilsin diye, istemeden o armutu vermeyin diyorum.
İyilik yapıp denize atmayın. İyiliğin karşılığını alın, ama bunu kendiniz için yapmayın! Sanırım "iyilik yap, karşılığını denize at" gibi bir şey benim söylediğim.
Ayrıca madalyonun bir de diğer yüzü var. Çok sevdiğim bir hikayedir, usta, öğrencisine bir duvarı gösterir ve "şu duvarı görüyor musun evlat?" der.
Hayır, o kötü espriyi yapmaz...
Usta der ki "evet, aslında orada duvar yoktur, duvar bir yanılsamadan ibarettir. Ama hızla koşup o duvara kafasını çarpan adama bunu anlatmak zordur, onun kafası ölesiye acır. Gerçek budur."
Yani kafam acıdığı sürece o duvarın yanılsama olduğu filan hikaye, basbayağı taştan yapılma bir yapı var ve ben kafamı çarptım arkadaş, sen bana ne anlatıyorsun?
Bir iyilik yaparken, bu olay sırasında ben ve karşımdaki (şu edilgen zat) ile en az iki kişilik küçük bir evrende bulunuyoruz. Bu yapılan şeyin ikimize toplam ne kattığına bakmak gerekir. Eğer ben 10 kaybediyorum, karşımdaki (edilgen bey) 3 kazanıyorsa, bizim evrenimizden 7 eksilmiştir.
Ticaretten az çok anlayan herkes bunu "zarar" olarak nitelendirir. Halbuki ben 1 kaybetsem, karşımdaki 2 kazansa, işte bu gerçek kazançtır.
Dolayısıyla, kafasını duvara çarparken canı acıyan hayli sıradan bir kişi olarak, yaptığım iyiliğin karşılığında biraz olsun takdir edilme isteğimin de mazur görülebileceğine inanıyorum. Belki bir gün duvarın %99'unun boşluk olduğunu gerçekten idrak ederim, o zaman teşekkür beklemem. O güne kadar, teşekkür almadığımda, takdir edilmediğimde benim canım acır. Sizin acımıyorsa beklemeyin. Benimki acıyor. Dolayısıyla bekliyorum. Canımın acımasını istemiyorum çünkü.
"Kafanı duvara çarpa çarpa onun yanılsama olduğunu öğrenirsin" diyorsanız, bu ayrı bir tartışma konusu. Belki haklısınızdır, o kadar deneme yapacak sabrım olmadı.
Benim canımın biraz az acıması, karşımdakinin de biraz çok doyması. Küçük evrenimize en yapabileceğim en büyük katkı böyle bir hikayede olur sanırım.
Yapıp da denize attığım iyiliklerin peşinden hüzünle baktığım bir akşam üstü. Bugün böyle düşünüyorum.
Yarın ne düşüneceğimi ancak yarın bilebiliriz.
Sonuç olarak iyilik mi yapıyorum kötülük mü yapıyorum bilemeden binmiş bulundum bir alamete.
İyilik yapıp denize atmak, çoğumuzun bildiği gibi, birisine iyilik yapıp herhangi bir karşılık beklemeden bu iyiliği denize atmak, yani artık onu unutmak anlamına geliyor. Hani bir su birikintisine atsa, şeytan filan dürter, insan o su birikintisinden yaptığı iyiliği geri alabilir gibi birşey düşünülmüş olsa gerek. Oysa denize attınız mı bir kez, artık onu unutursunuz.
Hele hele benim gibi birisi, kesinlikle unutur, çünkü ben içinde deniz anası olan bir denize asla giremem. Çok iğreniyorum. İstanbul'da bir iyilik yapıp da denize attım mı, artık benim için ondan bir geri dönüşüm beklemek hayal olur.
Ama benim, yapılmış olan bir iyiliği denize atıp doğaya karıştırmakla ilgili derin endişelerim var. Öncelikle bunun insan doğasına uygun olmadığına dair bir sezgim var. Denize atılmış bir iyiliğin, bu olayda "edilgen" olarak geçen kişiye, yani iyiliğin yapılmış olduğu kişiye gerçekten bir faydası var mıdır?
Ben her zaman insanoğlunun bedavaya aldığı bir malın asla değerini bilemeyeceğini düşünmüşümdür. Bu bizim yaradılışımızda vardır. Ne denli bilge bir kişi olursak olalım, biz ona doğru adım atmadan avcumuza bırakılmış hiç bir dünya nimetinin gerçek anlamda tadına varamayacağımıza inanıyorum ben.
Pişip de ağzıma düşen bir armutun karnımı gerçekten doyurup doyurmayacağını bile sorgularım. Oysa ıssız bir adaya düşmüş olsak, üstelik yanımıza alacağımız üç şey sorulmamış da olsa, bir ağaca zorlukla tırmanıp, karnımız iyice acıkmışken oradan binbir güçlükle topladığımız armutlar ile nasıl büyük bir zevk alarak doyacağımızı düşünün!
Bir de o adaya her sabah ne idüğü belirsiz bir adamın gelip elimize bir adet armut bıraktığını farzedin.
İkisi de aynı ağaçtan toplanmış armutlar olabilir! Peki hangisi daha lezzetlidir?
Bir adım daha ileri gidecek olursak, hangi armut ruhumuzu da biraz besleyebilir?
Denize attığımız iyiliklerle, o "edilgen" kişinin ruhunu doyurma şansımızı kaybettiğimizi düşünebilir miyiz? Hadi diyelim ki elalemin ruhu bizi mi gerdi. Bırakalım bizim şansımızı filan, şu zavallı edilgen kulu düşünelim. Armutu toplamak için fiziksel gücü yerindeyken onun elinden ağaca tırmanma şansını aldığımızda, ona iyilik mi etmiş oluruz kötülük mü?
Ben "kötülük" diyorum.
Bu yüzden iyilik yapıp denize atmayı ancak, belki de "aha sana iyilik, yakalamak istiyorsan peşinden denize atla güzel kardeşim" şeklinde yorumlayabiliyorum! Atalarımız eminim böyle demek istememişlerdi. Ama ben de günün birinde birilerinin atası olacağım ve işte tam olarak da böyle demek istiyorum!
Burada "iyiliğin değerini bilmek"ten kastettiğim, karşımdaki tarafından takdir edilerek egomun okşanması değil. Ben tamamen karşımdakine maksimum fayda sağlamaktan bahsediyorum. Yazık, adama armut vereceğim, asık bir suratla, bundan asla mutlu filan olmadan o armutu yiyecek ve midesi gaz yapacak üstelik. Bıraksam da en azından gelip "ya bana bir armut verir misin, çok açım da" dese.
Siz, çok çaba sarfetmese de hocasının kendisiyle ilgilendiği bir öğrenci-bilge ilişkisi işittiniz mi daha önce? Her ne hikmetse bu bilgeler, son derece sevgi dolu, muazzam insanlar olmakla beraber, özellikle en iyi öğrencilerine sıkı bir şekilde "köpek çekmekle" meşhurdurlar!
Ben açıkça diyorum ki "almak için adım atmayana verme". Bunu yaparken "bak nasıl da kudretliyim, elimde armut var ama alması için onu nasıl da süründürüyorum hihohahaha" diyorsanız, bu sizin probleminiz, benim değil!
Ya da sadece daha öncekilerde size teşekkür etmediği için gururunuz kırılmış ve ona kızdığınız için armutu vermiyorsanız, hiç kusura bakmayın, bu yine sizin probleminiz.
Ben sadece o gerçekten bununla mutlu olabilsin diye, istemeden o armutu vermeyin diyorum.
İyilik yapıp denize atmayın. İyiliğin karşılığını alın, ama bunu kendiniz için yapmayın! Sanırım "iyilik yap, karşılığını denize at" gibi bir şey benim söylediğim.
Ayrıca madalyonun bir de diğer yüzü var. Çok sevdiğim bir hikayedir, usta, öğrencisine bir duvarı gösterir ve "şu duvarı görüyor musun evlat?" der.
Hayır, o kötü espriyi yapmaz...
Usta der ki "evet, aslında orada duvar yoktur, duvar bir yanılsamadan ibarettir. Ama hızla koşup o duvara kafasını çarpan adama bunu anlatmak zordur, onun kafası ölesiye acır. Gerçek budur."
Yani kafam acıdığı sürece o duvarın yanılsama olduğu filan hikaye, basbayağı taştan yapılma bir yapı var ve ben kafamı çarptım arkadaş, sen bana ne anlatıyorsun?
Bir iyilik yaparken, bu olay sırasında ben ve karşımdaki (şu edilgen zat) ile en az iki kişilik küçük bir evrende bulunuyoruz. Bu yapılan şeyin ikimize toplam ne kattığına bakmak gerekir. Eğer ben 10 kaybediyorum, karşımdaki (edilgen bey) 3 kazanıyorsa, bizim evrenimizden 7 eksilmiştir.
Ticaretten az çok anlayan herkes bunu "zarar" olarak nitelendirir. Halbuki ben 1 kaybetsem, karşımdaki 2 kazansa, işte bu gerçek kazançtır.
Dolayısıyla, kafasını duvara çarparken canı acıyan hayli sıradan bir kişi olarak, yaptığım iyiliğin karşılığında biraz olsun takdir edilme isteğimin de mazur görülebileceğine inanıyorum. Belki bir gün duvarın %99'unun boşluk olduğunu gerçekten idrak ederim, o zaman teşekkür beklemem. O güne kadar, teşekkür almadığımda, takdir edilmediğimde benim canım acır. Sizin acımıyorsa beklemeyin. Benimki acıyor. Dolayısıyla bekliyorum. Canımın acımasını istemiyorum çünkü.
"Kafanı duvara çarpa çarpa onun yanılsama olduğunu öğrenirsin" diyorsanız, bu ayrı bir tartışma konusu. Belki haklısınızdır, o kadar deneme yapacak sabrım olmadı.
Benim canımın biraz az acıması, karşımdakinin de biraz çok doyması. Küçük evrenimize en yapabileceğim en büyük katkı böyle bir hikayede olur sanırım.
Yapıp da denize attığım iyiliklerin peşinden hüzünle baktığım bir akşam üstü. Bugün böyle düşünüyorum.
Yarın ne düşüneceğimi ancak yarın bilebiliriz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)