Ne kadar çok şeyi yapmaya hiç vaktimiz yok! Bizler nasıl da bu kadar meşgul insanlarız?
Mesela gün içinde on dakikayı kendimize ayırmaya, günün stresinden, iş koşturmacasından uzaklaşıp kendimizle baş başa kalmaya, bütün düşünceleri kafamızdan atmaya vaktimiz yok bizim. Çünkü yetiştirilmesi gereken çok önemli işlerimiz var.
Benim mesela geceleyin çıkıp sahilde yarım saat koşmaya vaktim yok. Bir yığın işim gücüm var benim.
Sabahleyin uyandıktan sonra yirmi dakika jimnastik yapmaya da vaktim yok. Malum, sabah telaşesi, ofise gidip peşinden koşturacak işlerim var.
Gün içinde sevdiğimiz bir kişiyi telefonla arayıp halini hatrını sormayı hiç dile bile getirmiyorum! Ne münasebet! Her saniyemizin hesabı sorulurken böyle anlamsız düşünceler aklıma nereden geliyor kimbilir...
Oysa akşamleyin TV karşısına geçip "ne boş programlar yapıyorlar" diyerek elimizde uzaktan kumanda daldan dala zaplarken "vaktim yok" demiyoruz nedense. Zaplamaya vaktimiz var bizim.
Geceleyin altı saat vücudumuza yetecekken sekiz saat uyuduğumuzda, o harcadığımız iki saatin hesabını yapmıyoruz elbette.
Neden? Çünkü bizim tembellik yapmaya da hakkımız var!
Sağda solda, yaşadığımız her saniyenin değerli olduğuna dair "beylik" sözler okuyoruz. Bu anlar bir daha geri gelmiyormuş. Ee? Ne yapabilirim yani arkadaşım, deliler gibi çalışıyorum, bir dakika bile boş vaktim yok, görmüyor musun?
Ancak bir doktor karşımıza dikilip "kardeşim senin üç aylık ömrün kaldı, tepe tepe yaşa" deyince anlayabiliriz bunu.
Acaba üç aylık ömrü kalan adamın son üç ayında yaşadığı kadar mutluluğu tüm bir hayatımız boyunca yaşayabiliyor muyuz? Yoksa hep "ileride nasıl olsa yaparım hele bu günleri iyice para kazanarak değerlendireyim" mantığıyla belirsiz bir geleceğe ötelediğimiz mutluluk ümidi mi bu sadece?
Belki hayatımız boyunca öteleyeceğimiz bir mutluluk. Ölüm anında hayatımız bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçerken sıkıntıyla el sallayacağımız boş anlar silsilesi.
Film şeritlerimiz boş kareler ile dolu. Aksi gibi ölüm de hep beklenmedik anda gelir.
Şimdi kalkıp da "keşke benim de üç aylık ömrüm kalmış olsa" desem haksız olur muyum?
Ne kadar acıklı bir soru değil mi! İnsan bir anda pişman oluyor. "Hayır, üç ay sonra ölecek olmayayım! Söz vaktimi boşa harcamayacağım" diye bağırdığımı duyar gibi oluyorum.
Ve bir ay sonra yine zamanımı boşa harcamaya başladığımı da görür gibiyim!
Neredeyse altı aydır sabahları erken saatte kalkıp bir arkadaşımla birlikte 45 dakikalık sabah yürüyüşü yapıyoruz. Bu yürüyüşü yapmak beni mutlu ediyor. Üstelik sağlığıma da iyi geliyor. Bunu çok iyi biliyorum.
Ama altı aydır sabah yataktan çıkarken kendimle boğuşuyorum biliyor musunuz? Hep güzel bir bahane bulsam da kalkmasam diye kendimi kandırıyorum. Bazen çok güzel bahaneler de buluyorum! Yaşasın uyku!
Oysa vücudum açıkça o fazladan uykuya ihtiyaç duymuyor. Ama ben uyuyorum.
Çünkü ben tembelim.
Mutlu olamamak için neden bu kadar yaratıcıyım?
Tahmin edersiniz ki gece koşmak için de "vaktim olmuyor" bir türlü. Oysa internet sayfalarında boş boş gezinip "beynimi boşaltmak" için bundan çok daha fazlasına vaktim oluyor. Üstelik bu işleri yaptıktan sonra kendimi daha bir pelte gibi hissedeceğimi de biliyorum. Bir güç beni yerime mıhlıyor adeta.
İki adım atıp mutlu olmaktansa hiç adım atmayıp mutsuz kalmayı tercih ediyorum.
Yaşamın her anı, tamamen bizim tercihimizden ibaret. Zamanımızın olmamasını, yorgun olmayı, tembel olmayı tercih ediyoruz.
Mutsuz olmayı tercih ediyoruz.
Lance Armstrong'un bir kitabını okudum. Kanseri yenip Fransa Bisiklet Turu'nu kazanmak için ne kadar çok çalıştığını anlatıyordu. Herkesin evinde dinlendiği karlı, yağmurlu günlerde o çıkar bisikletiyle dağlara tırmanırmış.
Böyle dışarıdan okurken ne kadar kolaymış gibi geliyor değil mi kulağa?
Üniversite sınavına hazırlanırken her gün, ama her gün sadece bir saat çalışabilmiş olan kaç öğrenci vardır sizce?
Sizce insan iki eli kanda da olsa kendisine ayıracak bir saat bulamaz mı her gün?
Yoksa bulamamayı mı tercih eder?
Lance Armstrong çıkıp her gün dört, beş saat antrenman yapıyormuş. Bisikletle çalışmak ne kadar zevklidir kim bilir, ben de sporcu olsam ben de çalışırdım diye düşündüm doğrusu.
Sonra sevdiğim bir genç dansçı arkadaşıma şu ukalalığı yaparken yakaladım kendimi. Ona diyordum ki çok büyük bir yeteneğin var, ancak bu yeteneğini çok çalışma ile beslemediğin sürece asla hak ettiğin kadar yüksek yerlere ulaşamayacaksın.
Ve sonra ne kadar doğru birşey söyledim diyerek böbürlendim kendi kendime!
Birkaç saat sonra içimden bir ses "peki sen ne yaptın?" diye sordu.
Ben mi? Ne alaka şimdi?
"Yok yok, sen kendi yeteneklerin için ne yapıyorsun?"
Ses beni gafil avlamıştı. Ben Lance Armstrong gibi bir bisiklet yarışçısı, ya da genç arkadaşım gibi büyük bir dansçı olamazdım, zaten o yönde bir becerim de yoktu.
Ama benim de kendi çapımda, yetenekli olduğum konular vardı yahu! O kadar da kazma değildim!
İyi bir yazar olduğumu varsayalım. Bu yazarlık yeteneğimi değerlendirmek için ne yapıyordum ben? Bırakın bundan para kazanmayı filan, esas hedefimiz o değil. Yazarak mutlu olmaktan bahsediyorum.
Arkadaşıma çok çalışmasını salık veren ukala ben, kendi yazarlık yeteneğimi kullanmak için çok çalışıyor muydum?
Ne çoku? Hiç. Kocaman bir hiç.
Ben sadece atalet içinde durup "fırsatım olsa ne büyük adam olurdum" diyen çoğunluğun içindeyim. Kahve köşelerinde memleketi kurtaran tiplerden bir farkım yok. Bizim gibiler için tek söylenebilecek şey "sırf laf"tır. Biz konuşuruz. Etrafımıza yap deriz, kendimiz yapmayız.
İşte o gün her gün bir yazı yazmaya karar verdim. Elbette bazı günler vakit bulamamayı hala tercih ediyorum, ama başlangıç için hiç de fena gitmiyorum.
O günden beri, aylardır elimi sürmediğim gitarımı da tıngırdatıyorum bazı akşamlar.
Bunun dışında şu sabah ya da gece, yirmi dakikalık vakit bulamadığım şeyleri de az çok yapabilir oldum...
Fakat çok garip bir durum var, ben bunları yapabilmeye başladıktan sonra hala yapamadığım bir sürü şey var hayatımda ve hala onlara ayıracak vakit bulamamayı tercih ediyorum.
Daha dolambaçsız dile getirecek olursak, hala benim bir yığın şeyi yapmak için boş vaktim var ve ben bu boş vakitleri "ne kadar yoğunum" yalancılığıyla dolduruyorum!
Filmimin o kadar çok boş karesi var ki mübarek, bir sürüsünü doldurduğumda hala bir başka yaşam hikayesini içine alacak kadar çok boş yer kalıyor.
O yüzden hiç bana "vaktim yok" demeyin. İnanmıyorum. Bu sözle kendimi bile kandırmayı beceremedim, başkasının kandırabileceğini hiç sanmıyorum!
Vaktimiz var güzel kardeşim. Hiç kusura bakma.
6 Aralık 2006
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder