30 Kasım 2009

Kendini Affedebilmek

“İnsan alırken de, verirken olduğu kadar samimi olabilmeli.”

Bilgece laflar yumurtlamaya meraklı olduğum yıllarda dilimden düşürmediğim beylik bir cümleydi bu. Karşınızdakine iyilik etmek kolaydır. Çıkarır cebinizden para verebilirsiniz, onun bir işini halledebilmek için saatlerce soğukta sıra bekleyebilirsiniz. Bütün bunları yapmak insana iyi hissettirir Kişi belki de gizliden gizliye bir “yüce gönüllülük” sıfatı yakıştırır kendisine.

Çoğunlukla bu iyilikleri yaparken gerçekten de samimidir.

Buraya kadar güzel.

Peki kaçımız, bize benzer bir iyilik yapıldığında kendimizi borçlu, belki biraz ezilmiş hissetmeyiz?

O kadar çok insan tanırım ki, kendilerini eş, dost, akrabaları için perişan ederler, ama hiç bir zaman onlardan bir karşılık almazlar. Kazara böyle bir iyiliğe “kurban gittiklerinde” ise ezilip büzülürler ve bu borcun altından nasıl kalkacaklarını düşünürler kara kara.

İyilik eylemini vermek ve almak olarak düşünürsek, verirken bu kadar mutlu olan insanların alırken mutsuz olmaları aslında biraz garip değil midir? Eğer onlara bir iyiliğim dokunduğunda kendilerini bu kadar borçlu hissediyorlarsa, basit bir mantıkla, bana iyilik yaptıklarında da benim onlara borçlu olduğumu düşünüyor olmaları gerekmez mi?

Vermek insanı bu kadar mutlu hissettiriyorsa, neden karşımızdakinin aynı şekilde mutlu olmasını istemeyiz?

İnsan kendi yaşamını başkalarına adayabilir, felsefi açıdan tartışmalı olsa da, benim şahsi görüşüm bunun bilgece bir davranış şekli olduğudur.

Ama eksik bir bilgeliktir bu. Hayatta karşımıza çıkan her sınav gibi, her başarılı testin ardından yeni bir soruyla karşılaşırız. Egomuzu yenerek kendi çıkarlarımızı ikinci plana atıp başkalarının iyiliği için çırpınıyor olabiliriz, fakat işte bu sınavı geçtikten hemen sonra ikinci bir soru çıkar karşımıza ve ne yazık ki hemen hemen hiç bir zaman bu soruyu göremez, “tamam ben bu sınıfı geçtim, işimi bitirdim” diyor oluruz.

Halbuki sıradaki yeni soru, aynı iyiliklerin bize yapılması durumunda da egomuzu yenip yenemeyeceğimizdir!

Öyle ya, toplumun her kesimi tarafından iyilik yapmak “güzel” bir davranış şekli olarak adlandırılmıştır. İnsan bunu düşündüğü sürece “ben ne kadar iyi bir insanım” diyecektir ister istemez. Aslında tüm yaşamı iki kutba ayırmış olduğunu farkedemeyecektir: iyilik yapan ve iyilik yapılan. Bir pozitif, bir negatif kutup gibi adeta.

Böyle düşünen birisinin her zaman pozitif kutupta yer almayı tercih etmesi de çok doğaldır elbette.

Oysa bunu da aşıp, aslında iyiliğin çok doğal, hatta sıradan bir insan davranışı olduğunu gerçekten kabul edebilsek, işte o zaman “alırken de samimi olabilme” mertebesine erişmiş olacağız.

Bir sofrada sürahi kimin yakınındaysa bardaklara suyu o doldurur. Kimse “ah bardakları ben doldurmalıydım, sana ne kadar büyük iş çıkardım” diye düşünmez. Hiç kimse de “bak ne güzel, sofradaki herkesin suyunu ben doldurdum, ne güzel bir insanım ben” diye böbürlenmez.

Su doldurma eylemi o kadar doğaldır ki, ardından hiç hesap yapmayız.

Yaşamdaki iyilikler de aslında sadece sürahinin o an için bizim yakınımızda olmasından ibarettir, o kadar. Bugün benim yanımda olan sürahi yarın bir başkasının yanında olabilir, hiç gocunmadan bardağımızı uzatır, doldurturuz.

Buna çok benzer bir sınavın “affetmek” üzerine olduğunu düşünüyorum.

Sınavın birinci aşamasında çözmemizin beklendiği problem, başkalarını affetmektir. Başlarda kalbimiz serttir, kolay kolay beceremeyiz bunu. Belki zamanla içimizdeki varlık sevgisi biraz büyür de kendimize yapılan yanlışları affetmeye başlarız.

Fakat affettikçe, yine hiç farkında olmadan, bir sonraki sınavın soruları da oluşmaya başlar. Bunu “affeden” ile “hata yapan, affedilen” olarak kutuplaştırdığımız sürece elbette ki asla affedilen rolünde olmayı istemeyiz.

Oysa, iyilik örneğinde olduğu gibi, olay sadece sürahinin bize biraz daha yakın olmasından ibarettir. Hatasız kul olmaz ki, elbet bir gün biz de hata yaparız, biz de bir kalp kırarız. O gün, sürahinin bizden uzak olduğu gündür.

Böyle göremediğimiz için ne yaparız biliyor musunuz? Hemen hemen her şeyi affedebiliriz, İsa kendini çarmıha gerenleri bile affetmişti, belki bizim de bu denli sonsuz bir bağışlayıcılığımız olabilir.

Ama bu, sınıfı geçtiğimizi göstermez.

Her şeyi, ama her şeyi affedebilen insanoğlu nedense kendisini bir türlü affedemez. Yaptığı hatayı ömür boyu beraberinde taşır, kendisini cezalandırır, acı çektirir, süründürür. Çünkü kendisini affedebileceğini insanlara söyleyemiyordur. Başkalarını affetmek herkesin gözünde ulu bir mevkidir, ama “evet, yaptığım hatayı biliyorum, bunu yinelememek için elimden geleni yapacağım ve kendimi affediyorum” diyemezsiniz!

Başkasını affedebilirsiniz, insanlar bunu hoş görürler, ama kendinizi affedemezsiniz. Bu, güzel değildir.

Bu işte bir saçmalık yok mu sizce de?

İyilik yapmayı ve affetmeyi yüce bir davranış şekli olarak gördüğümüz sürece bunların kendimize yapılmasını istemeyeğiz.

İnsan egosunu biraz yenip başkalarını affedebilir, ama tamamen yenmeden kendisini affedemeyecektir.

Kendisini affetmeyi başardığı gün ise...

Kimbilir hangi yeni sınav çıkacaktır karşısına...

15 Kasım 2009

Yaşamın İnce Çizgileri

Senaryo kursundaki hocalarımdan biri, iki erkeğin yakın arkadaşlığı için “kankalıkla eşcinsellik arasında çok ince bir çizgi vardır” demişti. Gündelik yaşama dair gözlemlerine saygı duyduğum bu kişinin sözlerini o zaman için yeterince anlamlı bulamamıştım.

Oysa tüm yaşantımız benzer “ince çizgiler”le örülü aslında. Bir tarafı simsiyah, diğer tarafı bembeyaz, birbirine son derece zıt iki yaşam bölgesinin sınırlarının böylesine pamuk ipliğiyle çizilmiş olması ne kadar da ilginç, ne kadar da anlamlı aslında.

Kırk, elli yaş civarı, belli bir mevkiye gelmiş erkeklerin genç kızlara ilgisi hepimizce malum. Çoğu zaman bu ilgi hiç de kötü niyetli değildir üstelik. Gayet masumane bir yakınlıktır bu. Erkek, yaşının, deneyimlerinin ve becerilerinin kattığı gücün farkında, kendisine büyük ihtimalle hayranlıkla bakan genç kızları yaşam tecrübesiyle etkilemekten çok hoşlanır. Ayrıca gençliğinde büyük ihtimalle kolayca dile getiremediği şeyleri hiç bir sıkıntı duymadan söyleyebilmenin rahatlığı içindedir artık. Genç kızın ne kadar güzel, ne kadar çekici olduğunu söylerken hiç bir endişe taşımaz. Oysa yirmili yaşlarında öyle midir? Her şey bir yana, o yaşta sahiden de kızı tavlama derdi içinde olduğu için bu tip şeyleri söylemekte çok zorlanır. Şimdi ise artık “evli barklı”, “zararsız bir yaşlı adam” pozisyonundadır ve bu pozisyonun avantajlarından sonuna kadar faydalanacaktır. Sohbet biraz samimileşirse göğüs dekoltesinin çok hoş durduğundan, ya da mini eteğin kendisine çok yakıştığından bile bahsedebilir. Dediğim gibi, yirmili yaşlarda değildir artık, kızın tepkisinden korkması gerekmiyordur, ki zaten kızcağız kendisinden yirmi, otuz yaş büyük, babası yaşındaki adama ne tepki verebilir ki?

Ayrıca şu da bir gerçek ki, her kadın beğenilmekten hoşlanır. Her erkek de bir kadına kur yapmaktan. Her kadın dünyanın en güzel kadını olduğunu duymayı, her erkek de dünyanın en zeki ve en güçlü erkeği olduğunu duymayı sever. Yaşlı adam – genç kız sohbeti, karşılıklı olarak bu ihtiyaçların çok güzel biçimde karşılandığı bir durumdan ibarettir. Zararsızdır.

Ama zararsız bölgeden zararlıya geçmek için arada çok çok ince bir çizgi vardır sadece. Bir adım sonrasında genç kızın yaşlı adama hayranlıkla birlikte aşık olması, yaşlı adamın kendisini sunmaya hazır bu genç vücudu arzulaması ve herkesin başına dert olacak bir ilişkinin başlaması vardır.

İşler asla bu amaçla, bu düşünceyle başlamamıştır. Başlangıçta bu sadece masumane bir flört oyunu gibidir. Bir çok erkek gerçekten de hiç bir beklenti taşımadan bir kadının güzelliğini vurgulamayı sever. Kadınların ruhlarını okşamak güzeldir sonuçta. Hatta çok rahatlıkla diyebiliriz ki, yaşlı adam genç hanımı neredeyse kendi kızı gibi, ya da yaş farkına göre kız kardeşi gibi sevmektedir. Onun başarılı olmasını, mutlu olmasını çok ister.

Ama dedik ya, yaşamın siyah ve beyaz bölgeleri çok ince çizgilerle birbirinden ayrılmıştır.

Bu durumu, iki kişinin arasına Pandora’nın Kutusu’nu koymaya benzetiyorum. Oturup o kutuyu parmaklarınızla okşayabilirsiniz, hiç açılmayacağını bildiğiniz o kutunun içinden çıkabilecekleri hayal etmek güzeldir. Ama o parmaklar ufacık bir dikkatsizlikle o kutuyu açıverir birden!

Sevgilisiyle kavga ettiği günün ardından geceyi bir barda geçiren kadın için de benzer bir “ince çizgi” yok mudur? Morali bozuktur, kendisini değersiz hissetmektedir ve kadın o an için ruhunu okşayacak, güzel olduğunu söyleyecek bir sese ihtiyaç duyar.

Bir erkeğe değil, bir sese.

O ses yanına geldiğinde bu oyunu azıcık sürdürmekle Pandora’nın Kutusu’nun gizli düğmesine yanlışlıkla(!) basıverip o gizemli sesin yatağında uyanılacak bir sabah arasındaki çizginin kalınlığı nedir ki?

Ne yöne baksam bu tip örnekler görüyorum. Düşünüyorum, mesela nereden çıkmıştır “baldız baldan tatlıdır” sözü? Bir erkeğin, sevip aşık olarak evlendiği kadının kız kardeşini kendi kardeşi gibi sevmesi son derece doğal değil midir? Büyük ihtimalle benzer kişilik özelliklerine, benzer fiziksel güzelliklere sahip iki kadından bahsediyoruz.

Yaşlı adamın genç kızı, kendi kardeşi gibi sevmesi, Pandora’nın Kutusu’nu okşamaktır. Kutuyu okşamayı bırakıp yumruğunu indirerek onu kırana ise kısaca “ayı” demeli herhalde.

Çok yakın bir arkadaşımla, “kankam”la sohbet ediyorduk. “O kız, çok gençti değil mi? Aranızda bir şey olmadı mı?” dedi. “Yok canım” diye cevap verdim, “kardeşim gibi severim ben onu, çok tatlı, güzel bir kız ama çok küçük benden...”

Bunu der demez de hafifçe gülümsedim. Neyse ki yaşam bana o ince çizgilerin öte tarafına geçmenin ne denli kötü sonuçlar doğurabileceğini göstermişti daha önce. O rengarenk dünyaya küçücük bir adım atarsınız, mutlaka “hemen geri döneceğim canım, büyütmeyelim” de dersiniz... Sonrası malum, dipsiz bir karanlığa doğru düşüş. Şanslı olan birkaç kırıkla o kuyudan çıkabilir yıllar sonra...

Belki de yaşamı çok basit kurallara uyarak yaşamak ve bu ince çizgileri uzaktan bile olsa görünce hemen yolunu değiştirmek, hatta oradan koşa koşa kaçmak en doğrusudur, kim bilir?

9 Ağustos 2009

Ne kadar haklıyım!

TEM'den Olimpiyat ilk sapağına çıkış her zaman stresli gelir bana. Soldan giderken bir anda sağa geçmeniz gerekir, o sırada sağ taraftaki bağlantı yolundan çıkan araçlar da yolun soluna geçmeye çalışırlar.

Yavaş yavaş sağa doğru yöneldim. Önümdeki kamyonet çok ağır ilerliyordu. Sağ taraftan da araçlar geldiği için kamyoneti sollamaya karar verdim. Ben onu geçmeye çalışırken yan bağlantı yolundan çıkan arabalardan biri de sağdan sola kaçmaya çalışıyordu. Yanımda ilerlemeye başladı. Ben gaza bastıkça o da basıyordu.

Adama öyle sinirlendim ki, onun yüzünden sapağı kaçıracağım! Hayvan herif!

Bana yol vermesi gerekirken hala geçmeye çalışıyordu. Bu İstanbul trafiğinde şöförler neden böyle saygısız hale geliyorlardı?

Kazasız belasız sapağa girdikten sonra bir an aynada kendime baktım.

Yol vermeyen kimdi? O mu, yoksa ben miydim?

Zaten sağa girecekken bir araba sollamış ve sonra kendi yoluna geçmeye çalışan bir araca, bana yol vermiyor diye sinirlenmiştim!

Ama daha kötüsü, ben sağa geçerken benim de solumdan aynı yola girmeye çalışan başka birisi var mı diye hiç düşünmemiştim! Belki benim solumdan gelen bir başka araba da aynı şekilde bana küfrediyordu o sırada?

Adama kızarken kendimi öylesine haklı görmüştüm ki...

Acaba yaşamımız boyunca kendimizi "yerden göğe kadar haklı" gördüğümüz kaç olayda aslında haksızız?

Kaç tanesini, sonradan da olsa, farkedebiliyoruz?

Hayatımız boyunca kaç kez siyahı beyaz gördük ve bunun bedelini kimler ödedi?

Kimbilir...

31 Temmuz 2009

Uyanmak

Sonunda bitirebildim! Bu uzunlukta bir metin "uzun hikaye" olarak mı adlandırılır yoksa "kısa roman" mı, bilemiyorum. Ama sonuçta bitti, buraya bölüm bölüm koymak yerine hepsini indirilebilecek formatta, tek bir dosya olarak koyuyorum.

http://www.yazitahtasi.tk/uyanmak.zip

http://www.yazitahtasi.tk/uyanmak.pdf

7 Ocak 2009

Değişim Bağımlılığı

Bu sefer söze nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Sanırım çok basit ve çok kişi tarafından zaten gayet net bir şekilde bilinmekte olan bir gerçeği tekrarlayacağımın bilincindeyim ve elimdeki bu sıradan ötesi malzemeyi nasıl allayıp pullayıp satacağımı düşünmekteyim kara kara.

Yaşamlarımız boyunca pek çok bağımlılık ediniyoruz. En tanınmış bağımlılıklarımız içki, sigara, biraz daha hafifleyince çay, kahve vs. Bir şekilde bu alışkanlıkları ediniyoruz ve yaşamımız boyunca da kurtulamıyoruz. İşin komik tarafı şu ki ne kadar çok kişi bu bağımlılıkların zararlı olduğunu söylerse söylesin, dinlemiyoruz.

Bağımlılık, kendi içinde bir şeyi aynı zaman diliminde, aynı şekilde yapmayı içeriyor aslında. Sabah kalkınca bir bardak çay içiyor olalım. Ne kadar masum bir “alışkanlık” değil mi?

“Alışkanlık” mı? Yoksa “bağımlılık” mı?

Bir sabah çayını içemediği için henüz ayılamadığını, kendine gelemediğini, verimli çalışamayacağını söyleyen çok kişiye rastlamışsınızdır eminim.

Ya da öğle yemeğinden sonra sigarasını içmediği için sinirli olduğunu söyleyen birisine mutlaka hak vermişsinizdir.

Bir ara her akşam iş çıkışında bir arkadaşımla tavla oynardık. Tavla oynamadığım akşamlar kendimi garip, eksik hissederdim, rahatsız olurdum Resmen bir “akşamları tavla oynama bağımlısı” olmuştum ben!

Yaşantılarımızda daha birçok bağımlılık örneği sıralayabiliriz. Ancak içlerinde öyle bir bağımlılık türü var ki, bence hemen hemen tüm insanlığın hastalığı haline gelmiş: Değişim bağımlılığı!

Benden çok daha önceleri büyük fizik adamları, insanın sadece değişimi algılayabildiğini söylemişlerdi. Örneğin bir asansöre bindiğinizde ancak asansörün kalkış anında hareket ettiğinizi anlarsınız. Ya da ineceğiniz kata geldiğinizde, duruş anında.

Peki ya arada geçen saniyeler? Hiç hareket etmiyormuşsunuz gibi gelir, değil mi?

Hızdan korkan birini arabanıza alın ve süratle 100km/h hıza çıkın. Eminim korkudan kaskatı kesilecektir.

Oysa aynı kişiyi yavaş yavaş hızlanarak bir otobanda 150km/h hızla taşıyabilirsiniz. İçinde bulunduğu ortam değişmediği için ne hızla gittiğini anlamaz.

Kısaca biz, doğamız gereği, bir şeyler olduğunu anlayabilmek için değişime ihtiyaç duyuyoruz. Düşünsenize, yorucu bir haftanın ardından, çok güzel bir yere tatile gidiyorsunuz. Manzara harika! Çok mutlusunuz! Burası cennet gibi.

O gece dudaklarınızda kocaman bir gülümseme ile uyuyor ve sabah aynı cennette uyanıyorsunuz.

Ama sanki burası dün gördüğünüz cennet değil artık! Neden? Çünkü dün sıkıcı ofisinizden çıkmış ve değişik bir güzel ortama gelmiştiniz. Oysa bu sabah, artık değişen bir şey yok. Aynı cennet!

Bir gün daha kalsanız? Bir hafta daha? Bir ay daha? Bir yıl daha?

Orası hala cennet midir?

Doğrusu mükemmel beynimizin yüzde kaçını kullandığımızı bilemiyorum, ancak sanırım şu anda kullandığımız kadarı bizi aptallık sınırının ancak bir arpa boyu ötesine taşıyabilmiş!

Düşünsenize, bu gerçek cennete gelip güzelliğini anlayabiliyoruz, ama ertesi gün artık anlamaz oluyoruz! Hele hele aradan bir yıl geçmişse, artık ofisimizde bilgisayar başındaki o harika günler gözümüzde tütmeye başlıyor.

“İnsan hep daha fazlasını ister” derler ya, bence o laf doğru değil. Doğrusu “insan hep daha farklısını ister” olmalı.

Bir arkadaşım, yaşantısına ancak farklı şeyler yaptığı günlerin anlam kattığını söylemişti.

İlk başta çok saf ve temiz görünen bu sözün aslında “ben değişim bağımlısıyım” diye bağırdığını farketmemiştim o zaman.

Bir küçük çocuk için bugün mutluluk lunaparka gitmektir.

Lunaparka gider ve sahiden de mutlu olur.

Ama bitmiştir işte o mutluluk, tüketilmiştir. Artık mutlu olmak için başka bir şey yapması gerekir. Elimizde sadece lunapark mı kaldı? O zaman daha farklı bir oyuncağa binsin. Daha değişik bir şey yapsın.

Yapsın ki, bir şey yaşadığını anlasın.

Ama daha dün bu lunapark senin için mutluluktu küçük arkadaşım. Ne değişti? Bak diğer çocuk için hala mutluluk, çünkü daha gitmedi o lunaparka.

Hepimiz, iş hayatımızda olsun, günlük hayatımızda olsun bu değişim bağımlılığına nasıl kapılıp gittiğimizi anlayabiliriz.

Ne ironik canlılarsak, bağımlılık, bir eylemi sürekli olarak ve tercihen aynı zamanlarda yapmaya verilen adken, biz farklı farklı eylemleri farklı zamanlarda yaşama bağımlılığına sahip olmuşuz.

Eh, ne var yani böyle bir bağımlılığımız varsa? Kime zararı dokunmuş? Eminim herkes bunun “ilerleme” adını verdiğimiz muhteşem(!) işe yarayacağını söyleyecektir.

Hah. Şıracının şahidi bozacı!

Bana insanlık tarihinden tek bir bilge kişi ismi söyleyebilir misiniz ki, yaşamı boyunca hep daha iyiye ulaşmak için, daha fazlasını elde etmek için, daha çok kişiye ulaşmak için, ya da daha kısa sürede başarmak için çabalamış olsun?

Hayır. Hepsi sadece ve sadece, “yapmıştır”. Hepsi, ne hikmetse, yaşadığımız anın kıymetini bilmekten bahsetmiş, hepsi, şans eseri olsa gerek, aynı şeyi söylemiş.

Diyeceksiniz ki “bana böyle ulu bilgi hikayeleri anlatma arkadaşım, hayattan konuşalım”.

Güzel, tamam! Hayattan konuşalım!

Hayattaki en temel amacımız nedir? Şöyle ya da böyle, bir şekilde mutlu olmak değil midir?

Peki bu değişim bağımlılığı bizi mutlu ediyor mu?

Evet. Değişim bağımlılığı çoğu zaman bizi zengin ediyor. Daha çok paramız, daha çok evimiz, daha çok, daha çok, daha çok şeyimiz oluyor. Çünkü ilerlemek için çabalayıp duruyoruz. Bir hedef koymak güzeldir, doğru şeydir, değil mi? Hepimiz biliyoruz ki bir şeyi başarmak için kendimize hedef belirlememiz çok faydalıdır, aksi takdirde nereye doğru gittiğimizi bilemeyiz, kayboluruz. Gidemeyiz.

Peki arkadaşım, senin hedefin ne? Üç ev sahibi olmak mı? Tamam, zamanı hızlı çekim ileriye sarıyoruz, çalıştın çabaladın ve üç tane ev alacak paran var. Duralım. Oldu mu şimdi? Mutlu musun?

Diyelim ki tamam şimdi mutlu oldun. Peki bir ay sonra? Yahu bu işte bir gariplik var diye yerinde eşelenmeye başlayacaksın değilmi? Yaşamında bir değişim yok, bir ilerleme yok. Aynı yerde sayıyorsun.

Eh, daha birkaç yıl önce senin için ulaşılması gereken hedef buydu. Bu noktaya gelince mutlu olacaktın. Geldin. Mutlu da oldun. Ama şimdi mutlu değilsin.

Ne değişti? Üç ev o gün ne kadar para ediyorsa bugün de o kadar para ediyor.

İki saat sigara içmediği için yerinde kıpırdanmaya başlayan sigara bağımlısından ne farkımız olduğunu söyler misiniz lütfen? Ben bir fark göremiyorum.

Bağımlılık. Uyuşturucu bağımlılığı mesela. Ne kadar kötü bir şey değil mi! Offf! İğrenç! Hiç kimse bu duruma düşmek istemez. Bir uyuşturucu bağımlısı kendi hayatını mahfettiği gibi, başkalarının da hayatlarını mahfeder.

Peki ya değişim bağımlısı? Sizce de kendi hayatını olduğu gibi, başkalarının hayatını da mahfetmiyor mu? Bir dur, bir sakinleş be kardeşim, sürekli değişim, sürekli değişim, bitmiyor ki arzuların.

Acaba şu ulu bilgeler “arzuları gemlemek” derken bunu mu kastetmişlerdi? Arzuların insanı gerçek mutluluktan uzaklaştırdığını söylerken ne demek istemişlerdi kimbilir...

Ama bizim beynimizin yüzde bilmem kaçlık küçük dilimi herhalde “arzuları gemlemek” sözünü “arzuları yemlemek” olarak algılayıp basmış arzuyu bünyeye, basmış da basmış. Her ne kimyasal salgılaması gerekiyorsa yememiş içmemiş, sakınmamış, bol bol göndermiş. Beyinden uyarıyı aldıkça biz de coşmuşuz. Ha bire istemişiz.

İstediğimizi alınca mutlu olup otursak iyi. Arzu bu, şişede durduğu gibi durmuyor ki, beslendikçe büyüyor.

Hiç kuşku yok ki arzularını gemlemiş, huzurlu bir insanın daha güzele, daha iyiye ulaşmak için çabalamayacağını, mal gibi oturduğu yerde kalacağını söylemiyorum! Yoo, tam aksine, gayet büyük bir mücadele ile daha yukarıya doğru koşar. Ama tek bir farkla; yukarıya doğru giderken şu an bulunduğu yüksekliğin güzelliklerinden de mahrum bırakmaz kendini.

Büyük adamlar bu yüzden dememişler mi, sonuçlarından bağımsız eylemlerde bulunun. Sadece iyi olanı, doğru olanı yapın, sonuçlarına bakmayın. Sadece yapın. Mühim olan yolculuğun sonunda ulaştığınız nokta değil, yolculuğun kendisidir.

Ama pardon, biz böyle ulu bilge zırvalıklarına girmeyecektik değil mi? Huzur filan. Böyle şeyler bize göre değil. Biz hep daha ileriye gideceğiz, ve bulunduğumuz noktada bir gün bile tatmin olmayacağız.

Yaşasın gelişimimiz!