Ortaokul ve lisede tarih dersini hiç sevmezdim...
Derken kendim bile tarih oldum. Öyle ya, benim "ortaokul" diye adlandırdığım dönem tarihe karıştı. Artık çocuklar o bölümü "ilk öğretim" diye geçiyorlar.
Ben matematikçiyim. Sayılarla oynamayı severim. Bir takım tarihler, o tarihte hangi savaş yapılmış bunun bilmem ne imparatorluğuna etkileri neler olmuş, falanca beyliği filanca beyliğini hangi savaşta yenmiş.
Sanki bilgisayar oyunundan bahsediyoruz. Yirmibeş tane zırhlı tank sipariş etmişsin, rakibin on tane sabit savunması varmış o onu yenmiş.
Duygudan uzak. Sanki olayın içinde insan diye birşey yok.
Bugün Amerika Irak'a saldırdığında bu savaş hakkında -yalan yanlış da olsa- bazı fikirlerimiz oluyor değil mi? Petrol için saldırdı diyoruz, adalet için saldırdı diyoruz, misilleme diyoruz. Şöyle ya da böyle, birşey düşünüyoruz.
Oysa 1071 yılında, bir Malazgirt Savaşı olmuş ve sözde bu savaş sonrasında Türklere Anadolu kapıları açılmış.
Okulda bunu öyle bir anlatırlardı ki, sanki Muş civarında devasa bir ANADOLU KAPISI var, bizim ordu Bizanslıları yenince o kapı açılmış gibi düşünürdü insan. Kapı açılınca da bizimkiler ellerini kollarını sallayarak Anadolu'ya girmişler.
Bu savaş neden yapılmış, arkada dönen entrikalar nelermiş?
Yok bunların bir önemi. Tek bilmeniz gereken şu tarihte Malazgirt Savaşı diye birşey olmuş. Türk ordusunun komutanı Alparslanmış, Bizans ordusunun komutanı Romen Dijoyenmiş. Alparslan savaşı kazandıktan sonra Romen Diyojen'e çok iyi davranmış, onu salıvermiş.
Peki Bizanslıların derdi neymiş de Türklere saldırmışlar? O güne kadar Türklerin Anadolu topraklarıyla ne işi olmuş ki?
Hatta bunların hepsini aşalım, "Türkler" dediğimiz kişiler kimmiş?
Düşünsenize, bugünün "konjüktürü" içerisinde yaşanmış bir Amerika-Irak savaşını, yıllar sonra çocuklara şu şekilde öğretiyorsunuz: "falanca tarihte Amerika Irak'a savaş açtı, savaş 30 gün sürdü, Amerika bu savaşı kazandıktan sonra Irak üçe bölündü".
Üç mü?? Neden üç? Neden beş değil? Niye bölündü? Amerika ta dünyanın bir ucundan kalkıp buraya neden saldırmış olabilir?
Ya boşver çocuğum, aklını yorma sen böyle şeylerle. Söyle bakayım savaş hangi tarihte yapıldı ve bu savaşın sonuçları nelerdir?
İşte benim okuduğum tarih böyle birşeydi.
Neden sonra, şimdi anlatmamın gerekli olmadığı bir sebepten ötürü Malazgirt Savaşı ile ilgili bir araştırma yapmak durumunda kaldım.
Ve o neydi yarabbim! Tarih ne kadar da zevkli bir şeymiş meğer! Aslında orada piyonlar savaşmıyormuş, basbayağı insanlar varmış yahu! Bizans'ın içinde de türlü entrikalar, aynı bugün olduğu gibi, varmış. Türklerin içinde olmaz mı? Elbette ne dolaplar dönmüş.
Biz meğer uzun yıllardır Sünni-Şii-Kürt filan diye zaten bölünmüş durumdaymışız, bu zıt kutuplar sürekli dalaş halindeymişler. Hatta Bizanslılar "şu Türklerin kökünü kazıyalım" diye maaile yola çıktıklarında Alparslan Mısır'da bir ayaklanmayı bastırmak üzere seferdeymiş ve aslında Bizansla savaşmayı filan da düşünmüyormuş (hatta barış bile yapmışlarmış..mış..) ama Bizanslılar bize saldırınca mecburen dönüp kendimizi savunmuşuz.
Savaşı kazanınca da Anadolu'ya filan girmeyip, yine Mısır'daki kendi iç sorunlarımıza dönmüşüz.
Biz zannediyoruz ki o devirde siyaset filan yok. Varsa yoksa kaba kuvvet, savaşıyorsun, toprak kazanıp oraya yerleşiyorsun, büyüyorsun.
Ben bu yaşımda Malazgirt Savaşı'nı incelerken o devirdeki halifeliğin tamamen "güç" anlamına geldiğini daha yeni öğrenebildim. Tarih kitaplarında "Halife Alparslan adına hutbe okuttu" diye ezberlediğimiz o cümlenin ne anlama geldiğini yeni öğrendim. Elbette tam olarak olmasa da, en azından ucundan kıyısından bir fikrim oldu. Halife dediğimiz güç sahibi kişinin, hızla yayılmakta ve güçlenmekte olan Alparslan kendi topraklarını da korusun diye onun adına hutbe okuttuğunu, Selçukluların da, hepsi demesek de, büyük bölümünün halifenin kudretinden faydalanmak için Müslümanlığa geçtiklerini...
Bunların hepsi çok tehlikeli konular değil mi, yazarken bile tüylerim diken diken oluyor! Oysa bize öğretilen Türkler barış içinde Müslümanlığı seçtiler şeklinde, yine yekpare bir cümleden ibaretti.
Biz olsa olsa Bizans içindeki entrikaları, dalavereleri biliriz. Mübarek vasat Türk filmi kıvamında bir tarih bilgisi. Bir iyi adam var, bir de kötü adam.
Bugünün Bush'una tamamen kötü, Saddam'a tamamen iyi demek gibi birşey. Ya da tam tersi, farketmez. Önemli olan şu ki, yaşadıklarımızda tamamen siyah ve beyaz yok, epey karışık gri tonları var.
Tarih ise, herhalde o devirde teknoloji ancak buna izin verdiği için 2 renkli formatta yazılmış. Siyah + Beyaz.
Malazgirt Savaşı'nı incelerken o devirde yaşamış olan ve aslında döneme Alparslan kadar büyük bir etkide bulunmuş üç kişinin varlığından haberdar oldum. Bunlardan biri Nizamül Mülk, ki aslında devlet idaresinin her aşamasına hakim, herşeyi yürüten kişi. Öyle ki o gün yazdığı Siyasetname, bugün bile siyaset biliminin temel kitabı sayılıyor!
Diğeri Ömer Hayyam, çok yakışıksız biçimde bugün pek çok kişi tarafından "içki içip şiirler yazmış" diye hatırlanan, aslında hem şair, hem matematik, hem de astronomi bilgini, üstelik devlet adamı!
Ve bir de, bir grup insan tarafından dönemin ilk ve en önemli teröristi diye adlandırılan, bir grup insan tarafından ise büyük barış elçisi, büyük bilge, büyük bilgin olarak bilinen Seyduna; Hasan Sabbah.
Bizans tarafında ise artık nasıl karmaşık bir ihanetler silsilesi ise, kocasının ölümünden sonra belli ki çok önceden sevgilisi konumuna gelmiş bir ordu komutanını kral yapan kraliçe. Bu yeni kral, Romen Diyojen'in Türklere saldırısı sırasında ordunun yarısını geri döndüren, bir "taht düşkünü" rakip.
Büyük komutan Romen Diyojen, Malazgirt Savaşı'nı kaybedip yurda dönünce eşi, sevgili kraliçe tarafından şehre bile alınmıyor, gözleri oyuluyor ve tahmin edin bakalım tahta kim geçiyor...
Elbette ki amacım, aslında hemen hemen hiç bilgim olmayan bir konuda "bu böyle olmuştur" diye ahkam kesmek değil. Sadece komiğime giden şu noktaya ulaşmaya çalışıyorum: bugün ne yaşıyorsak, dün de onu yaşıyorduk.
İnsan kadar tarihinden ders çıkarmayan bir canlı daha var mıdır acaba? Biz sürekli olarak aynı şeyleri yaşıyoruz farkında mısınız? Ben bu filmi bir yerden görmüştüm hissine kapılıp duruyoruz.
Ben şahsen tarih olsam, tekerrür etmekten gına gelirdi.
Türkler o Malazgirt Savaşı'ndan çok önce zaten Anadoluya girip çıkmaya başlamışlardı. Hatta bu "girip çıkmayı" hani sınır kenarlarında bir çay içip geri dönmek olarak düşünmeyin. Atlarla dıgıdık dıgıdık İzmir kıyılarına kadar filan gelmişiz, boru değil yani!
Yahu İran nere İzmir nere? Ne yaptınız o kadar yol boyunca?
Ne yapacağız, oralarda topraklar ele geçirmiş, yerleşmiş, kadınları almış, erkekleri köle yapmış, ganimeti yağmalamışız. Maddi güce ihtiyacımız varmış, maddi güç kimdeyse, gidip tokatlayıp almışız.
Biz barbarız diye mi böyle olmuş? Yoooo. Herkes böyle yapıyormuş o devirde. Dönemin gerçeği bu. Kim güçlüyse ona boyun eğiyorsun. Senin gücün yetiyorsa kalk diklen. Yoksa o oturduğun topraklar için birilerine vergi vermen gerekiyor kardeşim, işte bu kadar!
Saldırıp kadınlara tecavüz etmek! Aman yarabiim ne büyük barbarlık, değil mi?
Peki, 100 yıl öncesinin, 50 yıl öncesinin, hatta 10 yıl öncesinin savaşlarına bakın. Hiç dile getirilmeyen bir gerçek değil midir, o köylerde kasabalarda ırzlarına geçilen kadınların hikayesi? O can havliyle artık gözü dönmüş askerlerin yakaladıkları kadınlara ne yaptıklarını düşünüyorsunuz?
Malazgirt Savaşı? Sene 1071. İkinci Dünya Savaşı? Sene 1940. Tam 869 yıl geçmiş ama ne savaşın sebebi, ne de savaşın içinde olanlar değişmemiş.
İnsan sahiden de akıllı bir varlık mı yahu?
Bugün Bosna'da insanlık dramları yaşanırken kılını bile kıpırdatmayan "Batı" neden petrol içinde yüzen Ortadoğu'nun meseleleri karşısında bu kadar insan haklarını koruyan bir konumda?
Ve sanıyor muyuz ki 1000 yıl önce herşey çok farklıydı?
Tarihi okurken şunu düşündüğümü farkettim, yahu dedim kendi kendime, o yıllarda ne çok devletler kurulmuş, habire savaşmışlar, habire birileri yıkılmış, yeni devletler türemiş, güçlenmişler, zayıflamışlar, çökmüşler, kurtulmuşlar...
Sonra bir an durdum. Tarih dediğim 1000 yıllık bir geçmiş. Peki benim yaşım kaç? Otuz beş.
Otuz beş yıllık, tarih için kısacık ömrümde, ne ülkelerin yıkıldığını, haritaların nasıl değiştiğini düşündüm..
Ve hayretler içinde kaldım.
Biz, içinde bulunduğumuz dönemi, bizzat yaşıyor olduğumuz için anlamıyoruz. Oysa 1000 yıl önce ne olduysa bugün de o oluyor. Farketmiyoruz. Koskoca bir Rusya dağıldı, bir sürü cumhuriyet kuruldu. Balkanların haritasını ben bilmiyorum bile artık.
Keşke lisede tarihi bize, bugünkü gibi "yaşanmış bir şey" olarak anlatsalardı. O zaman belki biraz daha bilinçli bir toplum olurduk...
Oysa "Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u 1453 yılında fethetti".
Biz tarihi böyle biliyoruz işte. O İstanbul'da kimler yaşıyordu, Fatih Sultan Mehmet kimlerin desteğini almak için ne gibi bir siyaset yaptı?
Hayır. Hiç bir şey yapmadı. Sadece gemileri kızaklarla karadan geçirdi, ve İstanbul'u aldı.
İşte bu kadar basit.
Biz bu kadar basitiz.
1 Aralık 2006
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder