5 Nisan 2007

Güneş Batıyordu...

Sıkıcı bir iş gününü tamamlamıştım ve neredeyse bütün günüm boşa geçmişti. Bezgin bir şekilde Kurtköy'den Bostancı istikametinde ilerliyordum. Bütün gün aralıklarla yağmur yağmıştı, gökyüzü bulutlarla kaplıydı ve aradan güneş kendini göstermeye çalışıyordu.

Radyoda John Mayer'in çok sevdiğim bir şarkısı çalıyor; Belief. Ben de dalgın dalgın ilerliyorum. İnsan bazı durumlarda adeta otomatik pilota bağlıyor ve öyle gidiyor. Bir anda kendinize geliyorsunuz, aradan on beş dakika geçmiş. O sırada birkaç araba solladınız belki. Belki bir kamyonun arkasına takıldınız... Yok, kaybolup gitmiş bir on beş dakika, o yolu nasıl geçtiğinizi bile bilmezsiniz. İşte tam o haldeyim, kafamda gün ile ilgili düşünceler, bir apartman dairesiyle uğraşmaktayız, ustayla yaşadığımız diyalogları aklımdan geçiriyorum.

O sırada gözlerim ufukta bulutların arasından turuncu rengiyle batmakta olan güneşe takıldı.

Radyoda John Mayer söylüyordu: "We're never gonna win the world... We're never gonna stop the war..."

Şu anda yaz tatilinde olsaydım eminim şu son derece romantik güneş batışını bütün kalbimle, doya doya yaşayacaktım. Hatta "işte buranın akşamlarını bu yüzden seviyorum!" diye haykıracaktım belki de. Deniz kıyısında buz gibi biramı, ya da bir duble rakımı yudumlayacak ve hayatın ne kadar güzel olduğunu düşünecektim.

Oysa şu anda aynı güzel güneşe bakıyordum ve kafamdan sıvayı kötü yapan ustaya bunun cezasını nasıl vermemiz gerektiği geçiyordu.

Usta meselesini tam da şu dakikada düşünmek zorunda mıydım? Zaten bu mesele, gün içinde beni yeterince germişti. Şimdi neden tekrar dönüp aynı şeyi düşünüyordum?

Biz kendimize acı çektirmeye çok meraklıyız sahiden!

John Mayer söylemeye devam ediyordu: "Oh everyone believes... In how they think it oughta be..."

Ne düşünüyorsak onu mu yaşıyorduk yoksa sahiden? Güneş bulutların arasından turuncunun binbir tonunu sunarken otobanda yüzlerce araç, yüzlerce aracın içinde yüzlerce asık surat... Akıyorduk bir yere doğru.

Peki ama nereye?

Bir yaz tatili akşamında bizi duygulandıran güneş neden şu anda umrumuzda değildi? Mutsuzluğumuzun sebebini dışarıda aramamak için ne kadar güzel bir örnekti işte şu anda yaşamakta olduğum!

"We're never gonna win the world... We're never gonna stop the war..."

Suratıma bir gülümseme yayıldı, bugün epey ihmal etmiştim yaşama gülümseyerek bakmayı. Oysa birkaç aydır, bir kitapta okuduğum "sürekli sırıt ve dik dur" prensibini elimden geldiğince uyguluyordum. Özellikle de arabanın içinde yalnızken. Gülümsemek insanı mutlu hissettiriyor. En mutsuz anınızda bile.

Aslında esas mesele mutsuz olduğumuz anların diğerlerinden tek farkının, o an mutsuz olmayı tercih etmemiz olduğunu anlamak!

John Mayer söylüyordu. Ellerimle direksiyona vurarak tempo tutmaya başladım. Gülümsedim.

Güneş batıyordu. Çok güzeldi mübarek!

4 Nisan 2007

Kıskanamıyorum!

Sanırım orta sondaydık. Tarih dersinde sözlüde, klasik bir şekilde hocanın sorduğu soruların hiç birine doğru düzgün cevap veremiyordum. Hocanın son sorusuna "hmm ilginç bir soru, tebrik ederim hocam" dediğimde hoca bu cıvıklığıma "sizin ar damarınız çatlamış" diye sinirlenmişti.

Ben o sıralar galiba sadece ar damarımı değil, hazır çatlatmışken birkaç dünyevi dürtümü daha çatlatmışım... Hatta benim durumum için "çatlama" değil düpedüz damarları dağıtmak bile denebilir.

Sanırım taa o zamanlardan çatlatmış olduğum, ya da belki doğuştan prematüre gelişmiş dürtümün adı kıskançlık. Ben kendimi bildim bileli kıskanmıyorum. Kıskanamıyorum. Halbuki ben de etrafımda gördüğüm insanların %99'u gibi sevdiğim kadını kıskanmak istiyorum, herkes böyle yapıyor ve kıskanmayana da garip gözle bakılıyor, canım çekiyor benim de. Ama beceremiyorum! İçimden gelmiyor, ne yapabilirim?

Tabii serde de hafiften bir ukalalık var, içten içe bu kıskanma duygusuyla alay ediyorum bir yandan. Bence kıskançlık insanın karşısındakine güvenmemesi değil, düpedüz kendisine güvenmemesidir. Güçlü bir kişiliğin asla kıskanmayacağını düşünüyorum, ama elbette bunu sadece kendime pay çıkarmak için böyle düşündüğümün de farkındayım!

Genlerimizde prehistorik çağlara ait korkuları taşıdığımız söylenir. Kapalı yerlerden korkmak, yüksek yerlerden düşmekten korkmak gibi, avcı atalarımızın yaşadığı korkuları genlerimizde taşıyormuşuz. Öyleyse mutlaka kıskançlık da bizim temel dürtülerimizden biri olmalı, onbinlerce yıl öteden gelen.

Bu açıdan baktığımda aslında biraz olsun açıklayabiliyorum bu kıskançlık dürtüsünü... Etrafta dinazorlar cirit atıyor, daha belki ateşi bile keşfetmemişiz. Sürekli bir korku hali içindeyiz, tırsık tırsık geziniyoruz, nereden bir yırtıcı hayvan çıkacak da canımızı alacak diye. Onca hengamenin arasında güzeller güzeli bir hatunu düşürmüşüz ağımıza. Tohumlarımız yeşerek toprak bulmuş, çoluk çocuk torun torba hayali içindeyiz. Nüfus da kısıtlı, zaten köyümüzden ötesini bilecek durumumuz da yok.

Ve böyle bir ortamda bizim hatun yan komşu ile bir takım el kol hareketleri ile anlaşmaya çalışıyor.

Siz olsanız kıskanmaz mısınız? Daha dün koskoca bir geyik avlamıştınız kız için. Şimdi o sizden daha kaslı, daha yapılı bir adamla fingirdiyor resmen. İstemezsiniz, kadın için dünyanın en güçlü erkeği siz olmalısınız oysa.

Düpedüz kıskanırsınız kadınınızı.

Yoksa buna kıskançlık değil de, çok daha basit bir şekilde "rekabet" mi demeliyiz? Öyle ya kadın cinsi, yumurtasını dölleyecek kaliteli sperm arayışı içindedir, kadın ruhunun en temelinde bu vardır. Milyonlarca sperm içinden sadece bir tanesi oraya yerleşebilecek ve aksi gibi dokuz ay boyunca da oradan çıkmayacaktır. Yani bunun bir beta sürümü yoktur, beğenmeyince değiştiremez. Onca çabaya değecek, en güçlü, en akıllı erkeği arar kadın. Buna da hakkı vardır.

Erkek için ise böyle bir sorun tarih boyunca olmamıştır. Erkekte sperm bol, ne kadar çok yumurta döllerse soyunu sürdürme şansı o kadar artar. Arada üç beş ıskarta çıkmasının pek de önemi yoktur, sürümden kazanır erkek. Bu şansını azaltacak her rakip, çok haklı bir kıskançlık sebebidir erkek için. Ortadan kaldırılması gereken bir engeldir...

İşte tüm kendini bilmez ukalalığımla, o prehistorik çağdaki güçlü avcı erkek gibi düşünüyorum kendimi. Mahallenin en güçlüsü ben isem, neden kadınımı başka erkeklerden kıskanayım ki? En kaliteli spermler bende, çok meraklıysa gitsin o yan komşuyla bir deneme yapsın da dokuz ayını boşa harcasın! Ben nasıl olsa o müthiş kaliteli spermlerimi sunacak, benim için ayılıp bayılan bir başka kadın bulurum!

Öyle değil mi ama? Ben kadınımı mutlu edebiliyorsam neden başka yerde heyecan arasın? Erkek değil ki bu, her çiçekten bal almak gibi bir arzusu yok! Onun en temel sıkıntısı, bulabileceği en güzel çiçekten en tatlı balı almaktır. Eh, ben de sulandırılmamış, içine şeker katılmamış, güzel bir balsam, niye dertleneyim?

Böyle düşündüğüm zaman, sadece güçsüzlerin, sadece kendine inanmayanların kıskanacağını söyleyen had safhada ukalaca teorime iyice inanır hale geliyorum!

Ama günümüzde insan ilişkileri maalesef prehistorik çağlardaki gibi temel dürtülerle açıklanabilecek kadar basit değiller. Yıllar boyunca yaşadıklarımız yavaş yavaş erkekleri de tek bir kadına sadık olmaya doğru itekliyorlar. Aslında bunun açıklaması da çok basit olsa gerek, artık kadınlar tek eşli olmak istiyorlar ve tek eşliliğe uymayan erkek genleri yavaş yavaş çoğalacak ortam bulamıyorlar...

Ayrıca kadın yumurtası için kaliteli sperm seçme kriterleri de epey değişti. Artık bir yumrukta koca geyikleri deviren güçlü erkek muhabbetleri sahiden de ancak geyik muhabbetlerinde geçerliliğini korur hale geldi. Düşünceli, anlayışlı, karşısındakine değer veren bir erkek modellemesine doğru gidiliyor, erkekler de binlerce yıldır süregelen alışkanlıklarını bırakıp, aslında hala sadece genlerini sürdürme arzusuyla yanıp tutuşarak bu modele uymaya çalışıyorlar.

Artık tek parametremiz kas gücü değil, çok bilinmeyenli denklem çağındayız. Dolayısıyla "ben mahallenin en iyisiyim, kadınım neden başkasına baksın ki" diyebilme şansımız gitgide azalıyor. Evet, yan komşu bacaksızın teki, kodum mu oturturum, ama adam çok güzel gitar çalıyor, Julio Iglesias gibi de sesi var mübarek, kumsaldayken, ormanda on erkek gücünde resmen. Şimdi ister istemez ateş başı muhabbetinde benim hatun onunla konuşursa, kıskanmam için yeterli bir sebep vardır, değil mi?

Ama dedim ya, benim ar damarımın yanında başka damarlarım da telef olmuş zamanında, anlamsız bir kendine güven hali içindeyim. Kıskanmıyorum! Oysa bulunmaz Hint kumaşı olmadığımı anlayabilecek kadar da akıllıyım!

Acaba kıskanma duygusunu sadece kaybetme korkusuna bağlayarak hata mı ediyorum?

Peki kaybetmekten korkmuyorsa, bir insan bir başkasını neden kıskanır? Kadınımın o bastı bacak adamla kumsalda sohbet etmesinden neden rahatsızlık duyayım?

Yoksa sahiplenme duygusu mu bu? "Sen benim malımsın artık, hayata dair ne zevk varsa onu benimle tatmalısın! Elin adamıyla paylaşacak neyin olabilir? Gel! Ne gerekiyorsa benimle paylaş!"

Oha be arkadaşım, bu ne megalomani!

Ben hayatım boyunca hiç kimseye kendi malımmış gibi bakmadım. Hiç kimseyi sahiplenmedim. Herkesin kendi mutluluğunu arama yolunda benzersiz deneyimler yaşadığını düşünüyorum. Ve bir insan için "tüm yolların benden geçer" demenin ne denli saçma olduğunu çok çok iyi biliyorum.

Ama ben bunları bildiğim için kıskanmıyor değilim! Ben sadece doğal halim bu olduğu için kıskanmıyorum.

Bence kıskançlık, aşk gibi, mantık sınırlarının ötesinde bir duygu. Ben bu yazının başından beri sürdürdüğüm olanca kendini bilmezliğimle yine buna "duygu" değil de "hastalık" diyeceğim, ama dünyanın %99'u hasta, sadece benim de içinde bulunduğum %1'lik kesim sağlıklı diye düşünmüş olmak ne kadar sağlıklı, tartışılır.

Yine de insanlığın %99'unun böyle anlamsız(!) bir duygu taşımasıyla sonuçlanacak şekilde gelişen evrim sürecini de merak etmiyor değilim. Öyle ya, eğer kıskançlığın arkasında kaybetme korkusu varsa, bu sahiden de insanın kendine güvenmemesinden ibarettir.

Aslında böyle bakınca buna da hak vermemek elde değil. Dünyanın %99'unun eziklerden oluştuğunu, geri kalan %1'in ise, kıskanmaya ihtiyaç duymayan güçlülerden oluştuğunu düşünmek çok hoş! Hele hele ben de o %1'in içindeysem!

Diğer yandan, eğer kıskançlık sahiplenme duygusunun bir uzantısı olarak bencillikten kaynaklanıyorsa, bu daha da kötü. Karşındakine yazık değil mi kardeşim? Bırak, o da bir insan, onun da senin dışında hayattan zevk alacağı, kendisini geliştireceği konular var. Belki seninle paylaşmadığı bir şeyi yakın bir dostuyla paylaşacak, belki seninle değil, ama bir kız arkadaşıyla kahve içip dedikodu yapacak ve bundan mutlu olacak? Bırak yaşasın bunları. Senden önce de yaşıyordu bu insan. Şimdi neden onu cendereye alıyorsun? Yazıktır günahtır!

Bir yerlerde kadın erkek ilişkilerinde en güzelinin iki tarafın da diğerine bir şeyler katması olduğunu okumuştum. Ne güzel bir söz! Bırak o da sana bir şey katsın. İzin ver.

Ama yok, buna izin verilmiyor. Çünkü istem dışı bir hastalığa sahip insanlar: kıskanıyorlar. Ellerinde değil, onlara istediğim kadar anlatayım, belki beni haklı bile bulacaklar. Ama dönüp yine kıskanmaya devam edecekler.

Ondan sonra da "seven insan kıskanır" gibi deli saçması bir söz uydurup onun ardına sığınacaklar! Hatta "kıskanmıyorsan sen gerçekten sevmiyorsun, aşık değilsin" diyerek iyice üste çıkacaklar.

Bense buna, hiç kimse kusura bakmasın ama, "esas GERÇEKTEN seven insan kıskanmaz" diye cevap vereceğim. Kıskanan insan ya kendisini, ya da karşısındakini az seviyordur.

Ama ben azınlıktayım, %1'deyim. Kimse bana inanmaz! Zaten dünyanın %99'unun beyaz dediği bir şey hiç siyah olabilir mi???

Galile de dünya yuvarlak demişti. Dünyanın geri kalan %99'u düz olduğunu düşünüyordu...

Herkes düz dünyasında mutluysa, şimdi onun yuvarlak olduğunu söyleyip ortalığı bulandırmanın ne alemi var peki? Ben de herkes gibi dünyayı düz görüp huzur içinde yaşamak istemez miyim?

Ama yuvarlak işte!

Bunu söyleyebiliyorum, çünkü benim ar damarım çatlamış bir kere.