23 Aralık 2006

Görücü Usulü: Tu-Kaka

Ben de bir zamanlar "zamane gençliği" idim. Şimdi yaşım otuzbeş oldu ve on beş yıl önceki yaşımdaki bugünün "zamane gençliği"ni aynı şekilde başımı iki yana sallayarak "devir değişiyor" diye söylenerek izliyorum. Her kuşak için bir sonraki, "bizim zamanımızda böyle değildi"lere gebedir, bizden öncekiler için olduğu gibi, çok büyük ihtimalle bizden sonrakiler için de bu kural değişmeyecektir.

Benim kuşağım, yavaş yavaş özgürlüklerini tatmaya başlayan ve hatta bunun biraz da cılkını çıkaran bir kuşaktı. Sanırım bizim için en belirleyici özelliklerden biri artık demode olmuş ve ancak "geri kafalıların işi" kabul edilebilecek görücü usülüne karşı verdiğimiz tepki ve gösterdiğimiz direnç olsa gerek.

Biz kendi eşimizi kendimiz seçerdik. Görücü usulü mü? Böyle saçma şey mi olurdu, bizden büyükler mi bizim için en uygun kişinin kim olduğuna karar vereceklerdi? Bizler, artık kızların da neredeyse erkekler kadar rahat gezip tozabildikleri bir gençliktik, partnerimizi kendimiz belirlerdik biz, kendimiz tanışmak için çaba sarfeder, ve "kader"in yolumuza çıkardığı insanla tanışırdık.

Yaşım ilerledikçe, tüm dünyadaki boşanma oranının neden böyle füze gibi yükseldiğini irdelemeye başladım ister istemez. Belki benim de boşanmış biri olmamın bunda bir etkisi vardı. Kendimce bazı teoriler geliştirdim bu konuda. Bizden öncekilerin bir evlilikten bekledikleri o kadar kısıtlıydı ki, kendilerine mutsuzluk yaratmak için bir sebepleri de olmuyor gibiydi. Onlar için erkek evin geçimini sağlayacak kadar para kazansın, kadın evinde oturup güzel yemek yapsın ve erkeğine karşı kadınlık görevlerini güzel yerine getirsin, erkek de kadınını mutlu edecek davranışlarda bulunsun, daha doğrusu onu mutsuz etmesin, yeterdi. Yani eve sarhoş gelmesin, kumar gibi kötü alışkanlıkları olmasın. Arada birkaç küçük kaçamak yaparsa da, bu onun en doğal hakkı, elinin kiriydi.

Bunun dışında zaten bu insanlar evlenmeden önce bizim gibi birbirlerini tanıma şansına sahip olmadıklarından, evlilikte büyük bir aşktan ziyade karşılıklı saygı yeterli oluyor ve şimdi bizim için hayal gibi görünen elli, altmış yıllık evlilikler mümkün oluyordu.

Oysa şimdi devir değişti. Hayat şartları çok zorlaştı ve bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak kadınlar ekonominin içine girdiler. Artık bir evde tek erkeğin çalışması yetmiyor. Hal böyle olunca da "çalışan kadın" için evlilik tanımı kaçınılmaz bir şekilde değişiyor. Artık öyle yağma yok! Madem eve ekmeği birlikte getiriyoruz, o zaman yemeği de birlikte yapacağız ve bulaşıkları da birlikte yıkayacağız. Hatta biraz daha özgürlüklere girildiğinde ütü yapmak, televizyonun üzerindeki -aslında bizi hiç de rahatsız etmeyen- o tozları almak da biz erkeklerin doğal görevleri arasına giriyor.

Artık kadın da, mutlu edilmeyi bekleyen bir elemanı oldu evlilik kurumunun. Artık onların da özgürlükleri var (aslında bir yere kadar, ama çaktırmayın!).

Ben her zaman için iyi bir liderin diktatörlüğü, demokrasiden daha iyidir diye düşünmüşümdür. Bu, elbette ki tartışmaya çok açık bir konu, ama şu anda bu konuda ahkam kesmeye pek niyetli değilim. Sadece benzetmem odur ki, bundan önce erkek diktatörlüğündeki evlilikler, "iyi lider" olan erkekler tarafından mutlu bir yaşama, "kötü lider"ler tarafından ise büyük mutsuzluklara götürülmüştü. Aslında hayatlarının daha büyük kısmını kapsayan "yuva" tarafın ise tamamen kadın diktatörlüğü hüküm sürüyor ve orada da benzer biçimde "kötü lider" olan kadınlar evlilikleri berbat hal getiriyorlar, "iyi lider"ler ise "yuvayı dişi kuş yapar" sözünü haklı çıkarıyorlardı.

Bugünün, çok ilkel bir benzetme ile, "demokrasi" ile yönetilen evliliklerinde ise, mutluluk için önemli bir çaba ve mücadele gerekli. Oysa biz erkekler, doğamız gereği, binlerce yıl boyunca böyle bir çaba sarfetme ihtiyacı hissetmemişiz. Bu geçiş döneminin bunalımını yaşıyoruz.

Kadınlar ise yine onbinlerce yıl boyunca oynadıkları rolün dışına çıkmanın şaşkınlığı içinde bir başka bunalım yaşamaktalar.

Karşılıklı olarak bunalımlaşan bu iki kutuptan herhangi birinin "höt zöt" demeye hakkı olmadığı için koalisyonlar çok kısa süre içinde dağılabiliyorlar, çünkü zaman içinde bir taraf için "olmazsa olmaz"lar fazlalaşıyor, ve bu "en doğal" ihtiyaçlarını karşılayacak başka alternatifler aramaya başlıyorlar.

Sonuç olarak otuzbeş yaşı devirdiği, açıkça yolun yarısını geçtiği şu günlerde insan, bir zamanlar kendisine muhteşem bir gelecek olarak sunulan özgürlüklerin gerçekte ne kadar olumlu olduğunu da sorgular hale geliyor.

Aslında bu, hayatın her anında, kristalin her yüzeyinde olduğu gibi, her zaman madalyonun bir de diğer yüzü olduğu gerçeğinden ibaret.

Belki bizler, hani şu meşhur "ruh ikizimizi" arıyor ve büyük mutlulukların peşinde koşarken büyük de acılar çekiyoruz. O büyük mutluluk -artık ne biçim bir şeyse- arayışı içinde belki bütün bir ömrü mutsuz geçiriyor, belki de yol yakınken "ruh ikizi"mizi buluyor ve "köpekler gibi mutlu" yaşayıp dudaklarımızda tatlı bir gülümseme ile ölüyoruz.

"İki ayağını da yere basmak isteyen insan asla zıplayamaz" diye bir söz duymuştum. Zıplamak istiyorsak bir kaç kez kıç üstü düşmeyi göze almalıyız.

Ne kadar basit bir hesap, değil mi?

Bizden öncekiler, zıplamayı düşünmüyorlardı bile ve gayet mutluydular. Biz ise artık bununla yetinemeyiz, biz zıplamalı, hatta havalarda uçmalıyız, bizim devrimiz bunu gerektiriyor. O yüzden ha bire kıçımızın üstüne düşüyoruz. Ama büyük hedeflerimiz olduğu için bu gayet normal!

Heyhat! Yaşam, bir bilgisayar ana kartındaki gibi 1'ler ve o'lardan oluşmuyor. Böyle olmasını çok isterdim, ama değil. Maalesef Newton prensiplerinin üzerine artık Heisenberg'in belirsizlik ilkeleri eklendi. Newton'un kafasına düşen de zaten bir elmanın o anda orada bulunma ihtimalinden ibaretti! (Fizikçiler lütfen bu yanlış önermemin üzerinde durmasınlar, sadece latife yapıyorum!)

Kıç üstü oturmalarımızın, yaşamımızın bir sonraki saniyesine etkisi ölçülemez. Hatta her insan için etkinin farklılığı dahi belirsizdir. Öyle bir an geliyor ki insan "lanet olsun" diye bağırıyor. Keşke hiç zıplamasaydım, keşke yerde iki ayak üstünde durabilmenin mutluluğunu tadabilmeyi başarsaydım.

Başka bir deyişle, şu ulu bilgelerin dediği gibi, keşke elimdekiyle mutlu olabilme sanatını becerebilseydim.

Tavadaki balık her zaman denizdeki balıktan daha lezzetlidir.

Bunun anlamı, elbette ki bir köşede tembel tembel oturup, hiç mücadele etmeden avcumuzun içine bırakılanla salakça bir mutluluk yaşamak değil. Mücadeleni et kardeşim, belki birkaç kez kıçını yere vur, zıplamak için uğraş. Ama zıplamadan da yapabileceklerini tamamen siyah, havadakini ise tamamen beyaz zannetme.

Yanılmışız, yaşam griymiş.

Hani bunca teknolojik gelişmenin en sonunda insanoğlunun tamamen doğaya döneceğini savunan bir görüş var ya, sanki tam da onun gibi, iki ayağını yere basıp hiç zıplamayı düşünmeyen büyüklerimizin dünyasındaki bazı ögeleri değerlendirmeye başlıyor insan.

Bizim kuşağın en büyük tu-kakalarından biri, "görücü usulü" de, o büyüklerimizin kullandığı aletlerden biriydi.

Bize evlenmeden önce büyüklerimiz tarafından evliliğin, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir kurum olduğu, iki aile arasında bağların oluşacağı ve anlaşamayan iki ailenin bir evliliğe büyük zararlar verebileceği söylendi.

Ama bizim büyüklerimiz elbette ki çok geri kafalıydılar. Onlar şu anda yaşadığımız hayatı anlamıyorlardı. Ben ve eşim. Evlilik ikimizden ibaretti ve bizim büyüklerimiz bunu asla anlamadılar. Onlar üç kuşak aynı evde yaşayan bir kültürden gelmişlerdi. Biz farklıydık ve onlar bunu bilemezlerdi.

Aynı şekilde çocuklarımızın eğitimlerine de, aynı geri kafalılıklarıyla hep karıştılar. Artık günümüz psikoloji bilimi çok gelişti ve her yaşta çocuğa neler söylenebileceği, nasıl davranılması gerektiği biliniyor. Bizim anne babalarımız ise hala çocukları kundağa sarıp sarmalayan, dunganga şarkılarıyla onları korkutan insanlar. Çocuğumun psikolojisi bozulacak! İleride kalıcı etkileri olacak bu davranışların.

Bilmiyorlar.

Çünkü onlar geri kafalı!

Fakat bu işte sizce de bir gariplik yok mu? Onlardan çok daha iyi bilen bizler, bizzat onlar tarafından yetiştirildik. Ve yine günümüzün modern bilimi sayesinde çok iyi biliyoruz ki bir insanın kişiliği altı yaşına kadar tamamen oluşmuş oluyor.

Yani ne gariptir ki biz modern insanların kişiliği, bu geri kafalılar tarafından oluşturuldu...

Bir başka garipliği evlenip dünyanın bir başka ucuna gitmemiş olan tüm evli insanlar hissetmiştir. Bir süre sonra sadece eşinizle değil, onun annesiyle, babasıyla, kardeşiyle hatta amcalarıyla ve halalarıyla evlenmiş olduğunuzu hissetmeye başlıyorsunuz. Çünkü maalesef(!) evlenip ıssız bir adaya düşmüyoruz. Evleniyoruz, ve bir gün önceki hayatlarımız aynı şekilde devam ediyor. Yani eşimizin annesi, babası, amcası, halası, kardeşi, biz evlendiğimiz an buharlaşıp yok olmuyorlar. Eh, ortak bir hayat yaşamaya karar vermiş olduğumuz için, istediğimiz kadar cicim ayında olalım, bu insanları bir şekilde kendi hayatlarımıza sokma mecburiyetinde oluyoruz.

O zaman, şu geri kafalı büyüklerin sık sık dile getirdiği "aileler birbirine uymalı" sözü nedense daha çok aklımıza gelmeye başlıyor.

Ama elbette biz, modern zekamızla bu saldırıyı bertaraf edecek bir yığın argüman sıralıyor ve kendi hayatımıza devam ediyoruz.

Aradan bir beş yıl daha geçtiğinde aradaki şu bizim için hiç de önemli olmayan kültür farkı bizi artık iyice germeye başlıyor. Bu noktada ya oflayıp puflayarak hayatımıza devam ediyoruz ve yetmiş yaşına gelince arkamıza bakıp "ben bu hayatı yaşamak istememiştim" diye hayıflanıyoruz ama artık vakit çok geçmiş oluyor, ya da yol yakınken "tak sepeti koluna herkes kendi yoluna" yapıyoruz.

Fakat bunun bile çok çok büyük bedelleri var. Ülkemizde bir erkek olarak, artık birlikte olmak istemeseniz de, bir kadını bırakıp sırtını dönüp gitmek hiç de öyle sanıldığı kadar kolay değil. Sevdiğiniz ve değer verdiğiniz bir insanın hayatına gerçekten de çok büyük zarar vermiş oluyorsunuz bazen, ve bunun getirdiği vicdani yük, belki de yetmiş yaşında "ben bu hayatı yaşamak istememiştim" acısından daha büyük olabiliyor!

Elimizde bunu ölçecek bir terazi olmadığı için bilemiyoruz. Yazı tura atıp iki yoldan birini seçiyoruz.

Elbette ki ailelerini dinlemeyip, onlara karşı çıkıp, hatta evden kaçıp evlenen ve mutlu olan bir sürü çift vardır. Elbette, boşandıktan sonra bir başkasıyla gerçek mutluluğu bulmuş olanlar da vardır.

Elbette, kuralı bozan pek çok istisna olmuştur, olacaktır da.

İstatistik, bir bilim midir, bilmiyorum, ama elimize koyduğu veriler arasında boşanma ile sonuçlanan evliliklerin büyük bölümünün aileler tarafından karşı çıkılmış evlilikler olduğu gibi bir bilgi varsa eğer, buna birazcık olsun bilimsel gözle yaklaşmakta fayda var kanımca.

İşte o zaman ailelerin "uygun gördüğü" birisiyle görüşmek neden o kadar da kötü olsun ki diye düşünmemek elde değil. Tamam, gururumuzu tamamen ayaklar altına almayalım ve bu sistemi de biraz "neo görücü usulü" haline çevirelim! Yani ilk görüşmeye doğrudan evlenme amacıyla değil de, sadece bir başkası tarafından "iyi insan" diye nitelendirilen birisiyle tanışma amacıyla gitmiş olalım.

Kendimizi bu kadarcık kandırmamıza izin verelim...

Sonuçta günlük yaşamda karşımıza çıkan insanlarla ne şartlar altında tanışıyoruz, hiç düşündünüz mü? Çoğunlukla bir arkadaş ortamında, bir başka arkadaşımızın arkadaşı olmuyor mu bu yeni insanlar? Hatta çoğunlukla bizim arkadaşlarımız "aaa haftasonu Ahmet de olacak, iyisi mi biz Leyla'yı da davet edelim" diye düşünmüş olmuyorlar mı?

Arkadaşlarımızın bize layık olduğunu düşündüğü insanlarla tanışmaya hiç itirazımız yokken, istatistiksel açıdan bizim için neyin iyi olduğunu bilme olasılığı çok daha fazla olan ailemiz söz konusu olduğunda doğrudan "tu-kaka" diyoruz.

Görücü usulünün hafifletilmiş yüzlerce versiyonunu sürekli olarak yaşamaktayız aslında ama her zaman olduğu gibi, olayları istediğimiz şekliyle görme konusunda muhteşem bir becerimiz var.

Bu işte bir gariplik yok mu?

Eğer hala "hayatınızın erkeğini" ya da "kadınını" arıyorsanız, size kolay gelsin! Öyle bir şey yok aslında biliyor musunuz? Sadece birlikte bir yaşam sürdürmeyi becerebileceğiniz, ve beceremeyeceğiniz insanlar var! Ve bu insanların sayısı, sizin ortak yaşam sürdürebilme becerinizle doğru orantılı olarak artıyor!

Dolayısıyla, sizin hayatınızın erkeği (ya da kadını) şu anda dünya üzerindeki insanlardan herhangi biri. Onlardan yüzlerce var üstelik.

Peki siz onunla tanışmak için illa bir tesadüfün gerçekleşmesini mi bekliyorsunuz?

Evet, ben bekliyorum doğrusu! Yaşamda tesadüf diye bir şeyin olmadığı öğretildi bana. Gerçekleşen her şeyin bir sebebi ve amacı vardır.

Öyleymiş.

Sahiden hala görücü usulü ile tanışan insanlar mı var?

Evet mi? Vay be!

Korkarım biz bu geri kafalılıktan asla kurtulamayacağız.

Hiç yorum yok: