"Hay ananııı!" diye haykırdım.
Dolmuşta arka koltukta oturuyordum, düşüncelere dalmışım. Birden sol kulağımın çok yakınlarından cazır cuzur bir sesler duydum. Arıdan, uçan böcekten ödüm kopar. Kafamı çevirmeye korktuğum için gözümün ucuyla cama doğru bakmamla "hay ananııı" diye haykırmam bir oldu.
"Ananııı" kelimesini tam olarak bitirmemiş olabilirim, beynimin fren tertibatı belki kelimeyi biraz daha öncesinde kesmiştir, tam hatırlayamıyorum, ancak bir dolmuşun içinde kendi kendine durduk yere "hay an.." diye haykıran bir adamın ne demek istediği de, herhalde diğer yolcular tarafından açıkça anlaşılmıştır!
O an nasıl utandığımı kelimelerle ifade etmem çok zor. Gerçekten kayda değer bir rezillikti. Neyse ki arının annesine yapmayı uygun gördüğüm eylemi de dile getirecek kadar kontrolsüz değilmişim diyerek konuyu bağlayalım.
Bu, başkası için komik, benim için ise rezalet anı beni o zaman "işte sen busun" şeklinde düşündürtmüştü. Evet, işte benim en doğal, en saf halim buydu! O an, birden ödüm kopmuştu ve ruhumun derinliklerinden kopup gelen bu şairane korku ifadesi "hay ananı..." şeklindeydi.
Rivayet odur ki insanlar narkozdan uyandıklarında ilk gördükleri insana tamamen içlerinden gelen şeyi, yani gerçeğin ta kendisini söylerlermiş. Adamın biri gözlerini açıp başucunda karısını gördüğünde sevgiyle "seni seviyorum" demiş.
Diğer adam ise yine narkozdan uyanıp başucunda endişe ile kendisini bekleyen karısını görmüş ve dudaklarından "Allah belanı versin" sözcükleri dökülmüş.
İşte ben de adeta o an bir narkozdan uyanma enstantanesi yaşamıştım ve dudaklarımdan "hay allah, nasıl da korkarım arıdan keh küh" gibi nazik bir ifade yerine "hay ananı..." diye başlayan bir cümle dökülmüştü. Doğru olan da buydu, çünkü katıksız biçimde içimden geçeni ifade etmiştim.
Geçen gün yolda yürürken, çok sıkça yaşadığım küçük bir olay geldi başıma. Yeni aldığım kot pantalonum ve gıcır gıcır montumla, yeni cicilerimle, olanca karizmatik tavırlarla yolda yürüyordum. Kaldırımda bir çıkıntı farkettim, ama kendimi karizma meselesine öyle kaptırmışım ki ayaklarımı ayarlayamadım ve çıkıntıya takıldım.
O heybetli görünüşüme hiç de uymayacak bir sakarlıkla tökezledim, yere kapanacak kadar olmasam da, epey bir sallandım.
Sonra kendimi dönüp kaldırımdaki çıkıntıya doğru "seni kim oraya yerleştirdi, lanet olası" şeklinde bakarken yakaladım.
Biliyordum ki bu benim en katıksız doğal halim değildi! Doğal halimi, yıllar önceki dolmuş seyahati sırasında kendime yeterince ispatlamıştım ben. Şu anda da aslında içimden geçen, annesini geçip belki olaya kaldırım çıkıntısının avradını da sokacak bir takım cümleler kurmaktı. Fakat fren tertibatı çabuk çalıştı, ben sokak ortasında, hiç de bana yakışmayacak şekilde küfür etmeyip, dönüp kaldırım çıkıntısına manidar bir biçimde bakmakla yetindim.
Aslında itiraf etmeliyim ki kaldırım çıkıntısıyla aramızda geçen bu romantik bakışmanın en ufak bir anlamı yoktu. Ben daha sendelerken zaten o çıkıntıya takılmış olduğumun bilincindeydim. Bu bakışın yegane anlamı şuydu:
- Ey sokakta gezenler! Hiç farkında değilim, yürürken bu çıkıntıya takılmışım. Görüyor musunuz, işte şu gözlerimle işaret ettiğim çıkıntıdan bahsediyorum. Ben, karizmatik insan, düz yolda yürürken düşmedim yani!
Ayak parmağım acımış ve ben parmağımın derdinde değilim, etraftaki beni tanımayan ve belki de düşüşümle zerre kadar da ilgilenmeyen insanlara bir şeyler ispat etme derdindeyim!
O an şunu düşündüm. Bu yaşadığım anı bir film karesi gibi dondursak, çevredeki tüm insanları bu kareden çıkarsak. Ben sokakta yapayalnız yürüyor olsam. Acaba yine dönüp sevgili kaldırım çıkıntısıyla kesişir miydim yoksa hemen acıyan ayağıma mı bakardım?
Kendimiz olup da gönül rahatlığıyla "hay ananı" diye bağırmak için illa dalıp gitmemiz, yani boş bulunmamız mı gerekiyor? Başkalarının ne diyeceği neden bizi bu kadar çok ilgilendiriyor?
Bir başka benzer anım, yine yıllar önce bir gece, karanlıkta bir caddenin karşısına doğru koşuşum. Bir yandan yoldan geçen arabaları kontrol edip bir yandan da kaldırımda herhangi bir yayaya çarpmamak için etrafı kolaçan ederek, bakışlarım etrafta gezinerek yolun karşısına doğru koştum, koştum, koştum, caddeyi geçtim, kaldırıma vardım ve birden kaval kemiğimde anormal bir acı hissettim. Meğer orada yerde kalınca bir zincir geriliymiş ve ben ona takılmışım.
Herhangi bir yerim kırılmadı, ama canım o kadar çok acıdı ki, bırakın bağırmayı, anıracak düzeye geldim!
Fakat sokak insan kaynıyordu ve ben düz yoldaki koca zinciri görmemiş olduğumu kabul edemeyecek kadar gururlu bir gençtim. Dolayısıyla pek çok kişinin yapacak olduğu şeyi yaptım, ve hiç çaktırmadan, sanki canım hiç acımamış gibi, hatta neredeyse takıldığımın farkına bile varmamış gibi yaparak yürümeme devam ettim.
Tabii ki en yakın izbe sokağa kendimi atıp yerlerde kıvranana kadar!
Bu hikayeler herhalde herkese pek bir tanıdık geliyordur...
Ben, sürekli olarak hayatında buna benzer şeyler yaşamış biri olarak, geçen gün kendimi yakın bir arkadaşımla şöyle bir sohbetin içinde buldum. Sohbetimizin ana konusu iş hayatı ve bizim sürekli olarak oynamak zorunda kaldığımız rollerdi.
Hiç durmaksızın taktikler geliştiriyor, pazarlıklar yapıyoruz. Hiçbir konuşmamız doğal değil. Bir iş yerindeyseniz astlarınıza asla yetersiz olduğunuz yönleri göstermemeniz gerekiyor. Çünkü böyle yaparsanız sizi ezecekleri öğretilmiş. Böyle yaparsanız sizi dinlemezler. Bilmiyorsanız da biliyor gibi yapacaksınız.
Bir müşteriyle konuşurken, onun günlerce geciktirdiğiniz işini aslında çok büyük bir şeymiş gibi göstereceksiniz ki, bu gecikmeye bir bahane bulabilesiniz. Yoksa "abi senin on dakikada yapacağım işe ben günlerdir bakamadım, afedersin" diyemezsiniz.
Neden? Çünkü böyle derseniz sizi ezerler! Bir sonraki durum için pazarlık şansınızı kaybedersiniz! Tam aksine bu işin ne kadar zor ve zahmetli olduğuna müşteriyi inandıracaksınız ki bu "küçücük" gecikme kabul edilebilir olsun.
Patronunuzla konuşurken asla bu maaşla mutlu mesut geçindiğinizi söylemeyeceksiniz. Çünkü doğruyu söylerseniz size zam yapmayacaktır. Onun yerine sürekli olarak nasıl geçim sıkıntısı çektiğini anlatıp duran şu diğer elemana zam yapılacaktır. Siz de ağlayın, size de meme versinler!
Patron ise elemanıyla konuşurken asla işlerin çok iyi gittiğini ve bu sene çok para kazandığını söylememelidir! Neden? Çünkü söylerse eleman zam ister. Bunca zamandır hep birlikte büyüme hayalleriyle kandırdığı elemanını artık bu düşük maaşa ikna edemez hale gelir.
Bu davranış biçimi bizi öylesine ele geçirmiş ki, iş hayatının dışında da tamamen bu dürtüyle hareket eder hale gelmişiz. En yakın arkadaşımızla konuşurken bile sürekli olarak beynimizde şöyle düşünceler cirit atıyor. "Yok, şimdi Funda'dan hoşlandığımı ona söylemeyeyim, çünkü söylersem gider bunu Ahmet'e filan anlatır, Ahmet de gider... Yok yok ben iyisi mi bunu söylemeyeyim, ama bir Funda'dan bahsedeyim, bakalım yaklaşımı ne?"
Bu akşam iş çıkışı arkadaşlarla bir saatliğine bir yere gidip bira içeceğiz, ama iyisi mi ben bunu eşime söylemeyeyim, çünkü iki gün sonra da halı sahada top oynamaya gideceğiz, şimdi şarlar, içimi sıkar. Ayrıca ben halı saha için pazarlık gücümü kaybederim. Bu akşam iyisi mi ben işten bir saat geç çıkmış olayım. Aman canım, yalan söylemiyorum ki, sadece gerçeği söylememiş oluyorum.
Sürekli olarak bir mücadele, bir savaş halindeyiz kısacası. Herkesin kişiliği farklı ve biz her farklı kişiliğe göre ayrı taktikler geliştiriyor, her nabza göre şerbetler hazırlıyor ve her geçen gün bu konuda daha da uzmanlaşıyoruz. Sonuçta öyle bir noktaya geliyoruz ki artık kendimiz bile en doğal halimizin ne olduğunu unutuyoruz.
O yüzden dolmuşun arka koltuğunda arıya "hay ananı" diye bağıran ben, bu sözler nasıl oldu da benim ağzımdan çıktı diye şaşakalıyorum.
Biz her saniye oyun oynamaktayız. Tamamen kendimiz olup da içimizden geldiği gibi davrandığımız, içimizden geldiği gibi konuştuğumuz, ne kazanacağımızı, ne kaybedeceğimizi düşünmeden hareket edebildiğimiz çok nadir anlarda ise bize hiç tanıdık gelmeyen bir huzur hissiyle irkiliyor ve en kısa sürede "kendimize geliyoruz".
Bize kendimiz gibi olmamız değil, her an etrafta bizi yemek üzere bekleşen kurtlardan korunmak için dikkatli olmamız öğretildi. Biz de bu yüzden artık kendimiz değiliz. Bu davranış şekli bizim ruhumuza öylesine işlemiş ki, sokağın ortasında bir zincire takıldığımda hiç kimseye benimle alay etme şansı vermemek için, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, gözümden yaş gelecek kadar canım acımış da olsa yürüyüp gidebiliyorum!
Adama sormazlar mı, salak mısın sen diye? O sokaktan geçen elli kişi bana gülse ne olur?
Hiç birinin umrunda da değilim, o ayrı mesele. Sanki hepsi benim adımlarımı izliyor ve "aha aha geri zekalıya bak şimdi zincire takılacak" diye kikirdiyor.
Ayrıca hepsi sahiden bunu yapsa ne yazar?
O an gerçekten de bir geri zekalılık yapmış olsam ne olur? Bu benim insani değerimi mi azaltır? Neden oradaki elli kişiyle birlikte olup "hahaha, ne komik düştüm değil mi?" diye gülemiyorum?
Neden en yakın arkadaşıma o kıza aşık olduğumu söyleyemiyorum?
Neden karıma bu gece bir saatliğine bira içmeye gideceğimi söyleyemiyorum?
Neden "hay ananııı" diye bağırmak yerine dönüp de kaldırımdaki çıkıntıya artistik bakışlar fırlatıyorum?
Ben küçükken bir futbol spikeri maçın içinde kaçan inanılmaz bir gol fırsatının ardından "vay anasını sayın seyirciler!" demişti. Hiç böyle laf edilir mi diye şaşıp kalmıştı büyüklerimiz.
Ama tüm yaşantımız boyunca inanılmaz bir fırsatı kaçırıyoruz işte. Kendimiz olamıyoruz. Aslında hayatımızın anlamı olması gereken hedefi ıskalıyoruz. Bir sürü hesap kitap içinde yaşlanıp gidiyoruz, muhasebe kayıtlarımız artı ve eksilerle dolu. Oysa ruhumuz bu muhasebe kayıtlarına değil, özümüzü bulduğumuz anları yazdığımız yarısından çoğu boş deftere bakıyor.
Belki bir gün biz de anlayıp bu boş defteri farkediyoruz. Artık doldurmak için biraz geç olmuştur.
Bu gol de kaçar mı?
Vay anasını sayın seyirciler!
17 Ocak 2007
6 Ocak 2007
Hayli amatör bir dağcılık hikayesi - Likya Yolu, 3.gün
2007'nin ilk sabahını yine mükellef bir kahvaltı takip etti. Artık grup üyeleri arasında resmen bir çok yeme yarışı başlamış gibiydi, herkes ilk günlerdeki rahatsızlık ve acı çekme arayışını bırakmıştı, kendimizi zevk-ü sefaya vermiş gibiydik...
Üçüncü günün parkuru hayli hafif olacaktı. Ancak gideceğimiz köyün ismi biraz talihsizdi: "gey köyü".
Herhalde turistler bu köyde çok eğleniyorlardır diyerek yine kahvaltının akabinde çantalarımızı yüklenip yollara koyulduk. Parkurumuz ağırlıklı olarak normal araç yolundan oluşuyordu, rahattı ve elbette bu konu aramızda "Likya'lılar da amma gelişmiş bir medeniyetmiş" geyiğine çanak tuttu.
Aynı geyiği daha bir gün önce "bu Likyalılar da kendilerine doğru düzgün bir yol yapamamışlar mı canım?" şeklinde tüketmiş olmamıza rağmen keyfimiz o kadar yerindeydi ki bugün tekrar gülüyorduk.
Güle oynaya, rahat molalar vere vere, tahminen üç saatlik bir yürüyüşün ardından Gey Köyü'ne ulaştık. Aslında yolculuğumuz bu kadar kısa sürmeyecek, aralarda bir yerde denize inip sezonu açacaktık, ancak aradığımız patikayı bulamadık, denize inen yol ise ya inişte ya çıkışta bize en az bir zaiyat verdirecek türde sarp kayalık çıkınca hevesimiz kursağımızda kaldı.
Gerçekten, güneş alan yerlerde sıcaktan terlediğimiz, biraz ileride ormanın içine girdiğimizde soğuktan üşüdüğümüz ilginç bir atmosferde yürürken birkaç yüz metre aşağıya inip de denize girebilecek olmak çok hoş bir düşünceydi.
Şahsen 1 Ocak'tan daha önce deniz sezonunu açmamıştım hiç!
Ancak bu sefer de karpuz kabuğunu denize düşürmek nasip olamadı.
Denize inememiş olmak bize üç ya da dört saat civarında bir zaman kazandırmıştı. Bu sayede gece konaklayacak olduğumuz Gey Köyü Muhtarı'nın evine öğlen saatlerinde vardık. Alışık olmadığımız bu durumu elbette ki grup karakterine uygun olarak, tıka basa bir öğle yemeği ile kutladık! Çantalarımızda kalmış son sosisler, peynirler, sucuklar süratle ve afiyetle, tüketildi.
Artık öyle arsız bir hale gelmiştik ki yerken doymuş olup olmadığımızla ilgilenmiyor, sadece sınırlarımızı zorlamaya çalışıyorduk. Sanki şu son birkaç dirhemlik yiyeceği bir gün daha sırtımızda taşımak bize çok külfet olacakmış gibi, hepsini silip süpürmek zorunda hissediyorduk kendimizi.
Ben bu gezi boyunca sık sık tekrarladığım bir tiradı okumaktaydım yine. Karnım doyduğu anda lüzumsuz gördüğüm yiyecekleri "ha onu mu? Köpeklere veririm daha iyi" diyordum.
Oysa daha ilk günkü yürüyüş sırasında, yolculuğun başında "bu kurumuş simide mi kaldım, köpeklere veririm daha iyi" dediğim bir sevgili yarım simidi öylesine afiyetle yemiştim ki, gerçekten Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.
Ama sanırım ben tam anlamıyla terbiye nedir bilmeyen bir kuldum; işte yine karnım doymuş ve ben köpeklere verecek lokmalar arıyordum!
Bu ağır yemek, güneş batmadan çevrede küçük bir tur yapmak isteyen ekibimize biraz fire verdirdi. Kadronun yarısı evde kalıp duş almak, ayaklarını uzatıp yatmak ve kitap okumak yönünde tercihini kullandı. Dolayısıyla biz, küçük bir kadroyla çevre keşfine çıktık.
İçimizde hala küçük de olsa bir denize inebilme umudu taşıyorduk. Hele hele bir kaya çıkıntısı üzerine kurulmuş, inanılmaz manzaralı o evin bahçesine gelip de aşağıya doğru inen yolu görünce bu hevesimiz iyice depreşti.
Ev sahipleriyle yaptığımız sohbet kısa sürede bu depreşmeyi bastırabilecek etkideydi. Burayı iyi tanıdıkları için gayet kendilerinden emin bir şekilde, aşağıya kadar, sağımızı solumuzu keserek yaklaşık iki saatte inebileceğimizi söylüyorlardı.
"Sokaktan geçen adam" olarak elbette ilk günkü kadar yüksek debiyle öğrenmeye devam etmiyordum, ama yine de her gün bir takım bilgiler ekleniyordu dağarcığıma.
Dağda yol sorduğunuz bir kişinin sözlerine pek güvenmemek, hele hele mesafe ve bu mesafeyi tahmini katediş süresi hakkındaki sözlerini hiç kaale bile almamak gerektiğini öğreniyordum yavaş yavaş. Hele bir gün önceki konaklamamız sırasında ev sahiplerinden birinin bir-bir buçuk saat diye tahmin ettiği yolu diğer ev sahibinin yaklaşık beş saatlik yol olarak dile getirmesi bu prensibin ne kadar doğru olduğunu ispat ediyordu.
Haldun ve Vedat daha önceki dağcılık anılarından, köylülerin genellikle kullandıkları ölçü birimi olan "bir sigara içimlik" mesafenin nasıl yöreden yöreye değişebildiğini bizlere aktarmışlardı gün boyunca. Elbette herkesin sigara içiş hızı farklıdır diyerek bu konuyu da tatlıya bağladık. Zaten bizim ekibimizde kimse sigara içmiyordu.
Belki "bir esrar içimlik" mesafe hakkında fikir yürütebilecek üyelerimiz olabilirdi, ama bu konuya pek girmemeyi tercih ettik, zaten halk arasında kabul görmüş bir birim de değildi bu.
Ben bu yüzden ev sahiplerimizin söylediklerini de çok fazla ciddiye almadım, ama yamaçtan aşağıya bakıp uzaklarda bir yerde zar zor bir mavilik algılayan gözlerime inandım. Biz güzel güzel sohbetler ederek, Volkan'dan trekking ve dağcılık anıları dinleyerek yaklaşık üç saat kadar bu güzel manzaralar eşliğinde yürüdük.
Eve döndüğümüzde Haldun ve Bengi'yi bahçede mayışmış şekilde kitap okur vaziyette bulduk. Mercan ve Deniz ise mayışma boyutlarını daha da ileriye götürmüşler, biz gittiğimiz dakikadan itibaren mışıl mışıl bir uykuya dalmışlardı.
Akşam yemeğinde ne kadar yediğimizi artık anlatmak istemiyorum. Sadece bu sefer masamızda rakı ve biranın da olduğunu eklemek anlamlı olacaktır. Ben ikinci kadehten sonra artık Vedat'a Volkan demeye başlamıştım...
Fethiye dağlarında geçireceğimiz bu son gece gerçekten de iyice zıvanadan çıktığımız bir gece olarak kayıtlara geçti. Yukarıda bize ayrılmış ahşap çekme katımızda önce sakin sakin şarkılar söyleyerek başlayan gece çok kısa bir süre içinde evi sallayacak şekilde horon tepmelere ve Vedat'ın çılgın Kafkas danslarına kaydı.
Kamp ortamında pek eğlenilemeyeceğini düşünenler için sahiden ibret verici bir geceydi!
Bizler için ise bir o kadar keyif verici!
Gey Köyü'nün sokaklarında yangın muslukları vardı, ancak köyde su yoktu. Ekibimizn böylesine zincirleri kırıp coşması da işte o kadar absürddü.
Dağarcığımızdaki tüm şarkıları bitirip her boşluğa Kafkas dansı sokuşturarak azdığımız geceyi noktalarken aslında hepimiz hafif bir burukluk hissediyorduk. Evet, bu gece uyuyacak, yarın kalkacak ve son yürüyüşümüzü yapacaktık.
Belirsiz bir süre için Likya yoluna veda edecektik yani.
Kuvvetle hissettiğimiz bir diğer duygu ise midelerimizin şişliğiydi.
Üçüncü günün parkuru hayli hafif olacaktı. Ancak gideceğimiz köyün ismi biraz talihsizdi: "gey köyü".
Herhalde turistler bu köyde çok eğleniyorlardır diyerek yine kahvaltının akabinde çantalarımızı yüklenip yollara koyulduk. Parkurumuz ağırlıklı olarak normal araç yolundan oluşuyordu, rahattı ve elbette bu konu aramızda "Likya'lılar da amma gelişmiş bir medeniyetmiş" geyiğine çanak tuttu.
Aynı geyiği daha bir gün önce "bu Likyalılar da kendilerine doğru düzgün bir yol yapamamışlar mı canım?" şeklinde tüketmiş olmamıza rağmen keyfimiz o kadar yerindeydi ki bugün tekrar gülüyorduk.
Güle oynaya, rahat molalar vere vere, tahminen üç saatlik bir yürüyüşün ardından Gey Köyü'ne ulaştık. Aslında yolculuğumuz bu kadar kısa sürmeyecek, aralarda bir yerde denize inip sezonu açacaktık, ancak aradığımız patikayı bulamadık, denize inen yol ise ya inişte ya çıkışta bize en az bir zaiyat verdirecek türde sarp kayalık çıkınca hevesimiz kursağımızda kaldı.
Gerçekten, güneş alan yerlerde sıcaktan terlediğimiz, biraz ileride ormanın içine girdiğimizde soğuktan üşüdüğümüz ilginç bir atmosferde yürürken birkaç yüz metre aşağıya inip de denize girebilecek olmak çok hoş bir düşünceydi.
Şahsen 1 Ocak'tan daha önce deniz sezonunu açmamıştım hiç!
Ancak bu sefer de karpuz kabuğunu denize düşürmek nasip olamadı.
Denize inememiş olmak bize üç ya da dört saat civarında bir zaman kazandırmıştı. Bu sayede gece konaklayacak olduğumuz Gey Köyü Muhtarı'nın evine öğlen saatlerinde vardık. Alışık olmadığımız bu durumu elbette ki grup karakterine uygun olarak, tıka basa bir öğle yemeği ile kutladık! Çantalarımızda kalmış son sosisler, peynirler, sucuklar süratle ve afiyetle, tüketildi.
Artık öyle arsız bir hale gelmiştik ki yerken doymuş olup olmadığımızla ilgilenmiyor, sadece sınırlarımızı zorlamaya çalışıyorduk. Sanki şu son birkaç dirhemlik yiyeceği bir gün daha sırtımızda taşımak bize çok külfet olacakmış gibi, hepsini silip süpürmek zorunda hissediyorduk kendimizi.
Ben bu gezi boyunca sık sık tekrarladığım bir tiradı okumaktaydım yine. Karnım doyduğu anda lüzumsuz gördüğüm yiyecekleri "ha onu mu? Köpeklere veririm daha iyi" diyordum.
Oysa daha ilk günkü yürüyüş sırasında, yolculuğun başında "bu kurumuş simide mi kaldım, köpeklere veririm daha iyi" dediğim bir sevgili yarım simidi öylesine afiyetle yemiştim ki, gerçekten Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.
Ama sanırım ben tam anlamıyla terbiye nedir bilmeyen bir kuldum; işte yine karnım doymuş ve ben köpeklere verecek lokmalar arıyordum!
Bu ağır yemek, güneş batmadan çevrede küçük bir tur yapmak isteyen ekibimize biraz fire verdirdi. Kadronun yarısı evde kalıp duş almak, ayaklarını uzatıp yatmak ve kitap okumak yönünde tercihini kullandı. Dolayısıyla biz, küçük bir kadroyla çevre keşfine çıktık.
İçimizde hala küçük de olsa bir denize inebilme umudu taşıyorduk. Hele hele bir kaya çıkıntısı üzerine kurulmuş, inanılmaz manzaralı o evin bahçesine gelip de aşağıya doğru inen yolu görünce bu hevesimiz iyice depreşti.
Ev sahipleriyle yaptığımız sohbet kısa sürede bu depreşmeyi bastırabilecek etkideydi. Burayı iyi tanıdıkları için gayet kendilerinden emin bir şekilde, aşağıya kadar, sağımızı solumuzu keserek yaklaşık iki saatte inebileceğimizi söylüyorlardı.
"Sokaktan geçen adam" olarak elbette ilk günkü kadar yüksek debiyle öğrenmeye devam etmiyordum, ama yine de her gün bir takım bilgiler ekleniyordu dağarcığıma.
Dağda yol sorduğunuz bir kişinin sözlerine pek güvenmemek, hele hele mesafe ve bu mesafeyi tahmini katediş süresi hakkındaki sözlerini hiç kaale bile almamak gerektiğini öğreniyordum yavaş yavaş. Hele bir gün önceki konaklamamız sırasında ev sahiplerinden birinin bir-bir buçuk saat diye tahmin ettiği yolu diğer ev sahibinin yaklaşık beş saatlik yol olarak dile getirmesi bu prensibin ne kadar doğru olduğunu ispat ediyordu.
Haldun ve Vedat daha önceki dağcılık anılarından, köylülerin genellikle kullandıkları ölçü birimi olan "bir sigara içimlik" mesafenin nasıl yöreden yöreye değişebildiğini bizlere aktarmışlardı gün boyunca. Elbette herkesin sigara içiş hızı farklıdır diyerek bu konuyu da tatlıya bağladık. Zaten bizim ekibimizde kimse sigara içmiyordu.
Belki "bir esrar içimlik" mesafe hakkında fikir yürütebilecek üyelerimiz olabilirdi, ama bu konuya pek girmemeyi tercih ettik, zaten halk arasında kabul görmüş bir birim de değildi bu.
Ben bu yüzden ev sahiplerimizin söylediklerini de çok fazla ciddiye almadım, ama yamaçtan aşağıya bakıp uzaklarda bir yerde zar zor bir mavilik algılayan gözlerime inandım. Biz güzel güzel sohbetler ederek, Volkan'dan trekking ve dağcılık anıları dinleyerek yaklaşık üç saat kadar bu güzel manzaralar eşliğinde yürüdük.
Eve döndüğümüzde Haldun ve Bengi'yi bahçede mayışmış şekilde kitap okur vaziyette bulduk. Mercan ve Deniz ise mayışma boyutlarını daha da ileriye götürmüşler, biz gittiğimiz dakikadan itibaren mışıl mışıl bir uykuya dalmışlardı.
Akşam yemeğinde ne kadar yediğimizi artık anlatmak istemiyorum. Sadece bu sefer masamızda rakı ve biranın da olduğunu eklemek anlamlı olacaktır. Ben ikinci kadehten sonra artık Vedat'a Volkan demeye başlamıştım...
Fethiye dağlarında geçireceğimiz bu son gece gerçekten de iyice zıvanadan çıktığımız bir gece olarak kayıtlara geçti. Yukarıda bize ayrılmış ahşap çekme katımızda önce sakin sakin şarkılar söyleyerek başlayan gece çok kısa bir süre içinde evi sallayacak şekilde horon tepmelere ve Vedat'ın çılgın Kafkas danslarına kaydı.
Kamp ortamında pek eğlenilemeyeceğini düşünenler için sahiden ibret verici bir geceydi!
Bizler için ise bir o kadar keyif verici!
Gey Köyü'nün sokaklarında yangın muslukları vardı, ancak köyde su yoktu. Ekibimizn böylesine zincirleri kırıp coşması da işte o kadar absürddü.
Dağarcığımızdaki tüm şarkıları bitirip her boşluğa Kafkas dansı sokuşturarak azdığımız geceyi noktalarken aslında hepimiz hafif bir burukluk hissediyorduk. Evet, bu gece uyuyacak, yarın kalkacak ve son yürüyüşümüzü yapacaktık.
Belirsiz bir süre için Likya yoluna veda edecektik yani.
Kuvvetle hissettiğimiz bir diğer duygu ise midelerimizin şişliğiydi.
3 Ocak 2007
Hayli amatör bir dağcılık hikayesi - Likya Yolu, 2.gün
On iki saati aşan garip bir deliksiz uykunun ardından saat 8'deki kahvaltı için 07:15 civarı ayaktaydım. Mercan her zamanki hevesli haliyle sabah manzaralarını fotoğraflamak üzere odadan ayrılmıştı.
Ben de peşinden çıktım. Sonuçta bu manzarayı sadece birkaç dakikalığına görebilecek, sonra tekrar yollara dökülecektik.
Ama o ne manzaraydı öyle! Meşhur Kelebekler Vadisi ayaklarımızın altımızda uzanıyordu. Sarp kayalıkların altında, karadan ulaşılamayan, ancak deniz yoluyla gelinebilen bir kumsal, masmavi bir deniz, yeni doğan güneş, serin mi serin bir hava. Sanırım 100-200 metre kadar bir yükseklikteydik. Ayaklarımızın altı uçurum gibiydi, aşağı doğru sert bir eğim yoktu, basbayağı duvar gibi kesiliyordu toprak.
Muhteşem bir koy, ve sahiden seyretmeye doyum olmayan bir görüntü.
Bu şahane "nature morte" tablodan kendimizi kazıyarak ayırıp kahvaltı için yukarıya çıktığımızda bu sefer yemeye doyum olmayacak bir yer sofrası bizleri bekliyordu. Tüm ekip yavaş yavaş toparlanmıştı. Yeni yapılmış ekmekleri, ballı yoğurtları midemize doldururken bu görüntülerin önümüzdeki dört gün boyunca sürekli yiyip içecek olan ekibimizin klasik görüntüleri haline geleceğini de bilmiyorduk elbette.
Dağcılar için kamp yapmak acı çekmekle özdeş. Bu yüzden bu dolce vita ortamının kıdemli dağcılarımız Haldun ve Vedat'ın çok da hoşlarına gitmediğini hissedebiliyordum, bir yandan zamanında "ah ah biz beton sahada voleybol antrenmanı yapardık, şimdikiler kapalı salonu, mis gibi parkeyi beğenmiyorlar" diye söylendiğim günleri de hatırlıyordum elbette.
Hepimiz "ah ah biz zamanında..." diye başlayan cümleler kurar ve gençliğimizde çektiğimiz sıkıntıları nedense sonradan büyük keyifle anarız, değil mi?
Nefis bir uyku, dinlenmişlik ve tıka basa yenilmiş bir kahvaltının ardından, belki de ilk günden daha ağır bir parkuru büyük bir keyifle katettik. Bugünün en büyük avantajlarından biri yağmur yağmıyor olmasıydı. Hava güneşliydi, geçtiğimiz yerlerdeki birbirinden çok farklı güzellikleri izleyebiliyor, yürüyüşümüzden keyif alıyorduk.
Bir gün önce deneyimlemiş olduğum "kampa giderken bazı kritik malzemelerin en iyisi temin edilmeli" prensibini omuzlarımda hayli yoğun olarak hissetmeye başlamıştım. Dandik çantamın askılarını sağolsun Vedat sabitlemiş, çantamın ağırlığının belimin altına düşmesini engellemiştik, ancak adı üstünde çantam "dandik" idi ve dar omuz askıları artık resmen omuzlarımı kesmeye başlamıştı. Omuz kemiklerimin üzerindeki kasların çürüdüğünü hissedebiliyordum. Her sallanışta canımı acıtıyorlardı. "Keşke Haldun'un omzu da beli gibi sakat olsaydı" diye düşünmeden edemedim! O zaman mutlaka bir kampçı için sırt çantasının ne kadar önemli olduğunu bana anlatır, askıları yüzünden sıkıntı çekmemem için güzel bir çanta almam yönünde beni ikna ederdi.
Ben bu müsibeti yaşamadan Haldun'un nasihatını dinleyebilecek olgunluktaydım halbuki.
Ama işte omzum acıyordu.
Fakat bu acı benim gün boyunca, müthiş uyumlu ve kafa dengi ekibimizle birlikte eğlenmeme engel olamadı.
Aslında ekipteki hemen hemen herkesin benzer bir sıkıntısı vardı. Mesela Haldun'un kızı Bengi sürekli olarak babasına çantasının ayarlarını yaptırıyor, belini vuran kısımdan dert yanıyordu. Aynı zamanda ayakları su toplamış ve yavaş yavaş yara olmaya başlamıştı. Arada verdiğimiz molalarda ekibimizin gönüllü "medic"i Mercan yaraları sarmaya çalışıyordu.
Hem hava daha güzel hem de yola daha erken koyulmuş olduğumuz için, parkur bize çok daha hafif geldi. Bu sefer çok daha rahat şekilde, daha uzun molalar verebildik, molalarda çantalarımızdaki çikolataları, kuruyemişleri büyük keyifle yiyebildik.
Ben "sokaktan geçen adam" olarak öğrenmeye devam ediyordum elbette.
Kampçılar hiç bir şeyi boşuna üretmemişler. Mesela Vedat, Mercan ve Sarven çantalarında garip bir su torbası taşıyorlardı. Bu torbadan çıkan bir hortum omuzlarının yanından geçiyor ve yürürken istedikleri anda su içebilmelerine olanak sağlıyordu.
"Aman canım çok mu önemli bu?" diye soracak olursanız sahiden de önemli diye cevap veririm, çünkü benim çantamın yanındaki yarım litrelik su şişesine bir başkasının yardımı olmadan ulaşamıyordum. Ekipteki hiç kimse "abi şu su şişesini verir misin" diye rica ettiğimde sırtını dönüp gidecek karakterde değildi elbette, ama yine de ağzımın kenarında bir pipet olmasını tercih ederdim doğrusu.
Su ile ilgili bir diğer hakikat, yanınızda en az bir, tercihen bir buçuk litrelik su bulundurmanız gerekliliği. Parkurun bazı aşamalarında hayli efor sarfediyor ve hele hele hava sıcaksa çok su tüketiyorsunuz. Bu sırada yolda bir çeşme ya da su kaynağı bulamama ihtimaliniz var. Başkasının suyundan otlanmak ise sahiden çok tatsız bir durum!
Ben yarım litrelik tek su şişesiyle idare edebildiysem, bu sadece şanslı olmamdan kaynaklandı, her mola yerinde şişemi doldurabildim.
Mercan ile Haldun fotoğrafçılık konusunda halef ile selefi oynarken dönüş yolunda keyifle izleyeceğimiz karelerle dolduruyorlardı arşivimizi.
İkinci gün, ekibin gerçek anlamda kaynaştığı gün olarak anılabilir. Ama bundan biraz daha önemlisi, bugünün 31 Aralık olmasıydı. Gece yılbaşı kutlamaları yapacak, Vedat ile Julie'nin dünyalar tatlısı kızları Melissa ve Alara'nın "bugün yılbaşı değil yılsonu" teorisine karşılık Haldun'un büyük sabırla "hayır yılbaşı kelimesi bir anlam taşır, yılın son günü olmasına rağmen bugün yılbaşı diye adlandırılır" açıklamalarını dinleyecektik.
Haldun gerçekten de biri sekiz biri on yaşındaki bu kızlarla koca adam gibi tartışıyordu, ama kızlara çocuk muamelesi yapmak zaten mümkün değildi. İkisi de gıklarını çıkarmadan, hatta bizden çok daha az gıklayarak bunca yolu yürümüşler, ve iki olgun insan gibi ekip içindeki tüm sorumluluklarını yerine getirmişlerdi. Onları izlerken şehirdeki akrabalarımı düşündüm. Sekiz yaşındaki bir çocuğa "al şu odunu sobaya at" demenin "bizim oralarda" nasıl imkansız olduğunu kendi kendime kızarak düşündüm.
Öyle değil mi? Biz, çocukları sürekli olarak "tehlikeli" işlerden uzak tutarız. Sekiz yaşındaki bir çocuk sobanın kapağını tutup açamaz, olsa olsa elini yakar, onu yapmasa mutlaka evi yakar!
Sekiz yaşındaki bir çocuğun neler yapabiliyor olduğunu sanki bir uzaylıya bakar gibi izliyordum. Yol boyunca kimi zaman bu harika ailenin yanına gitmiş ve sohbet etmiştim. Çocuklarla birbirimize bilmeceler sormuş, fıkralar anlatmıştık. İkisinin de iki gün boyunca en ufak bir şımarıklığını görmedim, bir kez olsun mızmızlandıklarını, annesinin babasının kolunu bacağını çekiştirdiğine tanık olmadım. İkisi de gereken yerde insiyatif alıp karar verebilecek olgunluktaydı resmen.
Evet ikisi de çocuktu, oyun oynuyorlar, gülüşüyorlardı, ama koskoca ekibin temposunda bir gram değişikliğe sebep olmuyorlardı.
Melissa ve Alara, ekibimizin bir parçasıydı. Maskotumuzdu onlar.
Yürüyüşün diğer keyifli ve hatırda kalan yönü Haldun'un soğuk espriler ile Bengi'yi bezdirmesiydi. Bir diğer Saint Joseph'li olarak ben de bu soğuk esprilere elimden geldiğince katkıda bulunmaya özen gösteriyordum.
Bu satırları yazarken neredeyse unutuyor olduğum bir diğer anı, yine gezi öncesi paraya kıyıp almış olduğum trekking pantalonunu lime lime parçalamış olmamdı! Bunu neden neredeyse unutmuş olduğumu aslında çok iyi anlıyorum! Molalardan birinde ben de herkes gibi bir taşa oturdum ve kalkarken pantalomun münasebetsiz bir yerinden "caaaart" sesi geldi.
Dağda pantalonumun arkasından malum bölgenin görünmesi çok da umrumda değildi. Hatta Mercan ile Sarven'in sürekli arkamda gezinerek olay yerini görüntüleme çabalarına da aldırmıyordum ama, bir yere daha takarak bu yırtığı büyütmekten ve geri kalan günleri elimdeki tek alternatif olan eşofmanımla geçirmek zorunda kalmaktan korkuyordum.
Hele hele yağmur yağarsa, korktuğum kadar olacaktı!
Galiba insan sahiden de hayatına tüm korktuklarını çekiyor...
Akşam üstü verandada güneşin batışını izleyip güneşin batmasıyla birlikte üşüdüğümde haliyle kalkıp montumu almak istedim.
Ve bu kalkış anı kocaman bir "caaaaaart" sesiyle şenlendi. Artık pantalonumun arkadasında meraklı Sarven ve Mercan'ın birlikte kollarını (elbette pantalon benim üzerimde değilken!) geçirebilecekleri kadar büyük bir yırtık vardı. Ben eşofmana talimdim ve bu durumum "ekibin yaramaz çocuğu Babür pijamasıyla yollarda" şeklinde tasvir bulacaktı.
İkinci konaklama noktamıza, bir gün öncesine nazaran çok çok daha rahat ulaştık. Elbette beş, altı saatlik yürüyüşün getirdiği bir miktar yorgunluk vardı, ancak bu sefer her şeyin keyfini daha doyasıya çıkarıyorduk. Verandada oturup güneşin batışını seyrederken "sokaktan geçen adam" deneyimlerime bir tanesini daha ekliyordum: dağda güneşin olmadığı yerde sıcaklık ışık hızıyla düşüyordu. Üzerimde tişört ve kazakla keyif içinde güneşin batışını izlerken güneş battığı anda tir tir titremeye başladım. Hava birden buz kesmişti. Ekibin bir kısmı bu gece dışarıda uyuyup yıldızları seyretmeye niyetliydi, ben, Mercan ve Deniz ise bu soğuğu gördükten sonra geceyi bungalolarda geçirmeye çoktan karar vermiştik bile!
Ama "sokaktan geçen adam", dağda havanın gün doğumu ve batımlarında özellikle çok soğuduğunu, gece saatlerinde ise o kadar üşütmediğini bilmiyordu.
Bize yine mükellef bir akşam yemeği hazırlanmıştı. Kurban eti, pilav, sebze yemekleri ve yöreye özel, lahanalı bir salata. Ekip sahiden tatil köyü kıvamına gelmiş, yedikçe yiyordu! Ev sahiplerimiz bize yemek yetiştirmekte zorlanırken benim için en büyük şok, İstanbul'da hem yavaş, hem de çok az yiyen, sürekli fit adam Mercan'ın tabak üzerine tabak deviren halini görmek oldu.
Adam coşmuştu resmen ve tutabilene aşkolsundu. Hatta yemek yiyememesiyle meşhur Deniz bile silip süpürüyordu önüne konanları. Ben, "hazır uzun yürüyüşler yapacakken biraz az yiyeyim de birkaç kilo daha vereyim" hedefimi çoktan rafa kaldırmış, sadece çok da aşırı yemeyerek en az hasarla bu tatili bitirmenin planları içerisindeydim artık.
Haldun ve Vedat da sanırım "böyle lay lay lom kamp mı olurmuş canım?" şeklinde içsel homurtularından vazgeçmişler, bizimle birlikte yan gel yat Osmancılık oynuyorlardı.
Yılbaşı olduğu için gece yarısına kadar oturma denemesi içindeydik. Ancak dünkü gibi, bu akşam yemeğini de çok erken saatte yemiştik ve bütün hoş sohbetler, benim mp3 playerimdan çalınan müzikler, anılar ve gülüşmeler ile gece yarısını bulamadık. Ekibin bir kısmı uykuya çekildiğinde saat ancak 22:00 olabilmişti. O saate kadar, karınca kararınca kuru yemişlerimiz, çikolatalarımız ve sobada ısıtılmış sıcak şarabımızla bu güzel yolculuğumuza yakışır bir yılbaşı partisi düzenlemiş durumdaydık. Yanımızda getirdiğimiz birkaç maytabı dışarıda yakarak yeni yıla merhaba dedik.
Elbette benim Fethiye'de arabada unutmuş olduğum havai fişekler olsa biraz daha hoş olacaktı.
Verandadaki uyku ekibi inatçı çıkmış, uyku tulumlarını açık havaya sermişlerdi. Ben, Mercan ve Deniz ise, hep birlikte evin çatısında fotoğraf makinasıyla türlü maymunluklar yaparak 2007'yi bekledik. Karanlıkta görüntüleri üst üste bindirme tekniğiyle Mercan kendisine yumruk attı, bıçaklı soygun yaptı, etekli bir başka kendisini öptü, ben, üç tane benle horon teptim, ikimiz altı kişilik bir futbol takımı olup poz verdik ve sonunda Deniz'in saatiyle geri sayım başladı. Hoşgeldin 2007 dedik ve son karelerimizi çekerek yataklarımıza yürüdük.
Ben de peşinden çıktım. Sonuçta bu manzarayı sadece birkaç dakikalığına görebilecek, sonra tekrar yollara dökülecektik.
Ama o ne manzaraydı öyle! Meşhur Kelebekler Vadisi ayaklarımızın altımızda uzanıyordu. Sarp kayalıkların altında, karadan ulaşılamayan, ancak deniz yoluyla gelinebilen bir kumsal, masmavi bir deniz, yeni doğan güneş, serin mi serin bir hava. Sanırım 100-200 metre kadar bir yükseklikteydik. Ayaklarımızın altı uçurum gibiydi, aşağı doğru sert bir eğim yoktu, basbayağı duvar gibi kesiliyordu toprak.
Muhteşem bir koy, ve sahiden seyretmeye doyum olmayan bir görüntü.
Bu şahane "nature morte" tablodan kendimizi kazıyarak ayırıp kahvaltı için yukarıya çıktığımızda bu sefer yemeye doyum olmayacak bir yer sofrası bizleri bekliyordu. Tüm ekip yavaş yavaş toparlanmıştı. Yeni yapılmış ekmekleri, ballı yoğurtları midemize doldururken bu görüntülerin önümüzdeki dört gün boyunca sürekli yiyip içecek olan ekibimizin klasik görüntüleri haline geleceğini de bilmiyorduk elbette.
Dağcılar için kamp yapmak acı çekmekle özdeş. Bu yüzden bu dolce vita ortamının kıdemli dağcılarımız Haldun ve Vedat'ın çok da hoşlarına gitmediğini hissedebiliyordum, bir yandan zamanında "ah ah biz beton sahada voleybol antrenmanı yapardık, şimdikiler kapalı salonu, mis gibi parkeyi beğenmiyorlar" diye söylendiğim günleri de hatırlıyordum elbette.
Hepimiz "ah ah biz zamanında..." diye başlayan cümleler kurar ve gençliğimizde çektiğimiz sıkıntıları nedense sonradan büyük keyifle anarız, değil mi?
Nefis bir uyku, dinlenmişlik ve tıka basa yenilmiş bir kahvaltının ardından, belki de ilk günden daha ağır bir parkuru büyük bir keyifle katettik. Bugünün en büyük avantajlarından biri yağmur yağmıyor olmasıydı. Hava güneşliydi, geçtiğimiz yerlerdeki birbirinden çok farklı güzellikleri izleyebiliyor, yürüyüşümüzden keyif alıyorduk.
Bir gün önce deneyimlemiş olduğum "kampa giderken bazı kritik malzemelerin en iyisi temin edilmeli" prensibini omuzlarımda hayli yoğun olarak hissetmeye başlamıştım. Dandik çantamın askılarını sağolsun Vedat sabitlemiş, çantamın ağırlığının belimin altına düşmesini engellemiştik, ancak adı üstünde çantam "dandik" idi ve dar omuz askıları artık resmen omuzlarımı kesmeye başlamıştı. Omuz kemiklerimin üzerindeki kasların çürüdüğünü hissedebiliyordum. Her sallanışta canımı acıtıyorlardı. "Keşke Haldun'un omzu da beli gibi sakat olsaydı" diye düşünmeden edemedim! O zaman mutlaka bir kampçı için sırt çantasının ne kadar önemli olduğunu bana anlatır, askıları yüzünden sıkıntı çekmemem için güzel bir çanta almam yönünde beni ikna ederdi.
Ben bu müsibeti yaşamadan Haldun'un nasihatını dinleyebilecek olgunluktaydım halbuki.
Ama işte omzum acıyordu.
Fakat bu acı benim gün boyunca, müthiş uyumlu ve kafa dengi ekibimizle birlikte eğlenmeme engel olamadı.
Aslında ekipteki hemen hemen herkesin benzer bir sıkıntısı vardı. Mesela Haldun'un kızı Bengi sürekli olarak babasına çantasının ayarlarını yaptırıyor, belini vuran kısımdan dert yanıyordu. Aynı zamanda ayakları su toplamış ve yavaş yavaş yara olmaya başlamıştı. Arada verdiğimiz molalarda ekibimizin gönüllü "medic"i Mercan yaraları sarmaya çalışıyordu.
Hem hava daha güzel hem de yola daha erken koyulmuş olduğumuz için, parkur bize çok daha hafif geldi. Bu sefer çok daha rahat şekilde, daha uzun molalar verebildik, molalarda çantalarımızdaki çikolataları, kuruyemişleri büyük keyifle yiyebildik.
Ben "sokaktan geçen adam" olarak öğrenmeye devam ediyordum elbette.
Kampçılar hiç bir şeyi boşuna üretmemişler. Mesela Vedat, Mercan ve Sarven çantalarında garip bir su torbası taşıyorlardı. Bu torbadan çıkan bir hortum omuzlarının yanından geçiyor ve yürürken istedikleri anda su içebilmelerine olanak sağlıyordu.
"Aman canım çok mu önemli bu?" diye soracak olursanız sahiden de önemli diye cevap veririm, çünkü benim çantamın yanındaki yarım litrelik su şişesine bir başkasının yardımı olmadan ulaşamıyordum. Ekipteki hiç kimse "abi şu su şişesini verir misin" diye rica ettiğimde sırtını dönüp gidecek karakterde değildi elbette, ama yine de ağzımın kenarında bir pipet olmasını tercih ederdim doğrusu.
Su ile ilgili bir diğer hakikat, yanınızda en az bir, tercihen bir buçuk litrelik su bulundurmanız gerekliliği. Parkurun bazı aşamalarında hayli efor sarfediyor ve hele hele hava sıcaksa çok su tüketiyorsunuz. Bu sırada yolda bir çeşme ya da su kaynağı bulamama ihtimaliniz var. Başkasının suyundan otlanmak ise sahiden çok tatsız bir durum!
Ben yarım litrelik tek su şişesiyle idare edebildiysem, bu sadece şanslı olmamdan kaynaklandı, her mola yerinde şişemi doldurabildim.
Mercan ile Haldun fotoğrafçılık konusunda halef ile selefi oynarken dönüş yolunda keyifle izleyeceğimiz karelerle dolduruyorlardı arşivimizi.
İkinci gün, ekibin gerçek anlamda kaynaştığı gün olarak anılabilir. Ama bundan biraz daha önemlisi, bugünün 31 Aralık olmasıydı. Gece yılbaşı kutlamaları yapacak, Vedat ile Julie'nin dünyalar tatlısı kızları Melissa ve Alara'nın "bugün yılbaşı değil yılsonu" teorisine karşılık Haldun'un büyük sabırla "hayır yılbaşı kelimesi bir anlam taşır, yılın son günü olmasına rağmen bugün yılbaşı diye adlandırılır" açıklamalarını dinleyecektik.
Haldun gerçekten de biri sekiz biri on yaşındaki bu kızlarla koca adam gibi tartışıyordu, ama kızlara çocuk muamelesi yapmak zaten mümkün değildi. İkisi de gıklarını çıkarmadan, hatta bizden çok daha az gıklayarak bunca yolu yürümüşler, ve iki olgun insan gibi ekip içindeki tüm sorumluluklarını yerine getirmişlerdi. Onları izlerken şehirdeki akrabalarımı düşündüm. Sekiz yaşındaki bir çocuğa "al şu odunu sobaya at" demenin "bizim oralarda" nasıl imkansız olduğunu kendi kendime kızarak düşündüm.
Öyle değil mi? Biz, çocukları sürekli olarak "tehlikeli" işlerden uzak tutarız. Sekiz yaşındaki bir çocuk sobanın kapağını tutup açamaz, olsa olsa elini yakar, onu yapmasa mutlaka evi yakar!
Sekiz yaşındaki bir çocuğun neler yapabiliyor olduğunu sanki bir uzaylıya bakar gibi izliyordum. Yol boyunca kimi zaman bu harika ailenin yanına gitmiş ve sohbet etmiştim. Çocuklarla birbirimize bilmeceler sormuş, fıkralar anlatmıştık. İkisinin de iki gün boyunca en ufak bir şımarıklığını görmedim, bir kez olsun mızmızlandıklarını, annesinin babasının kolunu bacağını çekiştirdiğine tanık olmadım. İkisi de gereken yerde insiyatif alıp karar verebilecek olgunluktaydı resmen.
Evet ikisi de çocuktu, oyun oynuyorlar, gülüşüyorlardı, ama koskoca ekibin temposunda bir gram değişikliğe sebep olmuyorlardı.
Melissa ve Alara, ekibimizin bir parçasıydı. Maskotumuzdu onlar.
Yürüyüşün diğer keyifli ve hatırda kalan yönü Haldun'un soğuk espriler ile Bengi'yi bezdirmesiydi. Bir diğer Saint Joseph'li olarak ben de bu soğuk esprilere elimden geldiğince katkıda bulunmaya özen gösteriyordum.
Bu satırları yazarken neredeyse unutuyor olduğum bir diğer anı, yine gezi öncesi paraya kıyıp almış olduğum trekking pantalonunu lime lime parçalamış olmamdı! Bunu neden neredeyse unutmuş olduğumu aslında çok iyi anlıyorum! Molalardan birinde ben de herkes gibi bir taşa oturdum ve kalkarken pantalomun münasebetsiz bir yerinden "caaaart" sesi geldi.
Dağda pantalonumun arkasından malum bölgenin görünmesi çok da umrumda değildi. Hatta Mercan ile Sarven'in sürekli arkamda gezinerek olay yerini görüntüleme çabalarına da aldırmıyordum ama, bir yere daha takarak bu yırtığı büyütmekten ve geri kalan günleri elimdeki tek alternatif olan eşofmanımla geçirmek zorunda kalmaktan korkuyordum.
Hele hele yağmur yağarsa, korktuğum kadar olacaktı!
Galiba insan sahiden de hayatına tüm korktuklarını çekiyor...
Akşam üstü verandada güneşin batışını izleyip güneşin batmasıyla birlikte üşüdüğümde haliyle kalkıp montumu almak istedim.
Ve bu kalkış anı kocaman bir "caaaaaart" sesiyle şenlendi. Artık pantalonumun arkadasında meraklı Sarven ve Mercan'ın birlikte kollarını (elbette pantalon benim üzerimde değilken!) geçirebilecekleri kadar büyük bir yırtık vardı. Ben eşofmana talimdim ve bu durumum "ekibin yaramaz çocuğu Babür pijamasıyla yollarda" şeklinde tasvir bulacaktı.
İkinci konaklama noktamıza, bir gün öncesine nazaran çok çok daha rahat ulaştık. Elbette beş, altı saatlik yürüyüşün getirdiği bir miktar yorgunluk vardı, ancak bu sefer her şeyin keyfini daha doyasıya çıkarıyorduk. Verandada oturup güneşin batışını seyrederken "sokaktan geçen adam" deneyimlerime bir tanesini daha ekliyordum: dağda güneşin olmadığı yerde sıcaklık ışık hızıyla düşüyordu. Üzerimde tişört ve kazakla keyif içinde güneşin batışını izlerken güneş battığı anda tir tir titremeye başladım. Hava birden buz kesmişti. Ekibin bir kısmı bu gece dışarıda uyuyup yıldızları seyretmeye niyetliydi, ben, Mercan ve Deniz ise bu soğuğu gördükten sonra geceyi bungalolarda geçirmeye çoktan karar vermiştik bile!
Ama "sokaktan geçen adam", dağda havanın gün doğumu ve batımlarında özellikle çok soğuduğunu, gece saatlerinde ise o kadar üşütmediğini bilmiyordu.
Bize yine mükellef bir akşam yemeği hazırlanmıştı. Kurban eti, pilav, sebze yemekleri ve yöreye özel, lahanalı bir salata. Ekip sahiden tatil köyü kıvamına gelmiş, yedikçe yiyordu! Ev sahiplerimiz bize yemek yetiştirmekte zorlanırken benim için en büyük şok, İstanbul'da hem yavaş, hem de çok az yiyen, sürekli fit adam Mercan'ın tabak üzerine tabak deviren halini görmek oldu.
Adam coşmuştu resmen ve tutabilene aşkolsundu. Hatta yemek yiyememesiyle meşhur Deniz bile silip süpürüyordu önüne konanları. Ben, "hazır uzun yürüyüşler yapacakken biraz az yiyeyim de birkaç kilo daha vereyim" hedefimi çoktan rafa kaldırmış, sadece çok da aşırı yemeyerek en az hasarla bu tatili bitirmenin planları içerisindeydim artık.
Haldun ve Vedat da sanırım "böyle lay lay lom kamp mı olurmuş canım?" şeklinde içsel homurtularından vazgeçmişler, bizimle birlikte yan gel yat Osmancılık oynuyorlardı.
Yılbaşı olduğu için gece yarısına kadar oturma denemesi içindeydik. Ancak dünkü gibi, bu akşam yemeğini de çok erken saatte yemiştik ve bütün hoş sohbetler, benim mp3 playerimdan çalınan müzikler, anılar ve gülüşmeler ile gece yarısını bulamadık. Ekibin bir kısmı uykuya çekildiğinde saat ancak 22:00 olabilmişti. O saate kadar, karınca kararınca kuru yemişlerimiz, çikolatalarımız ve sobada ısıtılmış sıcak şarabımızla bu güzel yolculuğumuza yakışır bir yılbaşı partisi düzenlemiş durumdaydık. Yanımızda getirdiğimiz birkaç maytabı dışarıda yakarak yeni yıla merhaba dedik.
Elbette benim Fethiye'de arabada unutmuş olduğum havai fişekler olsa biraz daha hoş olacaktı.
Verandadaki uyku ekibi inatçı çıkmış, uyku tulumlarını açık havaya sermişlerdi. Ben, Mercan ve Deniz ise, hep birlikte evin çatısında fotoğraf makinasıyla türlü maymunluklar yaparak 2007'yi bekledik. Karanlıkta görüntüleri üst üste bindirme tekniğiyle Mercan kendisine yumruk attı, bıçaklı soygun yaptı, etekli bir başka kendisini öptü, ben, üç tane benle horon teptim, ikimiz altı kişilik bir futbol takımı olup poz verdik ve sonunda Deniz'in saatiyle geri sayım başladı. Hoşgeldin 2007 dedik ve son karelerimizi çekerek yataklarımıza yürüdük.
Hayli amatör bir dağcılık hikayesi - Likya Yolu, 1.gün
"Bu yeni nesil dağcılar da işi iyice cıvıtmışlar, çocuklar dağa kız tavlamaya gidiyorlar, kızlar da oğlan bulmaya"
Bunlar rehberimiz Vedat'ın, ücüncü günkü yürüyüşümüz sırasındaki sohbetlerinden birinde sarfettiği sözlerdi. Ben bir yandan "yaa vay eşek kafalılar vay" diye olgun adam edasıyla başımı sallıyordum, diğer yandan bu tatile gelmeden önce yakın arkadaşlarımdan birinin sözleri kulaklarımda çınlıyordu:
"Abicim o kadar kişinin içinde bir bekar kız bile yoksa sen niye gidiyorsun yürüyüşe, deli misin!!!"
Onbir kişilik ekibimiz Fethiye'de buluştuğunda saat 10:30 idi ve biz aradaki ihmal edilemeyecek düzeydeki kayboluşlarımız sayesinde oniki saatlik mola verilmemiş bir yolculuğu yeni tamamlamış durumdaydık. Kadim dostum Mercan ile birlikte, saatte bir şöför değişerek gelmiş ve bu yöntemle hemen hemen hiç yorulmamıştık. Kadim dostumun kadim eşi Deniz yol boyunca bize sürekli kahve ve yiyecek akışını sürdürmüş ve ön koltuktaki yaşamımızı idame ettirebilmemiz için gerekli lojistik desteği sağlamıştı.
Ancak ne olursa olsun oniki saatlik bir yolculuk insanı yoruyordu, çok farkında olmasak da bizler de yorgunduk.
O dakikalarda farkında olamadığımız yorgunluğu, ilk günkü yürüyüşümüzün sonunda ayak parmaklarımızdan saç tellerimizin ucuna kadar, buram buram hissedecektik, ancak henüz neşeli ve şendik.
Ben, hayatımda ilk defa sırtımda kamp çantası ile dört gün geçirecektim. Aslında Likya Yolu'nda bu yaşayacağımız, biraz olsun hafifletilmiş bir kamp yolculuğu olacaktı, zira her günün sonunda ulaşacağımız noktada köy evleri bizi konuk etmek üzere bekliyorlardı. Bunun daha açık ifade edilmiş hali, onca yorgunluğun ardından çadır kurmak ve zor şartlar altında yemek yemek zorunda kalmayacak, ertesi güne de yine zar zor edilmiş bir kahvaltı ve kamp toplama işlemi ile başlamayacak olmamızdı.
Dolayısıyla, kampçılar için gayet "light" denebilecek bir tur bekliyordu bizi.
İlk günkü hedefimiz saat 16:00 gibi ilk konaklama noktamıza ulaşmaktı. Yani yaklaşık beş saatlik bir yürüyüşümüz vardı. Ben, sırtımdaki 10-11 kg ağırlığındaki çanta ile ilk kez dört gün boyunca yürümeyi deneyecek ve böylece uzun süredir "artık geçti" diye iddia ettiğim sevgili bel fıtığımı da resmen tarihe gömme şansı elde edecektim.
"Allahım ne güzel manzaralar, şu Ölü Deniz'in güzelliğine de bakın!" nidalarıyla başlayan yürüyüşümüz çok kısa bir süre sonra, on iki saatlik yolculuğun ve düzgün beslenmemiş olmanın da etkisiyle "offf amma da dik bir patika bu, daha ne kadar tırmanacağız?" şeklinde sorulara dönüştü. Neyse ki meteoroloji tahminleri üçüncü günümüzün sonuna kadar Türkiye'de bir yağış olmayacağını söylemişlerdi.
Ama bu başımızın üzerine şıpırdayan ıslaklıklar da neydi o zaman?
Askerlik yapanlar iyi bilir, ilk günlerde ne hikmetse hep sular kesik olur, en yorucu talimler hep ilk günler yapılır. Sanki bir "cehenneme hoşgeldiniz" partisi gibidir bu günler.
Likya Yolu da sanki bize böyle bir parti hazırlamıştı. Evet, yurtta olması beklenmeyen yağmur şu anda tam kafamızın üzerinde, önce ahmakları ıslatmış, şimdi basbayağı biz akıllıları da sırılsıklam edecek mertebeye varmıştı.
Ben bir kampçı, ya da trekkingçi değilim. Bu konularda pek bir tecrübem yok. Dolayısıyla deneyimlerim tamamen "sokaktan geçen adamın dağ başında yaşadıkları" şeklinde izlenebilir. Ben, sokaktan geçen adam olarak ilk kez bir yağmur altında, sırtımda on küsur kiloluk çantamla, epey yorucu bir patikayı tırmanırken acıklı bir biçimde bu hava şartlarında ekibin mola veremeyecek olduğunu anlıyordum.
Normal hayatta yağmur altında kaldığınızda kuru bir yeri gözünüze kestirir, oraya koşar ve yağmurun geçmesini beklersiniz. Yağmurlu bir havada eğer karnınız acıkmışsa mis gibi kuru bir lokantada yemek yersiniz.
Oysa doğada bu iş pek de böyle olamıyor. Öncelikle, eğer ıslanıyorsanız, ıslanmaya devam edeceksiniz. Hadi bu çok basit bir gerçek ve o anda çok da önemsemedim doğrusu. Sonuçta donuma kadar ıslansam dahi, ki ıslandım da, akşam bir eve varacak ve orada çantamdaki yedek, kuru giysileri giyebilecektim.
"Kuru giysiler"!!!
O giysilerin akşama kuru olabilmeleri için şu anda sırtımdaki çantanın ıslanmıyor olması gerektiğini algılamam çok da uzun sürmedi elbette.
Ekibimizdeki dağcılık ve kampçılık deneyimi olan arkadaşlar yanlarında panço dedikleri bir şeyler getirmişler ve bununla hem kendilerini hem de sırtlarındaki çantaları koruyabiliyorlardı. Benim imdadıma da yine Mercan yetişti ve çantamı bir naylon torbaya sardılar.
Yağmur altında yürümenin bir diğer acıklı yönü ise, diliniz bir karış dışarıda gebermiş vaziyetteyken dahi uzunca bir mola veremiyor olmak. Bunu öğrenmek için sadece iki dakika durmak yeterli oluyor. Zaten ıslaksınız, terlisiniz ve hava soğuk. Maalesef çantanızdaki cicileri çıkarıp giyme şansınız yok, çünkü onlar akşama lazımlar. Oradaki beklemek, soğuktan tir tir titremek anlamına geldiği için tekrar yürüyorsunuz.
Dediğim gibi, bu yaşadıklarımız herhalde bir kampçı için en "basic" bilgi iken, benim için, yani "sokaktan geçen adam" için hayli önemli bir tecrübe oluveriyor.
Sonuç olarak, gerçekten yorucu bir tırmanışın ardından yağmur altında bir yürüyüş ve köye yaklaştığımızda, hepimiz için çıkmaktan çok daha zor gelen bir iniş faslı yaşadık ve saat 16:00 civarında birinci köyümüze gelebildik. Yolculuğun iniş kısmı benim için artık tamamen bir işkence haline gelmişti. Islaktım, yorgundum, açtım ve her adımda ayakkabımın içinde hareket eden ayak tabanlarım yanıyor, herhalde su toplayıp çoktan patlamış parmaklarım acıyordu. Çantam asla ve asla güzel bir kamp çantası değildi, omuz askıları ayarlanamamıştı ve arkaya kaymasın diye sürekli iki elimle askıları omzumun ön tarafına çekiştirmek zorundaydım. Bu asılışlar yüzünden dirseklerim ağrıyor, dengesiz yük taşımak belime sıkıntı veriyordu.
Yüzümde zoraki bir gülümseme ile pozitif davranmaya çalışıyor olsam da titreyen bacaklarım, gözlerimle gördüğüm şu eve kadar bile ulaşamayacak olabileceğimi bağırıyorlardı adeta. Bacaklarımla birkaç yüz metre daha gitmek için savaş halindeydim.
Neyse ki savaşı bacaklarım kazanmadı.
Eve girip o sobanın etrafında toplaşmak, üzerimizdekileri değiştirmek, ısınmak ve çaylarımızı içmek harika bir duyguydu gerçekten.
Ben bu sırada içimden Haldun'a bir dizi teşekkür sıralıyordum.
Böyle bir yolculuğa çıkarken bazı kritik malzemeler için "aman canım şu elimdeki dandik ürünle idare edeyim" deme lüksünüz yok. Eğer Haldun'un tavsiyesiyle bu trekking ayakkabılarını almamış olsaydım eminim şimdi hem yorgunluğum ikiye katlanmış olacak, hem de kas ağrılarıyla kavrulan belim belki de yarını çıkaramayacak boyutta bir sakatlığın kıyısında geziniyor olacaktı. Haldun'un tabiriyle "biz bel fıtıklılar" için ortopedik, yumuşak bir ayakkabı, ne olursa olsun alınması gereken bir şeydi. Bunun pazarlığı olamazdı. Fiyatı neyse verilip alınacaktı.
Bunun abartı olduğunu düşünüyor, "aman canım diğer ayakkabıyla da bal gibi idare ederim" diyorsanız sizi çok az, ama gerçekten çok çok az rahatsız eden bir ayakkabı ile altı saat kadar yürüyün. Ayaklarınız biraz acıdı mı? Olsun mu diyorsunuz? Tamam! Ama şimdi yatıp yarın kalkacaksınız ve bu ayakkabılarla, katlanan ayak acınızla altı saat daha yürüyeceksiniz. Sonra bir üçüncü gün. Sonra bir dördüncü gün.
Ben bunu anlamak için dört gün ayaklarımı paralama ihtiyacı duymadım. Haldun'a teşekkürler.
İlk günün bu son kısmı ile ilgili hayal meyal hatırladıklarım, ev sahibinin "abi yemeği ne zaman hazırlayalım, bir saat sonra mı?" diye sorusunun üzerine ekip olarak "Hemen! Hem de hemen!" diye aç kurtlar sürüsü şeklinde çığırışımız ve bu erken saatteki nefis akşam yemeğinin ardından saat 19:00 gibi odalarımıza inişimizdi. Bir de akşam yemeğinin sonrasında tüm ekip üyelerinin çantalarındaki fazla yiyecek ve malzemelerden arınma çabası!
Sözde kampçı olan Mercan ve Sarven, ekip liderlerimiz Vedat ve Haldun'u yerlerde yuvarlanarak güldürecek denli çok yiyecek almışlardı yanlarına. Haldun, bu kadar malzemeyle Kaçkarları üç dört defa geçebileceğini söyleyerek gülüyor, Vedat ise Sarven'in çantasından çıkan sosislere, Mercan'ın üç kap tenceresine, bisküvi ve çukulatalara ve dahi bir yığın malzemeye söyleyecek söz bulamıyordu.
Halbuki aynı Mercan, daha yola çıkmadan önce dağcıların nasıl da çantalarındaki bir gram malzemenin dahi hesabını yaptıklarını bilge adam edasıyla bana anlatmış, çay poşetlerinin kağıt askı kısımlarını yolculuğa çıkmadan önce ağırlık yapmasın diye kopartıp atan bir dağcıdan bahsetmişti.
Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma gibi bir durumdu sanırım.
Mercan'ın kankası Sarven de hiç kuşkusuz bu bilgi ve deneyimle donanmıştı, ama buna rağmen çantası, bir bayanın el çantası gibi, kurcaladıkça büyüyen dipsiz kuyu misaliydi.
Bir illüzyonist edasıyla diplerden habire yiyecek birşeyler çıkartıyorlardı. Bu fazla malzemeyi bir gün boyunca sırtlarında taşımak onları epey bezdirmiş olsa gerek ki neredeyse yarısını orada, yolculuğun sonunda tekrar Fethiye'ye ulaştırılmak üzere bir torbaya doldurmayı kabul ettiler. İkisinin de çantası öylesine hafiflemişti ki Mercan benim çantamdan yarınki yılbaşı gecesinin sürprizi şarap şişesini dahi kendisine aldı.
Bu arada Mercan'ın elini sokan bir arı, yerde ölüsü bulunan bir başka arı ve odamıza girdiğimizde benim çantamın üzerinden ayrılmamakta direnen bir başka arı, benim arı fobimi test eder şekilde anı defterimize yazıldılar.
Ben o akşam, dikkat edin gece demiyorum çünkü saat 19:00 idi, sadece uyku tulumumun içine girişimi net olarak hatırlıyorum, ondan sonrası ise geceleyin birkaç şimşek sesi ve sabah oluşu. Arası tamamen kopuk. Ölü gibi uyumak tabirinin bedenlenmiş haliydim adeta.
Bunlar rehberimiz Vedat'ın, ücüncü günkü yürüyüşümüz sırasındaki sohbetlerinden birinde sarfettiği sözlerdi. Ben bir yandan "yaa vay eşek kafalılar vay" diye olgun adam edasıyla başımı sallıyordum, diğer yandan bu tatile gelmeden önce yakın arkadaşlarımdan birinin sözleri kulaklarımda çınlıyordu:
"Abicim o kadar kişinin içinde bir bekar kız bile yoksa sen niye gidiyorsun yürüyüşe, deli misin!!!"
Onbir kişilik ekibimiz Fethiye'de buluştuğunda saat 10:30 idi ve biz aradaki ihmal edilemeyecek düzeydeki kayboluşlarımız sayesinde oniki saatlik mola verilmemiş bir yolculuğu yeni tamamlamış durumdaydık. Kadim dostum Mercan ile birlikte, saatte bir şöför değişerek gelmiş ve bu yöntemle hemen hemen hiç yorulmamıştık. Kadim dostumun kadim eşi Deniz yol boyunca bize sürekli kahve ve yiyecek akışını sürdürmüş ve ön koltuktaki yaşamımızı idame ettirebilmemiz için gerekli lojistik desteği sağlamıştı.
Ancak ne olursa olsun oniki saatlik bir yolculuk insanı yoruyordu, çok farkında olmasak da bizler de yorgunduk.
O dakikalarda farkında olamadığımız yorgunluğu, ilk günkü yürüyüşümüzün sonunda ayak parmaklarımızdan saç tellerimizin ucuna kadar, buram buram hissedecektik, ancak henüz neşeli ve şendik.
Ben, hayatımda ilk defa sırtımda kamp çantası ile dört gün geçirecektim. Aslında Likya Yolu'nda bu yaşayacağımız, biraz olsun hafifletilmiş bir kamp yolculuğu olacaktı, zira her günün sonunda ulaşacağımız noktada köy evleri bizi konuk etmek üzere bekliyorlardı. Bunun daha açık ifade edilmiş hali, onca yorgunluğun ardından çadır kurmak ve zor şartlar altında yemek yemek zorunda kalmayacak, ertesi güne de yine zar zor edilmiş bir kahvaltı ve kamp toplama işlemi ile başlamayacak olmamızdı.
Dolayısıyla, kampçılar için gayet "light" denebilecek bir tur bekliyordu bizi.
İlk günkü hedefimiz saat 16:00 gibi ilk konaklama noktamıza ulaşmaktı. Yani yaklaşık beş saatlik bir yürüyüşümüz vardı. Ben, sırtımdaki 10-11 kg ağırlığındaki çanta ile ilk kez dört gün boyunca yürümeyi deneyecek ve böylece uzun süredir "artık geçti" diye iddia ettiğim sevgili bel fıtığımı da resmen tarihe gömme şansı elde edecektim.
"Allahım ne güzel manzaralar, şu Ölü Deniz'in güzelliğine de bakın!" nidalarıyla başlayan yürüyüşümüz çok kısa bir süre sonra, on iki saatlik yolculuğun ve düzgün beslenmemiş olmanın da etkisiyle "offf amma da dik bir patika bu, daha ne kadar tırmanacağız?" şeklinde sorulara dönüştü. Neyse ki meteoroloji tahminleri üçüncü günümüzün sonuna kadar Türkiye'de bir yağış olmayacağını söylemişlerdi.
Ama bu başımızın üzerine şıpırdayan ıslaklıklar da neydi o zaman?
Askerlik yapanlar iyi bilir, ilk günlerde ne hikmetse hep sular kesik olur, en yorucu talimler hep ilk günler yapılır. Sanki bir "cehenneme hoşgeldiniz" partisi gibidir bu günler.
Likya Yolu da sanki bize böyle bir parti hazırlamıştı. Evet, yurtta olması beklenmeyen yağmur şu anda tam kafamızın üzerinde, önce ahmakları ıslatmış, şimdi basbayağı biz akıllıları da sırılsıklam edecek mertebeye varmıştı.
Ben bir kampçı, ya da trekkingçi değilim. Bu konularda pek bir tecrübem yok. Dolayısıyla deneyimlerim tamamen "sokaktan geçen adamın dağ başında yaşadıkları" şeklinde izlenebilir. Ben, sokaktan geçen adam olarak ilk kez bir yağmur altında, sırtımda on küsur kiloluk çantamla, epey yorucu bir patikayı tırmanırken acıklı bir biçimde bu hava şartlarında ekibin mola veremeyecek olduğunu anlıyordum.
Normal hayatta yağmur altında kaldığınızda kuru bir yeri gözünüze kestirir, oraya koşar ve yağmurun geçmesini beklersiniz. Yağmurlu bir havada eğer karnınız acıkmışsa mis gibi kuru bir lokantada yemek yersiniz.
Oysa doğada bu iş pek de böyle olamıyor. Öncelikle, eğer ıslanıyorsanız, ıslanmaya devam edeceksiniz. Hadi bu çok basit bir gerçek ve o anda çok da önemsemedim doğrusu. Sonuçta donuma kadar ıslansam dahi, ki ıslandım da, akşam bir eve varacak ve orada çantamdaki yedek, kuru giysileri giyebilecektim.
"Kuru giysiler"!!!
O giysilerin akşama kuru olabilmeleri için şu anda sırtımdaki çantanın ıslanmıyor olması gerektiğini algılamam çok da uzun sürmedi elbette.
Ekibimizdeki dağcılık ve kampçılık deneyimi olan arkadaşlar yanlarında panço dedikleri bir şeyler getirmişler ve bununla hem kendilerini hem de sırtlarındaki çantaları koruyabiliyorlardı. Benim imdadıma da yine Mercan yetişti ve çantamı bir naylon torbaya sardılar.
Yağmur altında yürümenin bir diğer acıklı yönü ise, diliniz bir karış dışarıda gebermiş vaziyetteyken dahi uzunca bir mola veremiyor olmak. Bunu öğrenmek için sadece iki dakika durmak yeterli oluyor. Zaten ıslaksınız, terlisiniz ve hava soğuk. Maalesef çantanızdaki cicileri çıkarıp giyme şansınız yok, çünkü onlar akşama lazımlar. Oradaki beklemek, soğuktan tir tir titremek anlamına geldiği için tekrar yürüyorsunuz.
Dediğim gibi, bu yaşadıklarımız herhalde bir kampçı için en "basic" bilgi iken, benim için, yani "sokaktan geçen adam" için hayli önemli bir tecrübe oluveriyor.
Sonuç olarak, gerçekten yorucu bir tırmanışın ardından yağmur altında bir yürüyüş ve köye yaklaştığımızda, hepimiz için çıkmaktan çok daha zor gelen bir iniş faslı yaşadık ve saat 16:00 civarında birinci köyümüze gelebildik. Yolculuğun iniş kısmı benim için artık tamamen bir işkence haline gelmişti. Islaktım, yorgundum, açtım ve her adımda ayakkabımın içinde hareket eden ayak tabanlarım yanıyor, herhalde su toplayıp çoktan patlamış parmaklarım acıyordu. Çantam asla ve asla güzel bir kamp çantası değildi, omuz askıları ayarlanamamıştı ve arkaya kaymasın diye sürekli iki elimle askıları omzumun ön tarafına çekiştirmek zorundaydım. Bu asılışlar yüzünden dirseklerim ağrıyor, dengesiz yük taşımak belime sıkıntı veriyordu.
Yüzümde zoraki bir gülümseme ile pozitif davranmaya çalışıyor olsam da titreyen bacaklarım, gözlerimle gördüğüm şu eve kadar bile ulaşamayacak olabileceğimi bağırıyorlardı adeta. Bacaklarımla birkaç yüz metre daha gitmek için savaş halindeydim.
Neyse ki savaşı bacaklarım kazanmadı.
Eve girip o sobanın etrafında toplaşmak, üzerimizdekileri değiştirmek, ısınmak ve çaylarımızı içmek harika bir duyguydu gerçekten.
Ben bu sırada içimden Haldun'a bir dizi teşekkür sıralıyordum.
Böyle bir yolculuğa çıkarken bazı kritik malzemeler için "aman canım şu elimdeki dandik ürünle idare edeyim" deme lüksünüz yok. Eğer Haldun'un tavsiyesiyle bu trekking ayakkabılarını almamış olsaydım eminim şimdi hem yorgunluğum ikiye katlanmış olacak, hem de kas ağrılarıyla kavrulan belim belki de yarını çıkaramayacak boyutta bir sakatlığın kıyısında geziniyor olacaktı. Haldun'un tabiriyle "biz bel fıtıklılar" için ortopedik, yumuşak bir ayakkabı, ne olursa olsun alınması gereken bir şeydi. Bunun pazarlığı olamazdı. Fiyatı neyse verilip alınacaktı.
Bunun abartı olduğunu düşünüyor, "aman canım diğer ayakkabıyla da bal gibi idare ederim" diyorsanız sizi çok az, ama gerçekten çok çok az rahatsız eden bir ayakkabı ile altı saat kadar yürüyün. Ayaklarınız biraz acıdı mı? Olsun mu diyorsunuz? Tamam! Ama şimdi yatıp yarın kalkacaksınız ve bu ayakkabılarla, katlanan ayak acınızla altı saat daha yürüyeceksiniz. Sonra bir üçüncü gün. Sonra bir dördüncü gün.
Ben bunu anlamak için dört gün ayaklarımı paralama ihtiyacı duymadım. Haldun'a teşekkürler.
İlk günün bu son kısmı ile ilgili hayal meyal hatırladıklarım, ev sahibinin "abi yemeği ne zaman hazırlayalım, bir saat sonra mı?" diye sorusunun üzerine ekip olarak "Hemen! Hem de hemen!" diye aç kurtlar sürüsü şeklinde çığırışımız ve bu erken saatteki nefis akşam yemeğinin ardından saat 19:00 gibi odalarımıza inişimizdi. Bir de akşam yemeğinin sonrasında tüm ekip üyelerinin çantalarındaki fazla yiyecek ve malzemelerden arınma çabası!
Sözde kampçı olan Mercan ve Sarven, ekip liderlerimiz Vedat ve Haldun'u yerlerde yuvarlanarak güldürecek denli çok yiyecek almışlardı yanlarına. Haldun, bu kadar malzemeyle Kaçkarları üç dört defa geçebileceğini söyleyerek gülüyor, Vedat ise Sarven'in çantasından çıkan sosislere, Mercan'ın üç kap tenceresine, bisküvi ve çukulatalara ve dahi bir yığın malzemeye söyleyecek söz bulamıyordu.
Halbuki aynı Mercan, daha yola çıkmadan önce dağcıların nasıl da çantalarındaki bir gram malzemenin dahi hesabını yaptıklarını bilge adam edasıyla bana anlatmış, çay poşetlerinin kağıt askı kısımlarını yolculuğa çıkmadan önce ağırlık yapmasın diye kopartıp atan bir dağcıdan bahsetmişti.
Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma gibi bir durumdu sanırım.
Mercan'ın kankası Sarven de hiç kuşkusuz bu bilgi ve deneyimle donanmıştı, ama buna rağmen çantası, bir bayanın el çantası gibi, kurcaladıkça büyüyen dipsiz kuyu misaliydi.
Bir illüzyonist edasıyla diplerden habire yiyecek birşeyler çıkartıyorlardı. Bu fazla malzemeyi bir gün boyunca sırtlarında taşımak onları epey bezdirmiş olsa gerek ki neredeyse yarısını orada, yolculuğun sonunda tekrar Fethiye'ye ulaştırılmak üzere bir torbaya doldurmayı kabul ettiler. İkisinin de çantası öylesine hafiflemişti ki Mercan benim çantamdan yarınki yılbaşı gecesinin sürprizi şarap şişesini dahi kendisine aldı.
Bu arada Mercan'ın elini sokan bir arı, yerde ölüsü bulunan bir başka arı ve odamıza girdiğimizde benim çantamın üzerinden ayrılmamakta direnen bir başka arı, benim arı fobimi test eder şekilde anı defterimize yazıldılar.
Ben o akşam, dikkat edin gece demiyorum çünkü saat 19:00 idi, sadece uyku tulumumun içine girişimi net olarak hatırlıyorum, ondan sonrası ise geceleyin birkaç şimşek sesi ve sabah oluşu. Arası tamamen kopuk. Ölü gibi uyumak tabirinin bedenlenmiş haliydim adeta.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)