24 dizisi, 6. sezon.
Bir bölümde, CTU çalışanlarından bir bilgi işlemci teröristler tarafından kaçırılıyor. Adamların elinde Amerika'nın çeşitli yerlerinde patlatılmak üzere dört atom bombası var ve bu bombaları patlatabilmek için de bir programcının cihazı programlaması gerekiyor.
Bu sahne önce bana epey etkisiz ve anlamsız gelmişti. Kendi kendime dedim ki, bir insana ne kadar işkence edersen et, yüzbinlerce kişinin ölmesine yol açacak bir atom bombasını programlamaz ki! Burada dramatik bir durum yok, saçma bu!
Ama sonra bir arkadaşımla konuştum, "ne diyorsun, işkenceye başlamadan programlarım, nasıl olsa ben yapmasam başkasını bulur yaptırırlar." dedi.
Eh.. Mantıklı olabilirdi. Ve bu konu da sadece şirin bir mantık problemi olarak orada kalabilirdi benim için. Bu şekilde düşünen insanlar olabileceğine göre, dizinin senaryosuna haksızlık etmişim demekti. Bu da en az "Binbir Gece" kadar tartışılabilecek bir konu olabilirmiş...
Ancak iki gün sonra aynı konuda bir başka arkadaşımdan aldığım yanıt, olayı bir televizyon dizisinde geçen küçük bir enstantane olmaktan çıkarıp benim için çok çok başka boyutlara taşıdı.
Arkadaşımın verdiği cevap çok ilginçti.
Dedi ki; "Ben de daha işkenceye başlamadan yaparım abi programı. Ben bu cihazı programlasam da programlamasam da nasıl olsa beni öldürecekler. Ben öldükten sonra yüzbin kişi daha ölmüş, bana ne ki!"
Arkadaşım bunu şaka olsun diye söylemiyordu. Gayet ciddi ve mantıklıydı.
Yaşamda karşısına çıkan her olayı irdeleyen ve sürekli yaşamın amacını sorgulayan bir filozof değilim doğrusu. Hatta çoğu durumda olaylara göz ucuyla bakıp geçtiğimi bile söyleyebilirim. Ama nedense bu cevap beni dürttü adeta!
Ne kadar bencilce ve kötü gibi geliyor değil mi insana? "Ben öldükten sonra yüzbin kişi daha ölmüş bana ne?" düşüncesi...
Dedim ya, durduk yere dürtülmüş bulundum bir kere. "İnsan neden iyilik yapar?" diye düşünmeye başladım. Hani önümde düşünecek beş altı boş yıl daha olsa bu konuda düşüne düşüne belki evrenle ilgili birkaç hakikati keşfedeceğim.
Geçen gün trafikteki sıkışıklıkta evrenden çalınan saatleri düşündükten sonra bu sefer bir atom bombası programlamanın derinlerine dalıyor olmamdan biraz tedirgin olmakla birlikte, yine de düşünmeye devam etmekten kendimi alamadım.
İyilik, aslında eninde sonunda insanın kendisi için yaptığı bir şeydir. Bunu kendimize itiraf etmek biraz zor da olsa, sonuçta yaptığımız her iyilik aslında kendi egomuza hizmet eder diye düşünürüm. Sonuçta bizim için "ne kadar iyi bir insan o" demeleri mükemmel bir karşılıktır. Bu karşılığı alabilmek için pek çok şeyimizden fedakarlık edebiliriz. Hatta ne kadar alçakgönüllü olursak, yaptığımız iyiliği ne kadar çok saklarsak o kadar iyiyizdir!
Mantığa biraz aykırı kaçmakla birlikte, aslında yaptığımız bazı şeylerin değerinin biz öldükten sonra anlaşılacak olması bile, yaşadığımız şimdiki zamanda dahi gururumuzu okşamaz mı?
Öldükten sonra anlaşılmak şu anda ne işimize yarar halbuki!
Elbette, eğer dinlerin söyledikleri doğruysa ve bu yaşamda yaptıklarımızın karşılığı olarak "diğer tarafta" bizi bekleyen bir ödül (cennet) ya da cezalandırma (cehennem) varsa, yaşayacağımız sonsuz zamanın yanında şu dünyada geçireceğimiz topu topu yetmiş seksen yılı insanlara iyilik yaparak geçirmemiz gayet mantıklıdır.
İki kuruşluk işkenceye dayanamadım diye yüzbin kişinin ölümüne yol açmanın karşılığında çekeceğim cehennem azabını düşünemiyorum bile! Birkaç on kişiyi öldürmüş bir seri katilin cehennemi fazlasıyla hak ettiğini düşünürsek, bir atom bombası patlatmaya ön ayak olmanın cezası kimbilir ne feci birşeydir...
Ya da eğer sahiden reenkarnasyon varsa ve şu yaşamda yaptıklarımızla bir sonraki yaşamda yaşayacaklarımızı oluşturmaktaysak, yine bu yaşamı elimden geldiğince pozitif -artık ne demekse o- geçirmeye çalışırım.
Daha farklı inançlar açısından da bakarak konuyu uzatmak istemiyorum. Fakat ya bunların hiç biri yoksa ve biz öldüğümüz anda herşey bitecekse? Şalter inecek ve herşey kararacak, cennet cehennem yoksa, bizi bekleyen sonsuz bir yaşam yoksa?
O zaman tek derdimiz şu anda yaşamakta olduğumuz bedeni korumak değil midir?
Filozofluk yapmaya alışık olmadığım için bu noktaya geldiğimde işin içinden çıkamayacağımı düşünmeye başladım...
Fakat yine de, Tanrı'nın olmadığı, ölümden sonra yaşamın olmadığı bir hayatta dahi bu atom bombasını patlatma meselesi bana mantıklı gelemiyordu. Beni rahatsız eden neydi?
Sonra sahneyi kafamda biraz değiştirdim. Bırakın atom bombası patlatmak filan gibi çok trajik olayları. Diyelim elinize bir düğme verdiler. Bu düğmeye bastığnız anda çok uzaklarda bir yerde bir evde, bir bomba patlayacak ve üç kişi bu patlamada ölecek.
Siz bu düğmeye basana kadar işkence göreceksiniz.
Basarsanız kesinlikle yaşamanıza izin verilecek.
Bu noktada "ben yapmasam başkası yapar, bu tanımadığım üç kişi zaten ölecek..." diye kendimizi ikna eder miyiz etmez miyiz?
Hadi! Filmlerde kahramanlık yapıp kendi hayatınızı feda etmek kolay! Adamlar bir bir tırnaklarınızı koparacak! Basıyor musunuz basmıyor musunuz düğmeye?
Sanırım burada üç tanımadığım insan için oyunu kaybediyorum. İşkenceye dayanabileceğimi sanmıyorum.
Ne yaptığımın farkında mıyım? "Üç kişinin hayatı için değmez" dedim resmen az önce!
Tabii ki bu kadar basitçe bırakmadım konuyu, onların nasıl olsa bir şekilde ölecek olduklarına inandırdım kendimi.
Peki üç kişi için işkence çekmeye değmiyorsa yüzbin kişi için değer mi?
Bu "onlar için değer" sınırı hangi sayıda başlar? Beş olunca mı? On olunca mı? Yüz? Bin?
Terazinin bir gözüne kaç kişinin hayatını koyunca artık "zaten öleceklerdi" diyemez oluruz?
Bu çok basit bir mantık oyunuydu sadece benim için. Cevabını bilemiyorum, herkes için sınır değişecektir herhalde.
Ama madem oyun oynamaya başladık ya, o zaman sahnede çok küçük(!) bir değişiklik yapalım.
Önümüze konan yine aynı düğme olsun. Yine üç kişi ölecek olsun. Ama bu sefer bu üç kişi, hiç tanımadığımız üç kişi değil, eşimiz ve iki çocuğumuz olsun.
Buyrun! Şimdi değiyor mu? "Nasıl olsa ölecekler, iyisi mi ben işkence görmeden kurtulayım" diyerek patlatabiliyor musunuz bombayı? Kendinizi ikna edebiliyor musunuz?
Hayır mı?
Hazır evclilik gibi filozofçuluk oynamaya başlamışken biraz daha deşelim o zaman!
Cevap büyük ihtimalle hayır. Kabul.
Peki neden?
Acaba kendi kendimize şunu mu dedik: "bunca yıllık eşim ve çocuklarım öldükten sonra ben yaşasam ne farkeder? Bu vicdan azabını nasıl kaldırırım?"
Ya da şunu mu dedik: "Ben böyle bir şey yaparsam hayatımın geri kalanında insanların yüzüne nasıl bakarım?"
Korkak damgası yemekten mi korktuk?
Her ne olduysa, terazinin diğer tarafına koyduğumuz şey o kadar ağırlaştı ki -hiç tanımadığımız üç kişiyi öldürmenin yanında o kadar ağırlaştı ki- artık çekeceğimiz işkenceyi umursamaz hale geldik.
Terazinin diğer kefesi çok ağırlaştı, değil mi?
Bu belki de yüzbin kişiyi bir atom bombası ile öldürmekten bile daha ağır.
Hiç üç kişinin yaşamı yüz bin kişinin yaşamından daha önemli olur mu?
Olur! Eğer söz konusu olan, ailemiz ise...
Hayır. Burada başka bir şeyler var! Aile... Eş... Çocuk.
Burada terazinin diğer kefesinde çok muazzam bir ağırlık var.
Ben sanırım bu ağırlığın ne olduğunu buldum. Herhalde benim ipe sapa gelmez bu mantık oyunlarımı sonuna kadar takip edebilmeyi başarmış herkes aynı sonuca ulaştı.
Terazinin dengesini bu kadar çok bozan şey, sevgidir!
İşin içine insan sevgisi girdiğinde artık ölümden sonra cennet varmış, cehennem varmış, reenkarnasyon varmış, tanrı varmış ya da yokmuş... Hepsi değerini yitiriyor.
Sevgiyi ailesi ve tanıdıkları ile sınırlandırmayıp tüm dünyaya yayabilen ender insanlar o hiç tanımadıkları üç kişi için de düğmeye basmıyorlar.
Hatta, üç kişiyi bırakın, savundukları değerler uğruna, söyledikleri sözler uğruna kendi hayatlarından bir saniyede vazgeçebiliyorlar.
24 son derece başarılı olmuş bir televizyon dizisi. Hiç haz etmediğim Amerikalılar bu senaryo işini çok iyi beceriyorlar doğrusu. İnsanı düşündürüyorlar..
İşte bir akşam üstü, ve Amerika'dan binlerce kilometre uzaktayım ve hiç tanımadığım üç kişinin ölümüne karşılık işkenceye dayanamadığım için suçluluk duyuyorum! Düşüncelerim beni insan sevgisine ulaştırıyor ve kendi sevgimin sadece üç kişiyi öldürmekle yüzbin kişiyi öldürmek arasında bir yerlerde olduğunu görüyorum.
Ne acı!
Galiba bu filozofluk bana göre değil!
4 Kasım 2007
22 Ekim 2007
Yaşamdan Çalmak
Ayağınız tökezledi, düşerken arkadaşınızın Sony Vaio laptopunun kablosuna takıldınız, laptop yere düştü paramparça oldu.
Hay allah deyip geçersiniz değil mi, arkadaşınız da buna çok sinirlenmez herhalde. Ne olacak ki? Topu topu iki üç bin dolarlık bir alet. Sonuçta siz de insansınız, bir anlık dikkatsizlik. Kısmet.
Ya da fabrikanın duvarına bir resim asayım derken kazara elektrik hattını kopardınız.
Olmaz mı? Olur, gayet de kolay olur. Küçücük bir dikkatsizlik. Fabrika, arıza giderilene kadar 1-2 saat durdu, yaklaşık 6000 YTL'lik bir iş gücü kaybı var.
Kızacak mıyız buna peki?
Yooo. Sağlık olsun. İnsanlık hali, elbette siz de istemezdiniz elektrik kablosuna çivi çakmayı. Ama oldu bir kere. Ölüm yok ya ucunda!
Dünyaca ünlü bir şarkıcının konseri var. Siz de kapıda görevlisiniz. İnsanlar bilet alacaklar. Upuzun bir kuyruk var. Ama, şanssızlığa bakın ki siz biletlerin bulunduğu bölmeye masanın kenarında duran kola şişesini devirdiniz. Biletlerin hepsi telef oldu.
Canım oraya da kola şişesi konur mu?
Konmaz. Ama ne yapalım, oldu bir kere.
İnsanlar sırada bekliyorlar. Sıra uzadıkça uzuyor. Bazıları bileti alıp bir işe yetişecekti. Gecikiyorlar. Sizin kabahatiniz.
Ama insanın bu kadar da üstüne gelinmez ki değil mi? Oldu işte. Hani görünmez kaza dediklerinden. İstemeden kola şişesini devirdiniz. İsteyerek yapacak haliniz yok ya!
Canınız sağolsun.
Geçenlerde Beylikdüzü'ndeki Ce-Bit fuarına gidiyordum. TEM'de, gişelere kadar trafik olması, özellikle de o saatlerde normaldir, bilenler bilir. Organize sanayi bölgesi, Olimpiyat stadı filan derken orası tam bir keşmekeş.
Ama gişeleri geçtikten sonra yol açılır her zaman. Bunu bildiğim için virajı döner dönmez karşılaştığım yoğunluk beni şaşırtmadı.
Ancak birkaç dakika içinde trafik "yavaşça akar" durumundan "hiç akmaz" durumuna terfi edince bende de hafiften bir kıllanma hali başladı. Burası tıkanırdı, ama bu kadar da tıkanmazdı.
Gişeleri görene kadar yaklaşık yarım saat geçti. İnsanlar arabalarından inmişler, ortalıkta dolanıyorlar. Panayır alanı gibi mübarek. Kaçacak bir yerimiz de yok. Oracıkta kardeş kardeş bekleşeceğiz.
İstanbul'da bu sahneyi ne kadar çok gördüğümüz geldi aklıma birden. Biz alışığız. O sırada arabasından inip gişelere kadar yürümüş bir adamcağız geri geldi. Tabii trafiğin durumu hakkında herkese sebil enformasyon dağıtarak.
"Abi gişelerden sonra açılıyor mu?"
"Yok birader ya göz alabildiğine böyle!".
İyi, bu akşam buradayız demek ki. Hadi fuara filan yetişemeyeceğimiz kesin de, kim bilir hangi saatte geriye dönebileceğiz?
Aklıma birkaç sene önce yağan karda Beylikdüzü civarında arabalarında mahsur kalıp hem donma tehlikesi geçiren hem de açlıktan perişan olan insanlar geliyor. Burası büyük şehir! Sabahleyin hayır sever vatandaşlar yollara çıkıp hala orada bekleşenlere kahvaltılık filan dağıtmışlardı...
Hey gidi günler hey.
Arabanın içinde oturuyoruz. Geyik yap, muhabbet et, ama bir yere kadar. Hızımız kilometre bölü saat mertebesine bile ulaşamıyor. Daha küçük birimlerden bahsediyoruz. Metre, hatta desimetre civarında seyrediyoruz.
Tabii boş boş oturuyorum ya, aklıma binbir lüzumsuz düşünce hücum ediyor. Saatime bakıyorum, herhalde 45 dakika filan oldu. Şu anki durumda iki, üç sat beklemeyi gözden çıkarmış durumdayım.
Dedim ya, boş oturuyorum, can sıkıntısından düşüne düşüne şunu düşünebildim: Acaba iş yerinde bir işçi iki üç saat çalışmasa, bir kenara otursa patronu ne der?
Bilgisayar programcısıyım. Biz çalıştığımız saatleri satıyoruz, başka bir gelir kaynağımız yok. Üç saatlik iş gücüm kaç para ederdi benim?
Peki, benden çok daha değerli iş güçleri? Büyük bir şirketin CEO'sunun iş saatlerinden üçünü çalmanın bedeli nedir?
Etrafıma bakıyorum. Göz gezdiriyorum. Burada herhalde bin civarı araba var. İçimizde CEO mertebesinde kişiler de, benim gibi hafiften vasıflı çalışanlar da, işçiler de işsizler de var.
Bin araba. Yaklaşık iki bin kişi. Kaçı çalışıyordur?
Diyelim bin kişi.
Bir saattir buradayız.
Bin kişinin bir saatlik iş gücü kaç para eder?
Ben diyeyim 20.000, siz deyin 30.000 YTL. Fazlası var eksiği yok. Ekstradan yanan benzinin, gerilen sinirleri gevşetmenin maliyetini düşünmüyorum bile. Yuvarlak hesap, 25.000 olsun.
Yavaş yavaş trafik açılmaya başlıyor. Geçiyoruz. Gişelerin yüz metre kadar ilerisinde bir araba, sağı solu yamulmuş, kenara çekmişler. İkinci bir araç göremiyorum, eğer önceden götürülmediyse bu araba kendi başına bir yerde röfüje filan girdi, ya da hızını alamayıp korkuluklara çarptı.
Belki de şu çok yakından tanıdığımız manyaklardan biridir, öndeki araçlara makas atma eğlencesindeyken savrulmuştur.
Bir anlık dikkatsizlik yapmıştır yani.
Ve o bir anlık hatasının sonucunda iki bin kişinin yaşamlarından birer saat çalmıştır.
İki bin saat!
Bunun maddi değerini bir kenara bırakalım. Küçük bir hata, ve karşılığında evrenden çalınmış iki bin saat! Yani 83 gün 8 saat. Hesap hatası yok! Yaklaşık 12 haftadan bahsediyoruz!
Az önce fabrikanın duvarına çivi çakarken elektrik kablosunu koparan adama kimse kızmaz deyince ne kadar garip bakmıştınız, hatırladınız mı?
Tam ik i yüz işçiyi birkaç saat boş oturtmanın bedeli ne kadar büyük diye düşünmüştünüz herhalde içinizden!
Onca insanın biletlerinin üstüne kola döken kişiyi eşek sudan gelinceye kadar dövmek istemediniz mi sahiden?
Peki ya "minicik"(!) bir hatası yüzünden ikibin kişiyi bir saat boyunca yolda perişan eden bu insan?
Her gün bu tip "minicik" hatalardan kaç tane oluyordur acaba? Hepimizin mahallesinde, habire kaza olan bir dört yol yok mudur? Ve bu dört yoldaki kaza yüzünden onlarca araba beklemez mi, kornalar çalınmaz mı?
Yaşamdan dakikalarımız, saatlerimiz çalınıyor. Hepsi küçük dikkatsizliker sonucunda...
Evrenden yaklaşık 83 gün 8 saatin çalındığı bir akşam üstüydü sadece. Fuara gidiyordum.
Sıradan bir gündü yani.
Gayet sıradan.
Hay allah deyip geçersiniz değil mi, arkadaşınız da buna çok sinirlenmez herhalde. Ne olacak ki? Topu topu iki üç bin dolarlık bir alet. Sonuçta siz de insansınız, bir anlık dikkatsizlik. Kısmet.
Ya da fabrikanın duvarına bir resim asayım derken kazara elektrik hattını kopardınız.
Olmaz mı? Olur, gayet de kolay olur. Küçücük bir dikkatsizlik. Fabrika, arıza giderilene kadar 1-2 saat durdu, yaklaşık 6000 YTL'lik bir iş gücü kaybı var.
Kızacak mıyız buna peki?
Yooo. Sağlık olsun. İnsanlık hali, elbette siz de istemezdiniz elektrik kablosuna çivi çakmayı. Ama oldu bir kere. Ölüm yok ya ucunda!
Dünyaca ünlü bir şarkıcının konseri var. Siz de kapıda görevlisiniz. İnsanlar bilet alacaklar. Upuzun bir kuyruk var. Ama, şanssızlığa bakın ki siz biletlerin bulunduğu bölmeye masanın kenarında duran kola şişesini devirdiniz. Biletlerin hepsi telef oldu.
Canım oraya da kola şişesi konur mu?
Konmaz. Ama ne yapalım, oldu bir kere.
İnsanlar sırada bekliyorlar. Sıra uzadıkça uzuyor. Bazıları bileti alıp bir işe yetişecekti. Gecikiyorlar. Sizin kabahatiniz.
Ama insanın bu kadar da üstüne gelinmez ki değil mi? Oldu işte. Hani görünmez kaza dediklerinden. İstemeden kola şişesini devirdiniz. İsteyerek yapacak haliniz yok ya!
Canınız sağolsun.
Geçenlerde Beylikdüzü'ndeki Ce-Bit fuarına gidiyordum. TEM'de, gişelere kadar trafik olması, özellikle de o saatlerde normaldir, bilenler bilir. Organize sanayi bölgesi, Olimpiyat stadı filan derken orası tam bir keşmekeş.
Ama gişeleri geçtikten sonra yol açılır her zaman. Bunu bildiğim için virajı döner dönmez karşılaştığım yoğunluk beni şaşırtmadı.
Ancak birkaç dakika içinde trafik "yavaşça akar" durumundan "hiç akmaz" durumuna terfi edince bende de hafiften bir kıllanma hali başladı. Burası tıkanırdı, ama bu kadar da tıkanmazdı.
Gişeleri görene kadar yaklaşık yarım saat geçti. İnsanlar arabalarından inmişler, ortalıkta dolanıyorlar. Panayır alanı gibi mübarek. Kaçacak bir yerimiz de yok. Oracıkta kardeş kardeş bekleşeceğiz.
İstanbul'da bu sahneyi ne kadar çok gördüğümüz geldi aklıma birden. Biz alışığız. O sırada arabasından inip gişelere kadar yürümüş bir adamcağız geri geldi. Tabii trafiğin durumu hakkında herkese sebil enformasyon dağıtarak.
"Abi gişelerden sonra açılıyor mu?"
"Yok birader ya göz alabildiğine böyle!".
İyi, bu akşam buradayız demek ki. Hadi fuara filan yetişemeyeceğimiz kesin de, kim bilir hangi saatte geriye dönebileceğiz?
Aklıma birkaç sene önce yağan karda Beylikdüzü civarında arabalarında mahsur kalıp hem donma tehlikesi geçiren hem de açlıktan perişan olan insanlar geliyor. Burası büyük şehir! Sabahleyin hayır sever vatandaşlar yollara çıkıp hala orada bekleşenlere kahvaltılık filan dağıtmışlardı...
Hey gidi günler hey.
Arabanın içinde oturuyoruz. Geyik yap, muhabbet et, ama bir yere kadar. Hızımız kilometre bölü saat mertebesine bile ulaşamıyor. Daha küçük birimlerden bahsediyoruz. Metre, hatta desimetre civarında seyrediyoruz.
Tabii boş boş oturuyorum ya, aklıma binbir lüzumsuz düşünce hücum ediyor. Saatime bakıyorum, herhalde 45 dakika filan oldu. Şu anki durumda iki, üç sat beklemeyi gözden çıkarmış durumdayım.
Dedim ya, boş oturuyorum, can sıkıntısından düşüne düşüne şunu düşünebildim: Acaba iş yerinde bir işçi iki üç saat çalışmasa, bir kenara otursa patronu ne der?
Bilgisayar programcısıyım. Biz çalıştığımız saatleri satıyoruz, başka bir gelir kaynağımız yok. Üç saatlik iş gücüm kaç para ederdi benim?
Peki, benden çok daha değerli iş güçleri? Büyük bir şirketin CEO'sunun iş saatlerinden üçünü çalmanın bedeli nedir?
Etrafıma bakıyorum. Göz gezdiriyorum. Burada herhalde bin civarı araba var. İçimizde CEO mertebesinde kişiler de, benim gibi hafiften vasıflı çalışanlar da, işçiler de işsizler de var.
Bin araba. Yaklaşık iki bin kişi. Kaçı çalışıyordur?
Diyelim bin kişi.
Bir saattir buradayız.
Bin kişinin bir saatlik iş gücü kaç para eder?
Ben diyeyim 20.000, siz deyin 30.000 YTL. Fazlası var eksiği yok. Ekstradan yanan benzinin, gerilen sinirleri gevşetmenin maliyetini düşünmüyorum bile. Yuvarlak hesap, 25.000 olsun.
Yavaş yavaş trafik açılmaya başlıyor. Geçiyoruz. Gişelerin yüz metre kadar ilerisinde bir araba, sağı solu yamulmuş, kenara çekmişler. İkinci bir araç göremiyorum, eğer önceden götürülmediyse bu araba kendi başına bir yerde röfüje filan girdi, ya da hızını alamayıp korkuluklara çarptı.
Belki de şu çok yakından tanıdığımız manyaklardan biridir, öndeki araçlara makas atma eğlencesindeyken savrulmuştur.
Bir anlık dikkatsizlik yapmıştır yani.
Ve o bir anlık hatasının sonucunda iki bin kişinin yaşamlarından birer saat çalmıştır.
İki bin saat!
Bunun maddi değerini bir kenara bırakalım. Küçük bir hata, ve karşılığında evrenden çalınmış iki bin saat! Yani 83 gün 8 saat. Hesap hatası yok! Yaklaşık 12 haftadan bahsediyoruz!
Az önce fabrikanın duvarına çivi çakarken elektrik kablosunu koparan adama kimse kızmaz deyince ne kadar garip bakmıştınız, hatırladınız mı?
Tam ik i yüz işçiyi birkaç saat boş oturtmanın bedeli ne kadar büyük diye düşünmüştünüz herhalde içinizden!
Onca insanın biletlerinin üstüne kola döken kişiyi eşek sudan gelinceye kadar dövmek istemediniz mi sahiden?
Peki ya "minicik"(!) bir hatası yüzünden ikibin kişiyi bir saat boyunca yolda perişan eden bu insan?
Her gün bu tip "minicik" hatalardan kaç tane oluyordur acaba? Hepimizin mahallesinde, habire kaza olan bir dört yol yok mudur? Ve bu dört yoldaki kaza yüzünden onlarca araba beklemez mi, kornalar çalınmaz mı?
Yaşamdan dakikalarımız, saatlerimiz çalınıyor. Hepsi küçük dikkatsizliker sonucunda...
Evrenden yaklaşık 83 gün 8 saatin çalındığı bir akşam üstüydü sadece. Fuara gidiyordum.
Sıradan bir gündü yani.
Gayet sıradan.
Etiketler:
canavar,
çalmak,
düşüncesiz,
kaza,
trafik,
trafik canavarı,
trafik kazası,
vakit,
vakit kaybı,
yaşam,
zaman kaybı
4 Haziran 2007
Bizi İnsanlığımızdan Uzaklaştıran Büyük Şehir
Büyük şehirler bizi en temel insani değerlerimizden uzaklaştırıyor.
Bir haftalık küçük bir Doğu Karadeniz turuna çıkmıştık. Uçakla Trabzon'a gittik. Önceden ayarlanmış şekilde orada kiralamış olduğumuz otomobille ilk geceyi Zigana'da geçirecektik. Önce bir akşam yemeği için şehrin bilmediğimiz sokaklarında dolaşırken, `tesadüfen` küçük bir pidecide karar kıldık. Ben ehliyetimi İstanbul'da unutmuşum, bu yüzden bir dizi telefon görüşmesi yapmaktayım. Amacım ev arkadaşımın en azından ehliyetimin fotokopisini faks ile bana yollayabilmesi. Böylece sekiz gün boyunca Karadeniz'in dağlarında yolculuk ederken olası bir trafik kontrolünde, elimde hiç olmazsa durumu açıklayabilecek bir belgenin bulunması.
Ben bu bir dizi telefon görüşmesini yaparken pidecinin sahibi konuyla yakından ilgilendi. Önce ehliyetin fotokopisini fakslayabilmemiz için birkaç arkadaşını aradı, maalesef yakınlarda bir faks cihazı bulamadık. Ancak adamın `durduk yere` bana yardımcı olmaya çalışmasından biraz huzursuzluk duymaya başladım doğrusu.
`Durduk yere`!
Öyle ya, büyük şehirde hangimiz bir başkasına yardımcı oluyoruz? Bir çıkarımız yoksa...
Pidecinin de durumdan bir çıkar umduğunu düşünmeye başlamıştım ki adam baklayı ağzından çıkardı sonunda. Konu arabayı hangi şirketten kiraladığımıza geldi. Meğer kendisi de araba kiralama işi yapıyormuş.
`Hah` dedim kendi kendime. `İşte sonunda sadede geldik. Bu arabayı iade edip kendisinden araba kiralamamızı sağlamaya çalışacak.`
Adamcağız Karadenizin dağlık, çoğu tırmanma ile geçen yollarında benzinli araç kullanmamak gerektiğini, dizelin mutlaka çok daha ekonomik olacağını söyledi ve araya tanıdıklarını sokarak araba kiraladığımız şirketten bu aracı dizel ile değiştirmelerini istedi.
Ben `büyük şehirli`yim ya, adamın bir çıkarı olmadan bana yardım etmeyeceğini baştan kabul etmişim bir kere. Bu, tartışılmaz bir gerçek benim gözümde. Ama adam açıkça uğraşıyor, dizel araçlar daha pahalı olmasına rağmen bizden bunun için de fark almamaları gerektiği yönünde firmayı ikna ediyor.
Karadeniz insanının konuşma tarzı çok tuhaf, bir yandan gülüyoruz, bir yandan da bu filmin sonu nereye bağlanacak diye merak etmekteyiz.
Epey bir telefon trafiği arasında ilk gece kalacağımız yer hakkında da konuşuyoruz. Adı Emre imiş. Beynim bir yandan Emre ile sohbet etmekte, diğer yandan beni nasıl punduna getirip de kazıklayacağını düşünmekte. Öyle ya, tanesi iki buçuk YTL'den iki tane pide yemeğe gelmişiz topu topu, hani çok yağlı bir müşteri de sayılmayız ki, bize neden yardım ediyor?
Pideler de öyle doyurucu ki bu arada... Karnımız şişmiş, bir yandan Zigana Tatil Köyü hakkında konuşuyoruz, diğer yandan ikram edilen çaylarımızı yudumluyoruz.
Tatil Köyü'nün de sahibi Emre'nin arkadaşı çıkmaz mı! Onu arayıp bizi İstanbul'dan gelen arkadaşları olarak takdim edip bir de otel indirimi ayarlıyor bedavadan.
Hadi araba kiralama işini anladım, bir şekilde kendi çıkarı için yapıyor da, bu otel indirimi nereden çıktı? Acaba bizim üzerimizden komisyon mu alacak diye düşünüyorum, ama böyle bir komisyon komplosu için iki yabancının gelip bu sokak arasındaki kendi pidecisini bulacak olması sahiden de pek akıllıca bir yatırım değil! Kırk yılda bir böyle bir durumla karşılacak da, üç kuruş komisyon koparacaksa vallahi helal olsun böyle ticari zihniyete...
Otel indirimimizi aldık, araç konusunda ise firma yetkilileri Emre'yi kızdırıyorlar. Şu anda araçları yokmuş, pazartesi olurmuş falan filan. Emre artık düpedüz fırçalamakta adamları. `O zaman ben bu arabayı iade ediyorum` diyor. Olur mu hiç öyle şey, ödemesi yapılmış edilmiş, adamlar neden geri kabul etsinler hiç bir kusuru olmayan araçlarını?
Ama Emre'nin tuttuğunu koparmadan önce bırakmaya hiç niyeti yok. Araba iadesi kolayca kabul ediliyor edilmesine ama aradan geçen üç saatin kiralama ücretini talep ettiklerinde bir kez daha Emre'nin hışmına uğruyorlar.
Sonuç, yarım saat sonra Emre ile birlikte havaalanındayız, otomobilimizi iade edip bir haftalık tatilimizde bizim için yaklaşık 150 YTL'lik ekonomi sağlayacak yeni dizel aracımıza biniyoruz. Üstelik Emre'nin şirketinden de değil, başka bir tanıdığından alıyoruz arabayı.
`Büyük şehirli beynim` Trabzon'un bir ara sokağındaki lokantasını işleten Emre beyin `tesadüfen` orada pide yiyen iki yabancıya, bize, yardımcı olmak için neredeyse bir buçuk saat uğraşmasını hiç mi hiç anlamış değil. Bütün bunların, onun deyimiyle `gözümün önünde iki yabancının tabiri caizse kazıklanmasına göz yumamam` yaklaşımıyla yapılmış olması akıl alır gibi değil...
Hayatımda en son kimin için bu şekilde yardımcı olduğumu düşünüyorum o anda. Acaba en son kime yardım etmek için cebimden çıkan paraları düşünmeden onlarca kişiyi cep telefonuyla aradım?
Acaba kimin için o çok değerli saatlerimden bir buçuk tanesini feda ettim?
Aslında bunun bizim en doğal halimiz olduğunu acaba ne zaman unuttum?
Emre, aslında insan olmanın o en doğal hali içerisinde, yardıma ihtiyacı olan iki kişiye yardım etmekteydi. Birkaç gün içerisinde onun bütün bunları ne çıkar uğruna yaptığını düşünmekten vazgeçtim. Gürcistan sınırında bir dağ kahvesinde bizden çay için para almayan köylüleri gördükten, dağ yolunu çıkamayıp da geri dönmek zorunda kaldığımızda bizi evlerinde misafir etmek isteyen çobanlarla konuştuktan sonra tüm bu davranışların ardında bir çıkar arayışı olması gerekmediğini, bunların insanlık adına da yapılabileceğini anlamaya, daha doğrusu hatırlamaya başladım.
Nedir bizi büyük şehirde bu denli insanlığımızdan uzaklaştıran şey? Biz hangi noktadan sonra `abi köyden geldim, eve dönecek param yok` diyen adama inanmaz hale geldik?
Peki hangi noktadan sonra bu adamlar böyle bir yalana başvurur hale geldiler?
Hangi eşik değeri aşıldıktan sonra artık şehirde bir trafik kazası yaptığımızda arabanın anahtarını almadan dışarı çıkamaz olduk?
Arkadaşı kendisini `numaradan` arabanın önüne attıktan sonra bir yayaya çarpmış olmanın şokuyla dışarı fırlayan insanın arabasını çalmaya hangi eşik değeri itti onları?
Trafikte bunalan bir ambülansı, içinde hasta olmamasına rağmen siren çalarak ilerleten hangi algı düzeyidir? Ve o nasıl bir algı düzeyidir ki, acil durumda bir ambülansın geçmesi için boş bırakmamız gereken emniyet şeridini herhangi bir vicdani sıkıntı duymadan işgal etmemize yol açar?
Madalyonun ister önü, ister arkası olsun. Sonuç olarak biz bu şehirde en temel insani özelliklerimizi yitirmişiz.
Karadeniz turumun daha ilk gecesinde bundan utandım.
Ama daha da çok ne zaman utandım biliyor musunuz?
O `durduk yere` bize yardımcı olan Emre, ertesi gece sırf sohbet etmek için Tatil Köyü'nde bizi ziyarete gelmek istediğinde içimden `hay allah, amma da çok yorgunum, keşke gelmese, şimdi nereden çıktı` diye homurdandığımda, için için kendimden nefret ettim!
İşte o an, gerçekten insanlıktan çıkmış olduğumu gördüm.
Emre'nin arabası dağ yolunda küçük bir kaza yapmış. Yoldan taş düşmüş ve arabanın altı delinmiş. Çekici çağırmış, bekliyormuş.
O an doğal olanı benim, en azından yanında durmak için oraya gitmemdi. Ama saat çok geçti, çok yorulmuştuk. Gitmek istemedim, zaten o da beni çağırmadı. `Nasıl olsa buralarda başka arkadaşları vardır` gibi çok mantıklı gerekçeler sıraladı beynim.
Evet çok mantıklıydı bunlar. Dün bana yardımcı olabilmek için kendisini helak etmiş olmasını adam gibi açıklayamayan akıllı zihnim şimdi `gecenin bu saatinde` dağ yoluna inmemek için ne kadar güzel mantık yürütmekteydi.
Bizler artık insan gibi yaşamayı tamamen unutmuş olduğumuz için o muhteşem `büyük şehirli beynim` bu işin altında bile bir iş olabileceğini filan düşünmekteydi üstelik!
Sanırım ben de bir zamanlar `açım` diyene inanacak denli saf ve temizdim. Sanırım ben de bir zamanlar camına `bana yol sormayın` yazmayan dükkanların olduğu bir şehirde yaşıyordum.
Belki çok ileride bir gün, ben de bana yol soran birisine günün telaşesine boğulmuş bir sıkıntı içinde değil, yerimden kalkarak hatta belki kapının önüne kadar çıkıp elimle göstererek yol tarif edeceğim.
Hatta kim bilir, belki bunları yaparken gülümsüyor bile olacağım.
Ya da belki, bütün bunlardan ufacık da olsa bir rahatsızlık duymayı bile unutacağım.
Çok cesur olabilirsem, büyük şehrin bana sunduğu, `high-tech` yalancı cennetten kendimi kurtarıp en temel insani dürtülerimi bastırmak zorunda kalmayacağım denli basit yaşayacağım.
O güne kadar, herkese kuşku ile bakmaya devam!
Yaşasın büyük şehir!
Bir haftalık küçük bir Doğu Karadeniz turuna çıkmıştık. Uçakla Trabzon'a gittik. Önceden ayarlanmış şekilde orada kiralamış olduğumuz otomobille ilk geceyi Zigana'da geçirecektik. Önce bir akşam yemeği için şehrin bilmediğimiz sokaklarında dolaşırken, `tesadüfen` küçük bir pidecide karar kıldık. Ben ehliyetimi İstanbul'da unutmuşum, bu yüzden bir dizi telefon görüşmesi yapmaktayım. Amacım ev arkadaşımın en azından ehliyetimin fotokopisini faks ile bana yollayabilmesi. Böylece sekiz gün boyunca Karadeniz'in dağlarında yolculuk ederken olası bir trafik kontrolünde, elimde hiç olmazsa durumu açıklayabilecek bir belgenin bulunması.
Ben bu bir dizi telefon görüşmesini yaparken pidecinin sahibi konuyla yakından ilgilendi. Önce ehliyetin fotokopisini fakslayabilmemiz için birkaç arkadaşını aradı, maalesef yakınlarda bir faks cihazı bulamadık. Ancak adamın `durduk yere` bana yardımcı olmaya çalışmasından biraz huzursuzluk duymaya başladım doğrusu.
`Durduk yere`!
Öyle ya, büyük şehirde hangimiz bir başkasına yardımcı oluyoruz? Bir çıkarımız yoksa...
Pidecinin de durumdan bir çıkar umduğunu düşünmeye başlamıştım ki adam baklayı ağzından çıkardı sonunda. Konu arabayı hangi şirketten kiraladığımıza geldi. Meğer kendisi de araba kiralama işi yapıyormuş.
`Hah` dedim kendi kendime. `İşte sonunda sadede geldik. Bu arabayı iade edip kendisinden araba kiralamamızı sağlamaya çalışacak.`
Adamcağız Karadenizin dağlık, çoğu tırmanma ile geçen yollarında benzinli araç kullanmamak gerektiğini, dizelin mutlaka çok daha ekonomik olacağını söyledi ve araya tanıdıklarını sokarak araba kiraladığımız şirketten bu aracı dizel ile değiştirmelerini istedi.
Ben `büyük şehirli`yim ya, adamın bir çıkarı olmadan bana yardım etmeyeceğini baştan kabul etmişim bir kere. Bu, tartışılmaz bir gerçek benim gözümde. Ama adam açıkça uğraşıyor, dizel araçlar daha pahalı olmasına rağmen bizden bunun için de fark almamaları gerektiği yönünde firmayı ikna ediyor.
Karadeniz insanının konuşma tarzı çok tuhaf, bir yandan gülüyoruz, bir yandan da bu filmin sonu nereye bağlanacak diye merak etmekteyiz.
Epey bir telefon trafiği arasında ilk gece kalacağımız yer hakkında da konuşuyoruz. Adı Emre imiş. Beynim bir yandan Emre ile sohbet etmekte, diğer yandan beni nasıl punduna getirip de kazıklayacağını düşünmekte. Öyle ya, tanesi iki buçuk YTL'den iki tane pide yemeğe gelmişiz topu topu, hani çok yağlı bir müşteri de sayılmayız ki, bize neden yardım ediyor?
Pideler de öyle doyurucu ki bu arada... Karnımız şişmiş, bir yandan Zigana Tatil Köyü hakkında konuşuyoruz, diğer yandan ikram edilen çaylarımızı yudumluyoruz.
Tatil Köyü'nün de sahibi Emre'nin arkadaşı çıkmaz mı! Onu arayıp bizi İstanbul'dan gelen arkadaşları olarak takdim edip bir de otel indirimi ayarlıyor bedavadan.
Hadi araba kiralama işini anladım, bir şekilde kendi çıkarı için yapıyor da, bu otel indirimi nereden çıktı? Acaba bizim üzerimizden komisyon mu alacak diye düşünüyorum, ama böyle bir komisyon komplosu için iki yabancının gelip bu sokak arasındaki kendi pidecisini bulacak olması sahiden de pek akıllıca bir yatırım değil! Kırk yılda bir böyle bir durumla karşılacak da, üç kuruş komisyon koparacaksa vallahi helal olsun böyle ticari zihniyete...
Otel indirimimizi aldık, araç konusunda ise firma yetkilileri Emre'yi kızdırıyorlar. Şu anda araçları yokmuş, pazartesi olurmuş falan filan. Emre artık düpedüz fırçalamakta adamları. `O zaman ben bu arabayı iade ediyorum` diyor. Olur mu hiç öyle şey, ödemesi yapılmış edilmiş, adamlar neden geri kabul etsinler hiç bir kusuru olmayan araçlarını?
Ama Emre'nin tuttuğunu koparmadan önce bırakmaya hiç niyeti yok. Araba iadesi kolayca kabul ediliyor edilmesine ama aradan geçen üç saatin kiralama ücretini talep ettiklerinde bir kez daha Emre'nin hışmına uğruyorlar.
Sonuç, yarım saat sonra Emre ile birlikte havaalanındayız, otomobilimizi iade edip bir haftalık tatilimizde bizim için yaklaşık 150 YTL'lik ekonomi sağlayacak yeni dizel aracımıza biniyoruz. Üstelik Emre'nin şirketinden de değil, başka bir tanıdığından alıyoruz arabayı.
`Büyük şehirli beynim` Trabzon'un bir ara sokağındaki lokantasını işleten Emre beyin `tesadüfen` orada pide yiyen iki yabancıya, bize, yardımcı olmak için neredeyse bir buçuk saat uğraşmasını hiç mi hiç anlamış değil. Bütün bunların, onun deyimiyle `gözümün önünde iki yabancının tabiri caizse kazıklanmasına göz yumamam` yaklaşımıyla yapılmış olması akıl alır gibi değil...
Hayatımda en son kimin için bu şekilde yardımcı olduğumu düşünüyorum o anda. Acaba en son kime yardım etmek için cebimden çıkan paraları düşünmeden onlarca kişiyi cep telefonuyla aradım?
Acaba kimin için o çok değerli saatlerimden bir buçuk tanesini feda ettim?
Aslında bunun bizim en doğal halimiz olduğunu acaba ne zaman unuttum?
Emre, aslında insan olmanın o en doğal hali içerisinde, yardıma ihtiyacı olan iki kişiye yardım etmekteydi. Birkaç gün içerisinde onun bütün bunları ne çıkar uğruna yaptığını düşünmekten vazgeçtim. Gürcistan sınırında bir dağ kahvesinde bizden çay için para almayan köylüleri gördükten, dağ yolunu çıkamayıp da geri dönmek zorunda kaldığımızda bizi evlerinde misafir etmek isteyen çobanlarla konuştuktan sonra tüm bu davranışların ardında bir çıkar arayışı olması gerekmediğini, bunların insanlık adına da yapılabileceğini anlamaya, daha doğrusu hatırlamaya başladım.
Nedir bizi büyük şehirde bu denli insanlığımızdan uzaklaştıran şey? Biz hangi noktadan sonra `abi köyden geldim, eve dönecek param yok` diyen adama inanmaz hale geldik?
Peki hangi noktadan sonra bu adamlar böyle bir yalana başvurur hale geldiler?
Hangi eşik değeri aşıldıktan sonra artık şehirde bir trafik kazası yaptığımızda arabanın anahtarını almadan dışarı çıkamaz olduk?
Arkadaşı kendisini `numaradan` arabanın önüne attıktan sonra bir yayaya çarpmış olmanın şokuyla dışarı fırlayan insanın arabasını çalmaya hangi eşik değeri itti onları?
Trafikte bunalan bir ambülansı, içinde hasta olmamasına rağmen siren çalarak ilerleten hangi algı düzeyidir? Ve o nasıl bir algı düzeyidir ki, acil durumda bir ambülansın geçmesi için boş bırakmamız gereken emniyet şeridini herhangi bir vicdani sıkıntı duymadan işgal etmemize yol açar?
Madalyonun ister önü, ister arkası olsun. Sonuç olarak biz bu şehirde en temel insani özelliklerimizi yitirmişiz.
Karadeniz turumun daha ilk gecesinde bundan utandım.
Ama daha da çok ne zaman utandım biliyor musunuz?
O `durduk yere` bize yardımcı olan Emre, ertesi gece sırf sohbet etmek için Tatil Köyü'nde bizi ziyarete gelmek istediğinde içimden `hay allah, amma da çok yorgunum, keşke gelmese, şimdi nereden çıktı` diye homurdandığımda, için için kendimden nefret ettim!
İşte o an, gerçekten insanlıktan çıkmış olduğumu gördüm.
Emre'nin arabası dağ yolunda küçük bir kaza yapmış. Yoldan taş düşmüş ve arabanın altı delinmiş. Çekici çağırmış, bekliyormuş.
O an doğal olanı benim, en azından yanında durmak için oraya gitmemdi. Ama saat çok geçti, çok yorulmuştuk. Gitmek istemedim, zaten o da beni çağırmadı. `Nasıl olsa buralarda başka arkadaşları vardır` gibi çok mantıklı gerekçeler sıraladı beynim.
Evet çok mantıklıydı bunlar. Dün bana yardımcı olabilmek için kendisini helak etmiş olmasını adam gibi açıklayamayan akıllı zihnim şimdi `gecenin bu saatinde` dağ yoluna inmemek için ne kadar güzel mantık yürütmekteydi.
Bizler artık insan gibi yaşamayı tamamen unutmuş olduğumuz için o muhteşem `büyük şehirli beynim` bu işin altında bile bir iş olabileceğini filan düşünmekteydi üstelik!
Sanırım ben de bir zamanlar `açım` diyene inanacak denli saf ve temizdim. Sanırım ben de bir zamanlar camına `bana yol sormayın` yazmayan dükkanların olduğu bir şehirde yaşıyordum.
Belki çok ileride bir gün, ben de bana yol soran birisine günün telaşesine boğulmuş bir sıkıntı içinde değil, yerimden kalkarak hatta belki kapının önüne kadar çıkıp elimle göstererek yol tarif edeceğim.
Hatta kim bilir, belki bunları yaparken gülümsüyor bile olacağım.
Ya da belki, bütün bunlardan ufacık da olsa bir rahatsızlık duymayı bile unutacağım.
Çok cesur olabilirsem, büyük şehrin bana sunduğu, `high-tech` yalancı cennetten kendimi kurtarıp en temel insani dürtülerimi bastırmak zorunda kalmayacağım denli basit yaşayacağım.
O güne kadar, herkese kuşku ile bakmaya devam!
Yaşasın büyük şehir!
5 Nisan 2007
Güneş Batıyordu...
Sıkıcı bir iş gününü tamamlamıştım ve neredeyse bütün günüm boşa geçmişti. Bezgin bir şekilde Kurtköy'den Bostancı istikametinde ilerliyordum. Bütün gün aralıklarla yağmur yağmıştı, gökyüzü bulutlarla kaplıydı ve aradan güneş kendini göstermeye çalışıyordu.
Radyoda John Mayer'in çok sevdiğim bir şarkısı çalıyor; Belief. Ben de dalgın dalgın ilerliyorum. İnsan bazı durumlarda adeta otomatik pilota bağlıyor ve öyle gidiyor. Bir anda kendinize geliyorsunuz, aradan on beş dakika geçmiş. O sırada birkaç araba solladınız belki. Belki bir kamyonun arkasına takıldınız... Yok, kaybolup gitmiş bir on beş dakika, o yolu nasıl geçtiğinizi bile bilmezsiniz. İşte tam o haldeyim, kafamda gün ile ilgili düşünceler, bir apartman dairesiyle uğraşmaktayız, ustayla yaşadığımız diyalogları aklımdan geçiriyorum.
O sırada gözlerim ufukta bulutların arasından turuncu rengiyle batmakta olan güneşe takıldı.
Radyoda John Mayer söylüyordu: "We're never gonna win the world... We're never gonna stop the war..."
Şu anda yaz tatilinde olsaydım eminim şu son derece romantik güneş batışını bütün kalbimle, doya doya yaşayacaktım. Hatta "işte buranın akşamlarını bu yüzden seviyorum!" diye haykıracaktım belki de. Deniz kıyısında buz gibi biramı, ya da bir duble rakımı yudumlayacak ve hayatın ne kadar güzel olduğunu düşünecektim.
Oysa şu anda aynı güzel güneşe bakıyordum ve kafamdan sıvayı kötü yapan ustaya bunun cezasını nasıl vermemiz gerektiği geçiyordu.
Usta meselesini tam da şu dakikada düşünmek zorunda mıydım? Zaten bu mesele, gün içinde beni yeterince germişti. Şimdi neden tekrar dönüp aynı şeyi düşünüyordum?
Biz kendimize acı çektirmeye çok meraklıyız sahiden!
John Mayer söylemeye devam ediyordu: "Oh everyone believes... In how they think it oughta be..."
Ne düşünüyorsak onu mu yaşıyorduk yoksa sahiden? Güneş bulutların arasından turuncunun binbir tonunu sunarken otobanda yüzlerce araç, yüzlerce aracın içinde yüzlerce asık surat... Akıyorduk bir yere doğru.
Peki ama nereye?
Bir yaz tatili akşamında bizi duygulandıran güneş neden şu anda umrumuzda değildi? Mutsuzluğumuzun sebebini dışarıda aramamak için ne kadar güzel bir örnekti işte şu anda yaşamakta olduğum!
"We're never gonna win the world... We're never gonna stop the war..."
Suratıma bir gülümseme yayıldı, bugün epey ihmal etmiştim yaşama gülümseyerek bakmayı. Oysa birkaç aydır, bir kitapta okuduğum "sürekli sırıt ve dik dur" prensibini elimden geldiğince uyguluyordum. Özellikle de arabanın içinde yalnızken. Gülümsemek insanı mutlu hissettiriyor. En mutsuz anınızda bile.
Aslında esas mesele mutsuz olduğumuz anların diğerlerinden tek farkının, o an mutsuz olmayı tercih etmemiz olduğunu anlamak!
John Mayer söylüyordu. Ellerimle direksiyona vurarak tempo tutmaya başladım. Gülümsedim.
Güneş batıyordu. Çok güzeldi mübarek!
Radyoda John Mayer'in çok sevdiğim bir şarkısı çalıyor; Belief. Ben de dalgın dalgın ilerliyorum. İnsan bazı durumlarda adeta otomatik pilota bağlıyor ve öyle gidiyor. Bir anda kendinize geliyorsunuz, aradan on beş dakika geçmiş. O sırada birkaç araba solladınız belki. Belki bir kamyonun arkasına takıldınız... Yok, kaybolup gitmiş bir on beş dakika, o yolu nasıl geçtiğinizi bile bilmezsiniz. İşte tam o haldeyim, kafamda gün ile ilgili düşünceler, bir apartman dairesiyle uğraşmaktayız, ustayla yaşadığımız diyalogları aklımdan geçiriyorum.
O sırada gözlerim ufukta bulutların arasından turuncu rengiyle batmakta olan güneşe takıldı.
Radyoda John Mayer söylüyordu: "We're never gonna win the world... We're never gonna stop the war..."
Şu anda yaz tatilinde olsaydım eminim şu son derece romantik güneş batışını bütün kalbimle, doya doya yaşayacaktım. Hatta "işte buranın akşamlarını bu yüzden seviyorum!" diye haykıracaktım belki de. Deniz kıyısında buz gibi biramı, ya da bir duble rakımı yudumlayacak ve hayatın ne kadar güzel olduğunu düşünecektim.
Oysa şu anda aynı güzel güneşe bakıyordum ve kafamdan sıvayı kötü yapan ustaya bunun cezasını nasıl vermemiz gerektiği geçiyordu.
Usta meselesini tam da şu dakikada düşünmek zorunda mıydım? Zaten bu mesele, gün içinde beni yeterince germişti. Şimdi neden tekrar dönüp aynı şeyi düşünüyordum?
Biz kendimize acı çektirmeye çok meraklıyız sahiden!
John Mayer söylemeye devam ediyordu: "Oh everyone believes... In how they think it oughta be..."
Ne düşünüyorsak onu mu yaşıyorduk yoksa sahiden? Güneş bulutların arasından turuncunun binbir tonunu sunarken otobanda yüzlerce araç, yüzlerce aracın içinde yüzlerce asık surat... Akıyorduk bir yere doğru.
Peki ama nereye?
Bir yaz tatili akşamında bizi duygulandıran güneş neden şu anda umrumuzda değildi? Mutsuzluğumuzun sebebini dışarıda aramamak için ne kadar güzel bir örnekti işte şu anda yaşamakta olduğum!
"We're never gonna win the world... We're never gonna stop the war..."
Suratıma bir gülümseme yayıldı, bugün epey ihmal etmiştim yaşama gülümseyerek bakmayı. Oysa birkaç aydır, bir kitapta okuduğum "sürekli sırıt ve dik dur" prensibini elimden geldiğince uyguluyordum. Özellikle de arabanın içinde yalnızken. Gülümsemek insanı mutlu hissettiriyor. En mutsuz anınızda bile.
Aslında esas mesele mutsuz olduğumuz anların diğerlerinden tek farkının, o an mutsuz olmayı tercih etmemiz olduğunu anlamak!
John Mayer söylüyordu. Ellerimle direksiyona vurarak tempo tutmaya başladım. Gülümsedim.
Güneş batıyordu. Çok güzeldi mübarek!
4 Nisan 2007
Kıskanamıyorum!
Sanırım orta sondaydık. Tarih dersinde sözlüde, klasik bir şekilde hocanın sorduğu soruların hiç birine doğru düzgün cevap veremiyordum. Hocanın son sorusuna "hmm ilginç bir soru, tebrik ederim hocam" dediğimde hoca bu cıvıklığıma "sizin ar damarınız çatlamış" diye sinirlenmişti.
Ben o sıralar galiba sadece ar damarımı değil, hazır çatlatmışken birkaç dünyevi dürtümü daha çatlatmışım... Hatta benim durumum için "çatlama" değil düpedüz damarları dağıtmak bile denebilir.
Sanırım taa o zamanlardan çatlatmış olduğum, ya da belki doğuştan prematüre gelişmiş dürtümün adı kıskançlık. Ben kendimi bildim bileli kıskanmıyorum. Kıskanamıyorum. Halbuki ben de etrafımda gördüğüm insanların %99'u gibi sevdiğim kadını kıskanmak istiyorum, herkes böyle yapıyor ve kıskanmayana da garip gözle bakılıyor, canım çekiyor benim de. Ama beceremiyorum! İçimden gelmiyor, ne yapabilirim?
Tabii serde de hafiften bir ukalalık var, içten içe bu kıskanma duygusuyla alay ediyorum bir yandan. Bence kıskançlık insanın karşısındakine güvenmemesi değil, düpedüz kendisine güvenmemesidir. Güçlü bir kişiliğin asla kıskanmayacağını düşünüyorum, ama elbette bunu sadece kendime pay çıkarmak için böyle düşündüğümün de farkındayım!
Genlerimizde prehistorik çağlara ait korkuları taşıdığımız söylenir. Kapalı yerlerden korkmak, yüksek yerlerden düşmekten korkmak gibi, avcı atalarımızın yaşadığı korkuları genlerimizde taşıyormuşuz. Öyleyse mutlaka kıskançlık da bizim temel dürtülerimizden biri olmalı, onbinlerce yıl öteden gelen.
Bu açıdan baktığımda aslında biraz olsun açıklayabiliyorum bu kıskançlık dürtüsünü... Etrafta dinazorlar cirit atıyor, daha belki ateşi bile keşfetmemişiz. Sürekli bir korku hali içindeyiz, tırsık tırsık geziniyoruz, nereden bir yırtıcı hayvan çıkacak da canımızı alacak diye. Onca hengamenin arasında güzeller güzeli bir hatunu düşürmüşüz ağımıza. Tohumlarımız yeşerek toprak bulmuş, çoluk çocuk torun torba hayali içindeyiz. Nüfus da kısıtlı, zaten köyümüzden ötesini bilecek durumumuz da yok.
Ve böyle bir ortamda bizim hatun yan komşu ile bir takım el kol hareketleri ile anlaşmaya çalışıyor.
Siz olsanız kıskanmaz mısınız? Daha dün koskoca bir geyik avlamıştınız kız için. Şimdi o sizden daha kaslı, daha yapılı bir adamla fingirdiyor resmen. İstemezsiniz, kadın için dünyanın en güçlü erkeği siz olmalısınız oysa.
Düpedüz kıskanırsınız kadınınızı.
Yoksa buna kıskançlık değil de, çok daha basit bir şekilde "rekabet" mi demeliyiz? Öyle ya kadın cinsi, yumurtasını dölleyecek kaliteli sperm arayışı içindedir, kadın ruhunun en temelinde bu vardır. Milyonlarca sperm içinden sadece bir tanesi oraya yerleşebilecek ve aksi gibi dokuz ay boyunca da oradan çıkmayacaktır. Yani bunun bir beta sürümü yoktur, beğenmeyince değiştiremez. Onca çabaya değecek, en güçlü, en akıllı erkeği arar kadın. Buna da hakkı vardır.
Erkek için ise böyle bir sorun tarih boyunca olmamıştır. Erkekte sperm bol, ne kadar çok yumurta döllerse soyunu sürdürme şansı o kadar artar. Arada üç beş ıskarta çıkmasının pek de önemi yoktur, sürümden kazanır erkek. Bu şansını azaltacak her rakip, çok haklı bir kıskançlık sebebidir erkek için. Ortadan kaldırılması gereken bir engeldir...
İşte tüm kendini bilmez ukalalığımla, o prehistorik çağdaki güçlü avcı erkek gibi düşünüyorum kendimi. Mahallenin en güçlüsü ben isem, neden kadınımı başka erkeklerden kıskanayım ki? En kaliteli spermler bende, çok meraklıysa gitsin o yan komşuyla bir deneme yapsın da dokuz ayını boşa harcasın! Ben nasıl olsa o müthiş kaliteli spermlerimi sunacak, benim için ayılıp bayılan bir başka kadın bulurum!
Öyle değil mi ama? Ben kadınımı mutlu edebiliyorsam neden başka yerde heyecan arasın? Erkek değil ki bu, her çiçekten bal almak gibi bir arzusu yok! Onun en temel sıkıntısı, bulabileceği en güzel çiçekten en tatlı balı almaktır. Eh, ben de sulandırılmamış, içine şeker katılmamış, güzel bir balsam, niye dertleneyim?
Böyle düşündüğüm zaman, sadece güçsüzlerin, sadece kendine inanmayanların kıskanacağını söyleyen had safhada ukalaca teorime iyice inanır hale geliyorum!
Ama günümüzde insan ilişkileri maalesef prehistorik çağlardaki gibi temel dürtülerle açıklanabilecek kadar basit değiller. Yıllar boyunca yaşadıklarımız yavaş yavaş erkekleri de tek bir kadına sadık olmaya doğru itekliyorlar. Aslında bunun açıklaması da çok basit olsa gerek, artık kadınlar tek eşli olmak istiyorlar ve tek eşliliğe uymayan erkek genleri yavaş yavaş çoğalacak ortam bulamıyorlar...
Ayrıca kadın yumurtası için kaliteli sperm seçme kriterleri de epey değişti. Artık bir yumrukta koca geyikleri deviren güçlü erkek muhabbetleri sahiden de ancak geyik muhabbetlerinde geçerliliğini korur hale geldi. Düşünceli, anlayışlı, karşısındakine değer veren bir erkek modellemesine doğru gidiliyor, erkekler de binlerce yıldır süregelen alışkanlıklarını bırakıp, aslında hala sadece genlerini sürdürme arzusuyla yanıp tutuşarak bu modele uymaya çalışıyorlar.
Artık tek parametremiz kas gücü değil, çok bilinmeyenli denklem çağındayız. Dolayısıyla "ben mahallenin en iyisiyim, kadınım neden başkasına baksın ki" diyebilme şansımız gitgide azalıyor. Evet, yan komşu bacaksızın teki, kodum mu oturturum, ama adam çok güzel gitar çalıyor, Julio Iglesias gibi de sesi var mübarek, kumsaldayken, ormanda on erkek gücünde resmen. Şimdi ister istemez ateş başı muhabbetinde benim hatun onunla konuşursa, kıskanmam için yeterli bir sebep vardır, değil mi?
Ama dedim ya, benim ar damarımın yanında başka damarlarım da telef olmuş zamanında, anlamsız bir kendine güven hali içindeyim. Kıskanmıyorum! Oysa bulunmaz Hint kumaşı olmadığımı anlayabilecek kadar da akıllıyım!
Acaba kıskanma duygusunu sadece kaybetme korkusuna bağlayarak hata mı ediyorum?
Peki kaybetmekten korkmuyorsa, bir insan bir başkasını neden kıskanır? Kadınımın o bastı bacak adamla kumsalda sohbet etmesinden neden rahatsızlık duyayım?
Yoksa sahiplenme duygusu mu bu? "Sen benim malımsın artık, hayata dair ne zevk varsa onu benimle tatmalısın! Elin adamıyla paylaşacak neyin olabilir? Gel! Ne gerekiyorsa benimle paylaş!"
Oha be arkadaşım, bu ne megalomani!
Ben hayatım boyunca hiç kimseye kendi malımmış gibi bakmadım. Hiç kimseyi sahiplenmedim. Herkesin kendi mutluluğunu arama yolunda benzersiz deneyimler yaşadığını düşünüyorum. Ve bir insan için "tüm yolların benden geçer" demenin ne denli saçma olduğunu çok çok iyi biliyorum.
Ama ben bunları bildiğim için kıskanmıyor değilim! Ben sadece doğal halim bu olduğu için kıskanmıyorum.
Bence kıskançlık, aşk gibi, mantık sınırlarının ötesinde bir duygu. Ben bu yazının başından beri sürdürdüğüm olanca kendini bilmezliğimle yine buna "duygu" değil de "hastalık" diyeceğim, ama dünyanın %99'u hasta, sadece benim de içinde bulunduğum %1'lik kesim sağlıklı diye düşünmüş olmak ne kadar sağlıklı, tartışılır.
Yine de insanlığın %99'unun böyle anlamsız(!) bir duygu taşımasıyla sonuçlanacak şekilde gelişen evrim sürecini de merak etmiyor değilim. Öyle ya, eğer kıskançlığın arkasında kaybetme korkusu varsa, bu sahiden de insanın kendine güvenmemesinden ibarettir.
Aslında böyle bakınca buna da hak vermemek elde değil. Dünyanın %99'unun eziklerden oluştuğunu, geri kalan %1'in ise, kıskanmaya ihtiyaç duymayan güçlülerden oluştuğunu düşünmek çok hoş! Hele hele ben de o %1'in içindeysem!
Diğer yandan, eğer kıskançlık sahiplenme duygusunun bir uzantısı olarak bencillikten kaynaklanıyorsa, bu daha da kötü. Karşındakine yazık değil mi kardeşim? Bırak, o da bir insan, onun da senin dışında hayattan zevk alacağı, kendisini geliştireceği konular var. Belki seninle paylaşmadığı bir şeyi yakın bir dostuyla paylaşacak, belki seninle değil, ama bir kız arkadaşıyla kahve içip dedikodu yapacak ve bundan mutlu olacak? Bırak yaşasın bunları. Senden önce de yaşıyordu bu insan. Şimdi neden onu cendereye alıyorsun? Yazıktır günahtır!
Bir yerlerde kadın erkek ilişkilerinde en güzelinin iki tarafın da diğerine bir şeyler katması olduğunu okumuştum. Ne güzel bir söz! Bırak o da sana bir şey katsın. İzin ver.
Ama yok, buna izin verilmiyor. Çünkü istem dışı bir hastalığa sahip insanlar: kıskanıyorlar. Ellerinde değil, onlara istediğim kadar anlatayım, belki beni haklı bile bulacaklar. Ama dönüp yine kıskanmaya devam edecekler.
Ondan sonra da "seven insan kıskanır" gibi deli saçması bir söz uydurup onun ardına sığınacaklar! Hatta "kıskanmıyorsan sen gerçekten sevmiyorsun, aşık değilsin" diyerek iyice üste çıkacaklar.
Bense buna, hiç kimse kusura bakmasın ama, "esas GERÇEKTEN seven insan kıskanmaz" diye cevap vereceğim. Kıskanan insan ya kendisini, ya da karşısındakini az seviyordur.
Ama ben azınlıktayım, %1'deyim. Kimse bana inanmaz! Zaten dünyanın %99'unun beyaz dediği bir şey hiç siyah olabilir mi???
Galile de dünya yuvarlak demişti. Dünyanın geri kalan %99'u düz olduğunu düşünüyordu...
Herkes düz dünyasında mutluysa, şimdi onun yuvarlak olduğunu söyleyip ortalığı bulandırmanın ne alemi var peki? Ben de herkes gibi dünyayı düz görüp huzur içinde yaşamak istemez miyim?
Ama yuvarlak işte!
Bunu söyleyebiliyorum, çünkü benim ar damarım çatlamış bir kere.
Ben o sıralar galiba sadece ar damarımı değil, hazır çatlatmışken birkaç dünyevi dürtümü daha çatlatmışım... Hatta benim durumum için "çatlama" değil düpedüz damarları dağıtmak bile denebilir.
Sanırım taa o zamanlardan çatlatmış olduğum, ya da belki doğuştan prematüre gelişmiş dürtümün adı kıskançlık. Ben kendimi bildim bileli kıskanmıyorum. Kıskanamıyorum. Halbuki ben de etrafımda gördüğüm insanların %99'u gibi sevdiğim kadını kıskanmak istiyorum, herkes böyle yapıyor ve kıskanmayana da garip gözle bakılıyor, canım çekiyor benim de. Ama beceremiyorum! İçimden gelmiyor, ne yapabilirim?
Tabii serde de hafiften bir ukalalık var, içten içe bu kıskanma duygusuyla alay ediyorum bir yandan. Bence kıskançlık insanın karşısındakine güvenmemesi değil, düpedüz kendisine güvenmemesidir. Güçlü bir kişiliğin asla kıskanmayacağını düşünüyorum, ama elbette bunu sadece kendime pay çıkarmak için böyle düşündüğümün de farkındayım!
Genlerimizde prehistorik çağlara ait korkuları taşıdığımız söylenir. Kapalı yerlerden korkmak, yüksek yerlerden düşmekten korkmak gibi, avcı atalarımızın yaşadığı korkuları genlerimizde taşıyormuşuz. Öyleyse mutlaka kıskançlık da bizim temel dürtülerimizden biri olmalı, onbinlerce yıl öteden gelen.
Bu açıdan baktığımda aslında biraz olsun açıklayabiliyorum bu kıskançlık dürtüsünü... Etrafta dinazorlar cirit atıyor, daha belki ateşi bile keşfetmemişiz. Sürekli bir korku hali içindeyiz, tırsık tırsık geziniyoruz, nereden bir yırtıcı hayvan çıkacak da canımızı alacak diye. Onca hengamenin arasında güzeller güzeli bir hatunu düşürmüşüz ağımıza. Tohumlarımız yeşerek toprak bulmuş, çoluk çocuk torun torba hayali içindeyiz. Nüfus da kısıtlı, zaten köyümüzden ötesini bilecek durumumuz da yok.
Ve böyle bir ortamda bizim hatun yan komşu ile bir takım el kol hareketleri ile anlaşmaya çalışıyor.
Siz olsanız kıskanmaz mısınız? Daha dün koskoca bir geyik avlamıştınız kız için. Şimdi o sizden daha kaslı, daha yapılı bir adamla fingirdiyor resmen. İstemezsiniz, kadın için dünyanın en güçlü erkeği siz olmalısınız oysa.
Düpedüz kıskanırsınız kadınınızı.
Yoksa buna kıskançlık değil de, çok daha basit bir şekilde "rekabet" mi demeliyiz? Öyle ya kadın cinsi, yumurtasını dölleyecek kaliteli sperm arayışı içindedir, kadın ruhunun en temelinde bu vardır. Milyonlarca sperm içinden sadece bir tanesi oraya yerleşebilecek ve aksi gibi dokuz ay boyunca da oradan çıkmayacaktır. Yani bunun bir beta sürümü yoktur, beğenmeyince değiştiremez. Onca çabaya değecek, en güçlü, en akıllı erkeği arar kadın. Buna da hakkı vardır.
Erkek için ise böyle bir sorun tarih boyunca olmamıştır. Erkekte sperm bol, ne kadar çok yumurta döllerse soyunu sürdürme şansı o kadar artar. Arada üç beş ıskarta çıkmasının pek de önemi yoktur, sürümden kazanır erkek. Bu şansını azaltacak her rakip, çok haklı bir kıskançlık sebebidir erkek için. Ortadan kaldırılması gereken bir engeldir...
İşte tüm kendini bilmez ukalalığımla, o prehistorik çağdaki güçlü avcı erkek gibi düşünüyorum kendimi. Mahallenin en güçlüsü ben isem, neden kadınımı başka erkeklerden kıskanayım ki? En kaliteli spermler bende, çok meraklıysa gitsin o yan komşuyla bir deneme yapsın da dokuz ayını boşa harcasın! Ben nasıl olsa o müthiş kaliteli spermlerimi sunacak, benim için ayılıp bayılan bir başka kadın bulurum!
Öyle değil mi ama? Ben kadınımı mutlu edebiliyorsam neden başka yerde heyecan arasın? Erkek değil ki bu, her çiçekten bal almak gibi bir arzusu yok! Onun en temel sıkıntısı, bulabileceği en güzel çiçekten en tatlı balı almaktır. Eh, ben de sulandırılmamış, içine şeker katılmamış, güzel bir balsam, niye dertleneyim?
Böyle düşündüğüm zaman, sadece güçsüzlerin, sadece kendine inanmayanların kıskanacağını söyleyen had safhada ukalaca teorime iyice inanır hale geliyorum!
Ama günümüzde insan ilişkileri maalesef prehistorik çağlardaki gibi temel dürtülerle açıklanabilecek kadar basit değiller. Yıllar boyunca yaşadıklarımız yavaş yavaş erkekleri de tek bir kadına sadık olmaya doğru itekliyorlar. Aslında bunun açıklaması da çok basit olsa gerek, artık kadınlar tek eşli olmak istiyorlar ve tek eşliliğe uymayan erkek genleri yavaş yavaş çoğalacak ortam bulamıyorlar...
Ayrıca kadın yumurtası için kaliteli sperm seçme kriterleri de epey değişti. Artık bir yumrukta koca geyikleri deviren güçlü erkek muhabbetleri sahiden de ancak geyik muhabbetlerinde geçerliliğini korur hale geldi. Düşünceli, anlayışlı, karşısındakine değer veren bir erkek modellemesine doğru gidiliyor, erkekler de binlerce yıldır süregelen alışkanlıklarını bırakıp, aslında hala sadece genlerini sürdürme arzusuyla yanıp tutuşarak bu modele uymaya çalışıyorlar.
Artık tek parametremiz kas gücü değil, çok bilinmeyenli denklem çağındayız. Dolayısıyla "ben mahallenin en iyisiyim, kadınım neden başkasına baksın ki" diyebilme şansımız gitgide azalıyor. Evet, yan komşu bacaksızın teki, kodum mu oturturum, ama adam çok güzel gitar çalıyor, Julio Iglesias gibi de sesi var mübarek, kumsaldayken, ormanda on erkek gücünde resmen. Şimdi ister istemez ateş başı muhabbetinde benim hatun onunla konuşursa, kıskanmam için yeterli bir sebep vardır, değil mi?
Ama dedim ya, benim ar damarımın yanında başka damarlarım da telef olmuş zamanında, anlamsız bir kendine güven hali içindeyim. Kıskanmıyorum! Oysa bulunmaz Hint kumaşı olmadığımı anlayabilecek kadar da akıllıyım!
Acaba kıskanma duygusunu sadece kaybetme korkusuna bağlayarak hata mı ediyorum?
Peki kaybetmekten korkmuyorsa, bir insan bir başkasını neden kıskanır? Kadınımın o bastı bacak adamla kumsalda sohbet etmesinden neden rahatsızlık duyayım?
Yoksa sahiplenme duygusu mu bu? "Sen benim malımsın artık, hayata dair ne zevk varsa onu benimle tatmalısın! Elin adamıyla paylaşacak neyin olabilir? Gel! Ne gerekiyorsa benimle paylaş!"
Oha be arkadaşım, bu ne megalomani!
Ben hayatım boyunca hiç kimseye kendi malımmış gibi bakmadım. Hiç kimseyi sahiplenmedim. Herkesin kendi mutluluğunu arama yolunda benzersiz deneyimler yaşadığını düşünüyorum. Ve bir insan için "tüm yolların benden geçer" demenin ne denli saçma olduğunu çok çok iyi biliyorum.
Ama ben bunları bildiğim için kıskanmıyor değilim! Ben sadece doğal halim bu olduğu için kıskanmıyorum.
Bence kıskançlık, aşk gibi, mantık sınırlarının ötesinde bir duygu. Ben bu yazının başından beri sürdürdüğüm olanca kendini bilmezliğimle yine buna "duygu" değil de "hastalık" diyeceğim, ama dünyanın %99'u hasta, sadece benim de içinde bulunduğum %1'lik kesim sağlıklı diye düşünmüş olmak ne kadar sağlıklı, tartışılır.
Yine de insanlığın %99'unun böyle anlamsız(!) bir duygu taşımasıyla sonuçlanacak şekilde gelişen evrim sürecini de merak etmiyor değilim. Öyle ya, eğer kıskançlığın arkasında kaybetme korkusu varsa, bu sahiden de insanın kendine güvenmemesinden ibarettir.
Aslında böyle bakınca buna da hak vermemek elde değil. Dünyanın %99'unun eziklerden oluştuğunu, geri kalan %1'in ise, kıskanmaya ihtiyaç duymayan güçlülerden oluştuğunu düşünmek çok hoş! Hele hele ben de o %1'in içindeysem!
Diğer yandan, eğer kıskançlık sahiplenme duygusunun bir uzantısı olarak bencillikten kaynaklanıyorsa, bu daha da kötü. Karşındakine yazık değil mi kardeşim? Bırak, o da bir insan, onun da senin dışında hayattan zevk alacağı, kendisini geliştireceği konular var. Belki seninle paylaşmadığı bir şeyi yakın bir dostuyla paylaşacak, belki seninle değil, ama bir kız arkadaşıyla kahve içip dedikodu yapacak ve bundan mutlu olacak? Bırak yaşasın bunları. Senden önce de yaşıyordu bu insan. Şimdi neden onu cendereye alıyorsun? Yazıktır günahtır!
Bir yerlerde kadın erkek ilişkilerinde en güzelinin iki tarafın da diğerine bir şeyler katması olduğunu okumuştum. Ne güzel bir söz! Bırak o da sana bir şey katsın. İzin ver.
Ama yok, buna izin verilmiyor. Çünkü istem dışı bir hastalığa sahip insanlar: kıskanıyorlar. Ellerinde değil, onlara istediğim kadar anlatayım, belki beni haklı bile bulacaklar. Ama dönüp yine kıskanmaya devam edecekler.
Ondan sonra da "seven insan kıskanır" gibi deli saçması bir söz uydurup onun ardına sığınacaklar! Hatta "kıskanmıyorsan sen gerçekten sevmiyorsun, aşık değilsin" diyerek iyice üste çıkacaklar.
Bense buna, hiç kimse kusura bakmasın ama, "esas GERÇEKTEN seven insan kıskanmaz" diye cevap vereceğim. Kıskanan insan ya kendisini, ya da karşısındakini az seviyordur.
Ama ben azınlıktayım, %1'deyim. Kimse bana inanmaz! Zaten dünyanın %99'unun beyaz dediği bir şey hiç siyah olabilir mi???
Galile de dünya yuvarlak demişti. Dünyanın geri kalan %99'u düz olduğunu düşünüyordu...
Herkes düz dünyasında mutluysa, şimdi onun yuvarlak olduğunu söyleyip ortalığı bulandırmanın ne alemi var peki? Ben de herkes gibi dünyayı düz görüp huzur içinde yaşamak istemez miyim?
Ama yuvarlak işte!
Bunu söyleyebiliyorum, çünkü benim ar damarım çatlamış bir kere.
29 Mart 2007
Kadınlar Bizden Daha Çok Yaşıyor!
Tramvayın kapısı açıldı ve içeri cıvıl cıvıl bir genç kızla onun yaşlarında bir erkek çocuk girdiler. Kız hemen bir basamak yukarı çıktı ve gülerek, bu şekilde çocukla aynı boya geldiklerini söyledi.
Ve hemen akabinde hiç nefes almadan bugün bankada başından geçen bir olayı anlatmaya başladı. Konunun başını bilemediğim için tam olarak ne olduğunu anlayamadım, ama kısaca bankada bir sıra numarası hikayesi olduğunu söyleyebilirim. Bir yanlış anlama olmuş, başka birisinin yerine geçer gibi bir duruma düşmüş, ama aslında öyle değilmiş, zaten adamla da anlaşmışlar, bir sorun olmamış, fakat bankacı kıllık çıkarmış, onu sinir etmek için araya başka iki müşteri almış falan filan...
Kız bunları anlatırken o kadar kaptırmıştı ki kendisini, nasıl şevkle anlatıyor görmelisiniz, dilimizi bilmeyen birisi olayı izlese herhalde dünyanın sonuyla ilgili muazzam önemli bir şeyler konuştuklarını sanır. Oysa bankada bir sıra muhabbeti, kimse kimseyle kavga etmemiş, saç baş yolunmamış, kimse bıçak çekmemiş, silah göstermemiş...
Kısaca, erkek gözüyle, ortada anlatmaya ve dinlemeye değer bir olay yok!
Ama kız için o an öylesine dolu dolu yaşanmış ki, şimdi tekrar anlatırken bile aynı heyecanı, aynı duyguları bire bir aktarıyor...
Bir yandan erkek çocuğun kızı can kulağıyla dinlemesini takdir ederken, diğer yandan zihnimde yanan bir ampulle gülümsemeye başladım. Gülümsememin birinci adımı, erkeğin yerine kendimi koymamdı. Herkes bilir ki erkekler böyle konularla asla ilgilenmezler, evde kadın o gün kuaförde başından geçen "ilginç" olayları bir bir anlatırken kocası, o da eğer nazik birisi ise, onu dinliyor gibi yapar, ama diğer yandan mutlaka sandviçini yiyor, birasını içiyor ve zap yapıyordur. Pek çoğumuz için gayet tanıdık bir karikatür karesidir bu ve hayli de gerçektir!
Eğer erkek bu kızın bankadaki sıra numarası ile ilgili yaşadıklarını bu kadar empati kurarak dinliyorsa, hani küçük bir yanılgı payını saklı tutarak, kesinlikle kızı tavlamayı umuyordur diyebilirim. Yoksa hiç yoktan var edilmiş bir banka sıra numarası olayını böyle merakla dinlemesinin hiç bir açıklaması olamaz!
Bir yandan bu çocuğun şu anda yaşadığı duruma gülümserken diğer yandan beynim daha da derinlerde öyle bir şey söylemekteydi ki bana, gülümsemeyi geçmiş, resmen sırıtma sınırlarına ulaşmıştım.
Tramvay durdu, benimle birlikte gençler de indiler, ben başka tarafa doğru yürürken onlar yokuş yukarı hızlı adımlarla uzaklaştılar. Kız hala aynı heyecanla bir şeyler anlatmaktaydı.
Onları gözlerimle takip ederken içimden çok net biçimde şu düşünce geçiyordu:
"Kadınlar kesinlikle bizden daha fazla yaşıyorlar!"
Ama bu çok açık değil mi? Bir erkek olarak, uyku dışında geçirdiğim zaman dilimindeki kaç dakikayı hatırladığımı sordum kendime.
Cevap birkaç güzel kız görüntüsü, Türkiye-Norveç futbol maçı ile ilgili haberler, tavlamaya çalıştığım kız (ya da kızlar) ile ilgili hesap kitaplarım ve işle ilgili birkaç önemli noktaydı.
Onun dışında biz erkekler de bankaya gideriz, sıra numarası alırız, bazen bizim yerimizi başkası kapar, bazen bununla ilgili tartışırız bile. Ama asla birkaç saat sonra bu yaşadığımızı hatırlamayız. O zaman bunları sahiden yaşadığımız söylenebilir mi?
Yok, biz gerçekten de boşuna yaşıyoruz. Bizim saatlerimiz sadece "anlatmaya değer" bir şeyler yaşama umuduyla geçer. Anlatmaya değer şeylerimiz de çok ağırlıklı olarak kadınlar, futbol, işimiz ve arabalar üzerinedir. Bunun dışındaki yaşadıklarımız, sadece bu yaşayacaklarımıza hazırlık anlamı taşır!
Oysa bir kadın için karşıdan karşıya geçerken bir arabanın durmaması, tamamen "yaşanmış" bir andır. Biz erkekler, belki o arabanın ardından ana avrat küfrederiz, yani bir tepki veririz, ama bu tepki tamamen reflekstir aslında. Bazen gururumuzu kurtarmak için, bazen sadece o an içimizden gelen hayvani dürtülerle, bir tepki veririz. Ama dönüp baktığımızda bu, yaşanmış bir an değildir aslında. Öylesine bir şeydir. Zaten iki adım sonra unuturuz.
Dolayısıyla biz erkekler bir günü olsa olsa iki, üç saat olarak yaşarız. Kadınlar ise günün resmen suyunu çıkarırlar, her saniyesinden anlatabilecek, heyecanlanabilecek bir şey alırlar. Böylece onlar bir günü bizden on, on beş saat daha fazla yaşarlar!
Öncelikle kadınlardan daha az yaşıyor olduğumu keşfetmenin garip heyecanı ile gülümserken, diğer yandan kadınların eve gelince kocalarına "günün nasıl geçti?" şeklinde soru sormalarına daha bir anlam vermeye başladım. Eh, haklılar, onlar için gün, "olmuş" bir çok olaydan meydana gelmekte. Halbuki biz erkekler için günler "olmuş" küçük olaylar arasındaki boşluklardan ibarettir! İş hayatımızdaki olayları eve taşımamak gibi de garip bir eğitimden geçirilmiş olduğumuz için haliyle "günün nasıl geçti?" sorusuna hiç anlam veremeyiz. Çok nadir de olsa başımızdan geçen küçük çapkınlık hikayelerini de -ki bunlar bizim için en değerli olaylardır-karımıza anlatamayacağımıza göre... Son seyrettiğimiz maçtaki buz gibi golü hakemin ofsayt diye saymadığını da, haklı olarak "ofsayt ne?" diye soran kadıncağıza anlatamayacağımıza göre...
Sonuçta bizim günümüzde, gerçekten de hiç bir şey olmamıştır!
Ne yani? Bankaya gidip sıra numarası aldığımızı, bir başkasının bizim önümüze geçmeye çalıştığını mı anlatacağız?
Böyle bir şey olmadı ki. Biz onu unuttuk bile. Biz o anı yaşamadık, sadece bir sonraki adım için doğa kanunlarına karşı gelmemek adına boşluk doldurmaktaydık.
Kadın, gün içinde geçirdiği o saatleri "yaşadığı" için "günün nasıl geçti kocacığım?" diye sorar ve hiç cevap alamadığı için üzülür. Çünkü onun günü sahiden de bir takım olayların yaşandığı saatlerden oluşmuştur. Tabii ki kadın aklıyla, bir erkeğin geçirdiği, gerçek anlamıyla boş saatleri idrak edemez.
Bizler de, erkek aklımızla kadının bize bomboş gelen bir sahnede olan biteni Oskarlık filmmiş gibi anlatmasını anlayamayız.
Bizim için "dolu dolu yaşamak" demek, gündüz işin dışında sabah çıkıp koşu yapmak, akşam yüzmeye gitmek, oradan dönüp sinemaya, tiyatroya, konsere gitmek, haftasonu balığa çıkmak, arkadaşlarla bilgisayar oyunu ya da kağıt oynamak filandır. Her saniyemizi böyle "doldururuz".
Elbette geriye kalan her milisaniyeyi de seksle doldurarak tamamlarız döngüyü!
Haksız da değiliz, çünkü biz ancak bu anları gerçekten "yaşarız". Oysa kadın için öyle mi? O kendisini böyle heba etmek zorunda değildir, sahile çıkıp bankta oturduğu dakikaları da "yaşamaktadır" o! O otobüs durağında beklerlen üstüne sıçratılan suyu yaşamına deneyim olarak katmıştır. Bir cam kenarında iki koltuğa tüneyip arkadaşıyla kahve içip sohbet ettiği dakikalar da yaşanmıştır onun için.
Uff.. Bu örnekler daha ne kadar çok uzatılabilir! Doğa resmen biz erkeklere haksızlık yapmış yahu!
Az yaşıyoruz, az.
Ve hemen akabinde hiç nefes almadan bugün bankada başından geçen bir olayı anlatmaya başladı. Konunun başını bilemediğim için tam olarak ne olduğunu anlayamadım, ama kısaca bankada bir sıra numarası hikayesi olduğunu söyleyebilirim. Bir yanlış anlama olmuş, başka birisinin yerine geçer gibi bir duruma düşmüş, ama aslında öyle değilmiş, zaten adamla da anlaşmışlar, bir sorun olmamış, fakat bankacı kıllık çıkarmış, onu sinir etmek için araya başka iki müşteri almış falan filan...
Kız bunları anlatırken o kadar kaptırmıştı ki kendisini, nasıl şevkle anlatıyor görmelisiniz, dilimizi bilmeyen birisi olayı izlese herhalde dünyanın sonuyla ilgili muazzam önemli bir şeyler konuştuklarını sanır. Oysa bankada bir sıra muhabbeti, kimse kimseyle kavga etmemiş, saç baş yolunmamış, kimse bıçak çekmemiş, silah göstermemiş...
Kısaca, erkek gözüyle, ortada anlatmaya ve dinlemeye değer bir olay yok!
Ama kız için o an öylesine dolu dolu yaşanmış ki, şimdi tekrar anlatırken bile aynı heyecanı, aynı duyguları bire bir aktarıyor...
Bir yandan erkek çocuğun kızı can kulağıyla dinlemesini takdir ederken, diğer yandan zihnimde yanan bir ampulle gülümsemeye başladım. Gülümsememin birinci adımı, erkeğin yerine kendimi koymamdı. Herkes bilir ki erkekler böyle konularla asla ilgilenmezler, evde kadın o gün kuaförde başından geçen "ilginç" olayları bir bir anlatırken kocası, o da eğer nazik birisi ise, onu dinliyor gibi yapar, ama diğer yandan mutlaka sandviçini yiyor, birasını içiyor ve zap yapıyordur. Pek çoğumuz için gayet tanıdık bir karikatür karesidir bu ve hayli de gerçektir!
Eğer erkek bu kızın bankadaki sıra numarası ile ilgili yaşadıklarını bu kadar empati kurarak dinliyorsa, hani küçük bir yanılgı payını saklı tutarak, kesinlikle kızı tavlamayı umuyordur diyebilirim. Yoksa hiç yoktan var edilmiş bir banka sıra numarası olayını böyle merakla dinlemesinin hiç bir açıklaması olamaz!
Bir yandan bu çocuğun şu anda yaşadığı duruma gülümserken diğer yandan beynim daha da derinlerde öyle bir şey söylemekteydi ki bana, gülümsemeyi geçmiş, resmen sırıtma sınırlarına ulaşmıştım.
Tramvay durdu, benimle birlikte gençler de indiler, ben başka tarafa doğru yürürken onlar yokuş yukarı hızlı adımlarla uzaklaştılar. Kız hala aynı heyecanla bir şeyler anlatmaktaydı.
Onları gözlerimle takip ederken içimden çok net biçimde şu düşünce geçiyordu:
"Kadınlar kesinlikle bizden daha fazla yaşıyorlar!"
Ama bu çok açık değil mi? Bir erkek olarak, uyku dışında geçirdiğim zaman dilimindeki kaç dakikayı hatırladığımı sordum kendime.
Cevap birkaç güzel kız görüntüsü, Türkiye-Norveç futbol maçı ile ilgili haberler, tavlamaya çalıştığım kız (ya da kızlar) ile ilgili hesap kitaplarım ve işle ilgili birkaç önemli noktaydı.
Onun dışında biz erkekler de bankaya gideriz, sıra numarası alırız, bazen bizim yerimizi başkası kapar, bazen bununla ilgili tartışırız bile. Ama asla birkaç saat sonra bu yaşadığımızı hatırlamayız. O zaman bunları sahiden yaşadığımız söylenebilir mi?
Yok, biz gerçekten de boşuna yaşıyoruz. Bizim saatlerimiz sadece "anlatmaya değer" bir şeyler yaşama umuduyla geçer. Anlatmaya değer şeylerimiz de çok ağırlıklı olarak kadınlar, futbol, işimiz ve arabalar üzerinedir. Bunun dışındaki yaşadıklarımız, sadece bu yaşayacaklarımıza hazırlık anlamı taşır!
Oysa bir kadın için karşıdan karşıya geçerken bir arabanın durmaması, tamamen "yaşanmış" bir andır. Biz erkekler, belki o arabanın ardından ana avrat küfrederiz, yani bir tepki veririz, ama bu tepki tamamen reflekstir aslında. Bazen gururumuzu kurtarmak için, bazen sadece o an içimizden gelen hayvani dürtülerle, bir tepki veririz. Ama dönüp baktığımızda bu, yaşanmış bir an değildir aslında. Öylesine bir şeydir. Zaten iki adım sonra unuturuz.
Dolayısıyla biz erkekler bir günü olsa olsa iki, üç saat olarak yaşarız. Kadınlar ise günün resmen suyunu çıkarırlar, her saniyesinden anlatabilecek, heyecanlanabilecek bir şey alırlar. Böylece onlar bir günü bizden on, on beş saat daha fazla yaşarlar!
Öncelikle kadınlardan daha az yaşıyor olduğumu keşfetmenin garip heyecanı ile gülümserken, diğer yandan kadınların eve gelince kocalarına "günün nasıl geçti?" şeklinde soru sormalarına daha bir anlam vermeye başladım. Eh, haklılar, onlar için gün, "olmuş" bir çok olaydan meydana gelmekte. Halbuki biz erkekler için günler "olmuş" küçük olaylar arasındaki boşluklardan ibarettir! İş hayatımızdaki olayları eve taşımamak gibi de garip bir eğitimden geçirilmiş olduğumuz için haliyle "günün nasıl geçti?" sorusuna hiç anlam veremeyiz. Çok nadir de olsa başımızdan geçen küçük çapkınlık hikayelerini de -ki bunlar bizim için en değerli olaylardır-karımıza anlatamayacağımıza göre... Son seyrettiğimiz maçtaki buz gibi golü hakemin ofsayt diye saymadığını da, haklı olarak "ofsayt ne?" diye soran kadıncağıza anlatamayacağımıza göre...
Sonuçta bizim günümüzde, gerçekten de hiç bir şey olmamıştır!
Ne yani? Bankaya gidip sıra numarası aldığımızı, bir başkasının bizim önümüze geçmeye çalıştığını mı anlatacağız?
Böyle bir şey olmadı ki. Biz onu unuttuk bile. Biz o anı yaşamadık, sadece bir sonraki adım için doğa kanunlarına karşı gelmemek adına boşluk doldurmaktaydık.
Kadın, gün içinde geçirdiği o saatleri "yaşadığı" için "günün nasıl geçti kocacığım?" diye sorar ve hiç cevap alamadığı için üzülür. Çünkü onun günü sahiden de bir takım olayların yaşandığı saatlerden oluşmuştur. Tabii ki kadın aklıyla, bir erkeğin geçirdiği, gerçek anlamıyla boş saatleri idrak edemez.
Bizler de, erkek aklımızla kadının bize bomboş gelen bir sahnede olan biteni Oskarlık filmmiş gibi anlatmasını anlayamayız.
Bizim için "dolu dolu yaşamak" demek, gündüz işin dışında sabah çıkıp koşu yapmak, akşam yüzmeye gitmek, oradan dönüp sinemaya, tiyatroya, konsere gitmek, haftasonu balığa çıkmak, arkadaşlarla bilgisayar oyunu ya da kağıt oynamak filandır. Her saniyemizi böyle "doldururuz".
Elbette geriye kalan her milisaniyeyi de seksle doldurarak tamamlarız döngüyü!
Haksız da değiliz, çünkü biz ancak bu anları gerçekten "yaşarız". Oysa kadın için öyle mi? O kendisini böyle heba etmek zorunda değildir, sahile çıkıp bankta oturduğu dakikaları da "yaşamaktadır" o! O otobüs durağında beklerlen üstüne sıçratılan suyu yaşamına deneyim olarak katmıştır. Bir cam kenarında iki koltuğa tüneyip arkadaşıyla kahve içip sohbet ettiği dakikalar da yaşanmıştır onun için.
Uff.. Bu örnekler daha ne kadar çok uzatılabilir! Doğa resmen biz erkeklere haksızlık yapmış yahu!
Az yaşıyoruz, az.
8 Mart 2007
zeka vs. akıl
Kelimelerle oynamayı severim ama kelime oyunu yapmayı pek sevmem.
Mesela yukarıdaki cümleyi kurarken kelimelerle oynuyorum, ama bir kelime oyunu yapmıyorum. Basket topuyla oynamak ama basket oynamıyor olmak gibi bir şey sanırım bu...
Lost diye bir dizi oynuyor, pek çoğunuz duymuşsunuzdur hani şu insanların deliler gibi bütün bir haftasonu ekran başından kalkmadan bir oturuşta on, on beş bölüm seyrettikleri, hastalık haline gelen dizi.
Ben o dizideki Kate'e aşığım! Onun uğruna bunca yıllık aşkım Lyv Tyler'ı bile terkettim! Artık yeni, biricik aşkım Evangeline Lilly'dir.
Bu cümlede geçen "aşk"ın gerçek aşk olmadığını savunmak benim lügatımda "kelime oyunu"dur. Elbette burada aşk ile ne kasdettiğim gayet net anlaşılıyor, dolayısıyla benim Evangeline Lilly'ye olan aşkımın aslında güzel dilimizde hangi müstesna kelime ile daha doğru ifade edilebileceği ile uğraşmam. Meraklısı çok uğraşmak istiyorsa da, ona engel olmam.
Çok kısaca "ben Kate'e aşığım" derim. Olur biter.
İlkokuldaki ev ödevleri gibi, "kelime oyunu" ve "kelimelerle oynamak" ifadelerini böylece iki cümlede kullandıktan sonra konumuza giriş yapabiliriz sanırım, zira bugün üzerinde ahkam kesmeye çalışacağım iki kelime, "akıl" ve "zeka" arasında kelime oyunu yapmadan konuşmaya çalışabilmek için öncelikle "kelime oyunu" ile neyi kasdettiğimi netleştirmem gerekiyordu.
Fakat kelimelerle oynama alışkanlığım yüzünden sanırım bu açıklamalarım da hayal ettiğim kadar net olamadı!
Yıllarca zeki olmanın bir marifet olduğunu sanarak yaşadım. Oysa son yıllarda deneyimlediklerim bana bu işte bir bit yeniği olduğunu hissettirmeye başlamışlardı. Eh, ben de kendi çapımda biraz zeki bir insan olduğum için bu bit yeniğini uzun süre fazla ciddiye almadım. Kadı kızında bile o kadar yenik olurdu sonuçta.
Aç parantez.
Alın size bir kelimelerle oynama eğlencesi daha. Buradaki "yenik" kelimesinin yanlış ve anlamsız olduğunu söyleyerek kelime oyunu yapmak isteyenler çıkabilir diye hemen olay anında bir not düşmek istedim. Hani cinayet mahalinde makdülün etrafı çerçeve ile çizilir ya, işte yukarıda da "yenik" diye bir kelimeyi resmen katlettim.
Çok da keyif alarak yaptım bunu üstelik. Bir daha fırsatım olsa bir daha yaparım. Pişman değilim.
Kapa parantez.
Sanırım yaşlanmak böyle bir şey olsa gerek ki, ard arda deneyimlediklerimden yavaş yavaş zekanın öyle çok da her derde deva olmadığı sonucunu çıkarmaya başladım.
İnsan yaşadıkça, bir zamanlar beyaz dediği öyle çok şeye zaman içinde siyah demeye başlıyor ki, böylesine derinden hayal kırıklıklarını dahi gittikçe daha olgunlukla karşılıyor. Demek benim zekam o kadar da değerli değilmiş ha???
Aman allahım! Bu resmen yıllarca kankalık yaptığınız, bir sürü şey paylaştığınız, hep konuştuğunuz, dertleştiğiniz en yakın arkadaşınızın aslında var olmadığını, tamamen sizin hayal ürününüz olduğunu öğrenmek gibi büyük bir yıkım.
Hep filmlerde olur böyle şeyler sanıyorsunuz değil mi? Yanılıyorsunuz. Sürekli olarak yaşamaktayız bunu. Hatta şu an "evren" diye adlandırdığımız şeyin de aslında bizim zihnimizin bir ürünü olduğunu söylüyorlar. Eğer bu gerçekse, umarım bu gerçeği idrak edecek kadar çok yaşamam.
Bu konudaki düşünceler, geçenlerde bir dansçı kardeşime "sen çok yeteneklisin, hatta dünya çapında bir dansçı olabilirsin, ama çok çalışmadığın sürece bu yeteneğin heba olur gider" tarzında bir dizi ukalalık yaparken sinsice beyin çeperlerimde gezinip, kendisine yandaş topladı. Meğer o çeperlere bu konuda ne çok toz birikintisi toplamışım.
Eh, yaş olmuş otuz altı. Beyin çeperleri yemiş olduğumuz kazıklarla, yani deneyimle sıvanmış iyice. Artık ikinci üçüncü kata çıkmaya başlamışız.
Ben bu ukalalıklara giriştikten sonra daha söyleyeceklerimin yarısına bile gelmeden içimi bir sıkıntıdır kapladı. Halbuki daha nice zevzekliklerim vardı yolda. Ama dedim ya, bir düşünce silsilesidir kafamın içinde fır dönüyor, keyif bırakmadılar bende. Ukalalığımı yarım bıraktım.
Birden "sen ne yaptın?" soru cümlesi belirdi yanıp sönen ampullerin birinde. Aslında başka bir yere bakıyordum, belki duvara filan, ya da camdan dışarı. Ama hani film karelerinin içine tek bir görüntü sokarlar, gözünüz onu görmez ama bilinç düzeyinde algılarsınız ya...
Sanki kendi kendime böyle bir oyun oynuyordum:
"Sen ne yaptın zekan için?"
Soru gittikçe daha küstahlaşıyordu. Anlamazdan gelmeye devam etsem birkaç dakika içinde sülaleme geydirmeye dönüşebilirdi. Oysa bal gibi anlamıştım ne demek istediğini.
O dansçı kardeşime danstaki dünya çapındaki yeteneğini ancak çalışarak nakte çevirebileceğini söyleyen ben, biraz abartacak olursak, kendi "dünya çapındaki" zekamı nakte çevirmek için ne yapmıştım?
Düşünceler çok büyük bir süratle hunhar eylemlerine hazırlanmışlardı bile. Beni can evimden vuracak hain bir intihar saldırısı düzenleyeceklerdi. Biliyordum.
Bildim.
Zeki olmak, aslında güzel olmak gibi bir şey. Bir kadını güzel olduğu için beğenebilirsiniz, onu arzulayabilir, hatta benim Evangeline Lilly'ye aşık olmam gibi, ona aşık olabilirsiniz.
Hadi kadınlar da gücenmesin, sizin için de George Clooney'miz, Mel Gibson'ımız var.
Bu insanlar sahiden de güzeller.
Güzel oldukları için onları takdir ediyor musunuz peki? Cevap, kocaman bir hayır! Neden takdir edeyim ki, ne yapmış güzel olmak için? Doğuştan güzel, olsa olsa imrenirim, kıskanırım, gıpta ederim. Peki dünyada onlardan daha güzel olup da o konumda olmayı hayal eden başka binlerce insan yok mu?
Cevap, kocaman bir evet!
Bu güzel insanların becerisi, güzelliklerini "nakte" çevirebilmek için gereken güce sahip olmuş olmaları.
Burada "nakit"ten kastım, elbette ki türlü renklerdeki banknotlar değil! Her bireyin kendi "nakti" vardır. Kimisi için sadece huzur, kimisi için güç, kudret, kimisi için ise belki sadece güzel bir partner bulabilmektir nakit.
Dansçı kardeşime sıraladığım ukalalıkların satır aralarından kendi zekamı küçümseyecek bu sonuçları çıkarmak hiç de hoşuma gitmiş değildi doğrusu. Ama dost acı söylüyordu, ben de kendimin en yakın dostu olarak epey acı söylemekteydim.
Zeki olmak hiç bir şey değildi. Bu zekayı nakte çevirebilecek aklı kullanmaktı marifet.
Dünyanın en büyük futbolcusundan çok çok daha yetenekli bir çok futbolcu vardır, ancak bu güzel yeteneklerini dünyanın en büyük futbolcusu olabilecek yönde kullanamamışlardır. Bunların içinde "ben öyle disipline filan gelemem, kumsalda kızları tavlamak için kullanırım yeteneğimi, daha ne isterim hayattan" diyenler olabilir. Onlara saygım sonsuz. Ne istediklerini biliyorlar!
Ama siz benim ne demeye çalıştığımı anladınız. Sözüm "ben ondan çok daha yetenekliyim, aslında dünyanın en büyük futbolcusu ben olabilirdim... Ama...." diye sızlanan büyük yeteneklere.
Çok alçak gönüllü davranmayacağım. Ben sahiden de iyi bir bilgisayar programcısıyım. Hatta şu on beş yıla yakın sürelik iş hayatımda benden daha yetenekli olduğunu düşündüğüm sadece bir programcı ile tanıştım. Algoritmam güçlüdür, çözemeyeceğim problem yok gibidir.
Ne kadar güzel değil mi?
Peki neden Bill Gates'i tanıyor da beni tanımıyorsunuz? Belki ben Bill Gates'den daha zekiyim? Belki ben Microsoft'ta çalışan tüm programcılardan daha yetenekliyim?
Peki neden Windows'u ben değil Bill Gates düşündü?
Neden Windows'un hiç bir programında benim imzam yok?
Şimdi benim sahiden de iyi bir bilgisayar programcısı olduğum söylenebilir mi?
Sergen'in muhteşem bir sol ayağı ve yeteneği vardı. Türkiye'nin en büyük futbolcusu olduğu söylenebilir mi?
Evet, benim dansçı kardeşime sıraladıklarım aslında çok doğru sözlerdi. Dansa yönelik Allah vergisi büyük bir yeteneği vardı. Ama esas mesele bu yeteneği ne kadar "nakte" çevirebileceği idi. Kendisinden çok daha yeteneksiz, ama çok daha başarılı dansçılarla tanışmasından korkuyordum.
Aynı Bill Gates'le tanışmaktan korkmam gibi belki de! Aynı, Microsoft'ta çalışan, aslında çok kısıtlı bir zekaya sahip, ancak bu zekayı nakte çevirmeyi başaran bir programcıyla tanışmaktan korkmam gibi!
Bu yüzden diyorum ki, zeka ve aklı ayrı ayrı değerlendirmek gerçek yaşamda çok da anlamlı sonuçlar vermiyor bize. Yetenek ve çalışmayı ayrı ayrı değerlendirmenin vermediği gibi.
Pes! Bunca yazıyı, zaten hepinizin bildiği bu sonuca varmak için mi yazdım?
Hayır, bir adım daha öteye gitmek istiyorum. Artık ne kadar zeki olduğumu, ve ne kadar akıllı olduğumu ölçmekten vazgeçmekten bahsediyorum. Artık bunların yerine başka bir kavram koymak gerekiyor.
Zeka ve akıl, belki de X diye adlandıracağımız apayrı bir kavramın iki elemanı. Biz günlük yaşantımızda hep bu X ile ilgileniyoruz. Konsantrasyonumuzu da aslında buna vermemiz gerekiyor. Ben sadece "çok yeteneklisin, ama çalışmadığın sürece..." ile başlayan bir cümle kurmak istemiyorum. Adam yetenekli, ama az çalışıyor, ya da disiplinli değil.
İşte bu kişinin gerçek özelliği budur. Bu adam için "çok yetenekli" demenin aslında hiç bir anlamı yok. Çok yetenekli + az çalışan + disiplinsiz = bir miktar X.
Bu adam bir miktar X'tir! Çok yetenekli, ama daha çok çalışsaydı ne olurdu? Hiç bir şey olmazdı, çünkü bu, bir başkası olurdu! Bu adam ise hala sadece bir miktar X'tir.
Bir başkası ondan daha fazla X olabilir!
Şimdi "daha az yetenekli, ama daha çok çalıştı bir yere geldi" demenin ne anlamı var? Ulaştığımız tek bir nokta var, o da ne kadar X olabileceğimiz!
Kendimi "zeki" olarak nitelendirirken aslında ne kadar X olduğumu düşündüm yani anlayacağınız. Benden daha fazla X olanları gözümün önüne getirdim.
Artık "ben onlardan daha zekiyim" demiyorum.
Onlar benden daha fazla X.
Tek gerçek bu.
Mesela yukarıdaki cümleyi kurarken kelimelerle oynuyorum, ama bir kelime oyunu yapmıyorum. Basket topuyla oynamak ama basket oynamıyor olmak gibi bir şey sanırım bu...
Lost diye bir dizi oynuyor, pek çoğunuz duymuşsunuzdur hani şu insanların deliler gibi bütün bir haftasonu ekran başından kalkmadan bir oturuşta on, on beş bölüm seyrettikleri, hastalık haline gelen dizi.
Ben o dizideki Kate'e aşığım! Onun uğruna bunca yıllık aşkım Lyv Tyler'ı bile terkettim! Artık yeni, biricik aşkım Evangeline Lilly'dir.
Bu cümlede geçen "aşk"ın gerçek aşk olmadığını savunmak benim lügatımda "kelime oyunu"dur. Elbette burada aşk ile ne kasdettiğim gayet net anlaşılıyor, dolayısıyla benim Evangeline Lilly'ye olan aşkımın aslında güzel dilimizde hangi müstesna kelime ile daha doğru ifade edilebileceği ile uğraşmam. Meraklısı çok uğraşmak istiyorsa da, ona engel olmam.
Çok kısaca "ben Kate'e aşığım" derim. Olur biter.
İlkokuldaki ev ödevleri gibi, "kelime oyunu" ve "kelimelerle oynamak" ifadelerini böylece iki cümlede kullandıktan sonra konumuza giriş yapabiliriz sanırım, zira bugün üzerinde ahkam kesmeye çalışacağım iki kelime, "akıl" ve "zeka" arasında kelime oyunu yapmadan konuşmaya çalışabilmek için öncelikle "kelime oyunu" ile neyi kasdettiğimi netleştirmem gerekiyordu.
Fakat kelimelerle oynama alışkanlığım yüzünden sanırım bu açıklamalarım da hayal ettiğim kadar net olamadı!
Yıllarca zeki olmanın bir marifet olduğunu sanarak yaşadım. Oysa son yıllarda deneyimlediklerim bana bu işte bir bit yeniği olduğunu hissettirmeye başlamışlardı. Eh, ben de kendi çapımda biraz zeki bir insan olduğum için bu bit yeniğini uzun süre fazla ciddiye almadım. Kadı kızında bile o kadar yenik olurdu sonuçta.
Aç parantez.
Alın size bir kelimelerle oynama eğlencesi daha. Buradaki "yenik" kelimesinin yanlış ve anlamsız olduğunu söyleyerek kelime oyunu yapmak isteyenler çıkabilir diye hemen olay anında bir not düşmek istedim. Hani cinayet mahalinde makdülün etrafı çerçeve ile çizilir ya, işte yukarıda da "yenik" diye bir kelimeyi resmen katlettim.
Çok da keyif alarak yaptım bunu üstelik. Bir daha fırsatım olsa bir daha yaparım. Pişman değilim.
Kapa parantez.
Sanırım yaşlanmak böyle bir şey olsa gerek ki, ard arda deneyimlediklerimden yavaş yavaş zekanın öyle çok da her derde deva olmadığı sonucunu çıkarmaya başladım.
İnsan yaşadıkça, bir zamanlar beyaz dediği öyle çok şeye zaman içinde siyah demeye başlıyor ki, böylesine derinden hayal kırıklıklarını dahi gittikçe daha olgunlukla karşılıyor. Demek benim zekam o kadar da değerli değilmiş ha???
Aman allahım! Bu resmen yıllarca kankalık yaptığınız, bir sürü şey paylaştığınız, hep konuştuğunuz, dertleştiğiniz en yakın arkadaşınızın aslında var olmadığını, tamamen sizin hayal ürününüz olduğunu öğrenmek gibi büyük bir yıkım.
Hep filmlerde olur böyle şeyler sanıyorsunuz değil mi? Yanılıyorsunuz. Sürekli olarak yaşamaktayız bunu. Hatta şu an "evren" diye adlandırdığımız şeyin de aslında bizim zihnimizin bir ürünü olduğunu söylüyorlar. Eğer bu gerçekse, umarım bu gerçeği idrak edecek kadar çok yaşamam.
Bu konudaki düşünceler, geçenlerde bir dansçı kardeşime "sen çok yeteneklisin, hatta dünya çapında bir dansçı olabilirsin, ama çok çalışmadığın sürece bu yeteneğin heba olur gider" tarzında bir dizi ukalalık yaparken sinsice beyin çeperlerimde gezinip, kendisine yandaş topladı. Meğer o çeperlere bu konuda ne çok toz birikintisi toplamışım.
Eh, yaş olmuş otuz altı. Beyin çeperleri yemiş olduğumuz kazıklarla, yani deneyimle sıvanmış iyice. Artık ikinci üçüncü kata çıkmaya başlamışız.
Ben bu ukalalıklara giriştikten sonra daha söyleyeceklerimin yarısına bile gelmeden içimi bir sıkıntıdır kapladı. Halbuki daha nice zevzekliklerim vardı yolda. Ama dedim ya, bir düşünce silsilesidir kafamın içinde fır dönüyor, keyif bırakmadılar bende. Ukalalığımı yarım bıraktım.
Birden "sen ne yaptın?" soru cümlesi belirdi yanıp sönen ampullerin birinde. Aslında başka bir yere bakıyordum, belki duvara filan, ya da camdan dışarı. Ama hani film karelerinin içine tek bir görüntü sokarlar, gözünüz onu görmez ama bilinç düzeyinde algılarsınız ya...
Sanki kendi kendime böyle bir oyun oynuyordum:
"Sen ne yaptın zekan için?"
Soru gittikçe daha küstahlaşıyordu. Anlamazdan gelmeye devam etsem birkaç dakika içinde sülaleme geydirmeye dönüşebilirdi. Oysa bal gibi anlamıştım ne demek istediğini.
O dansçı kardeşime danstaki dünya çapındaki yeteneğini ancak çalışarak nakte çevirebileceğini söyleyen ben, biraz abartacak olursak, kendi "dünya çapındaki" zekamı nakte çevirmek için ne yapmıştım?
Düşünceler çok büyük bir süratle hunhar eylemlerine hazırlanmışlardı bile. Beni can evimden vuracak hain bir intihar saldırısı düzenleyeceklerdi. Biliyordum.
Bildim.
Zeki olmak, aslında güzel olmak gibi bir şey. Bir kadını güzel olduğu için beğenebilirsiniz, onu arzulayabilir, hatta benim Evangeline Lilly'ye aşık olmam gibi, ona aşık olabilirsiniz.
Hadi kadınlar da gücenmesin, sizin için de George Clooney'miz, Mel Gibson'ımız var.
Bu insanlar sahiden de güzeller.
Güzel oldukları için onları takdir ediyor musunuz peki? Cevap, kocaman bir hayır! Neden takdir edeyim ki, ne yapmış güzel olmak için? Doğuştan güzel, olsa olsa imrenirim, kıskanırım, gıpta ederim. Peki dünyada onlardan daha güzel olup da o konumda olmayı hayal eden başka binlerce insan yok mu?
Cevap, kocaman bir evet!
Bu güzel insanların becerisi, güzelliklerini "nakte" çevirebilmek için gereken güce sahip olmuş olmaları.
Burada "nakit"ten kastım, elbette ki türlü renklerdeki banknotlar değil! Her bireyin kendi "nakti" vardır. Kimisi için sadece huzur, kimisi için güç, kudret, kimisi için ise belki sadece güzel bir partner bulabilmektir nakit.
Dansçı kardeşime sıraladığım ukalalıkların satır aralarından kendi zekamı küçümseyecek bu sonuçları çıkarmak hiç de hoşuma gitmiş değildi doğrusu. Ama dost acı söylüyordu, ben de kendimin en yakın dostu olarak epey acı söylemekteydim.
Zeki olmak hiç bir şey değildi. Bu zekayı nakte çevirebilecek aklı kullanmaktı marifet.
Dünyanın en büyük futbolcusundan çok çok daha yetenekli bir çok futbolcu vardır, ancak bu güzel yeteneklerini dünyanın en büyük futbolcusu olabilecek yönde kullanamamışlardır. Bunların içinde "ben öyle disipline filan gelemem, kumsalda kızları tavlamak için kullanırım yeteneğimi, daha ne isterim hayattan" diyenler olabilir. Onlara saygım sonsuz. Ne istediklerini biliyorlar!
Ama siz benim ne demeye çalıştığımı anladınız. Sözüm "ben ondan çok daha yetenekliyim, aslında dünyanın en büyük futbolcusu ben olabilirdim... Ama...." diye sızlanan büyük yeteneklere.
Çok alçak gönüllü davranmayacağım. Ben sahiden de iyi bir bilgisayar programcısıyım. Hatta şu on beş yıla yakın sürelik iş hayatımda benden daha yetenekli olduğunu düşündüğüm sadece bir programcı ile tanıştım. Algoritmam güçlüdür, çözemeyeceğim problem yok gibidir.
Ne kadar güzel değil mi?
Peki neden Bill Gates'i tanıyor da beni tanımıyorsunuz? Belki ben Bill Gates'den daha zekiyim? Belki ben Microsoft'ta çalışan tüm programcılardan daha yetenekliyim?
Peki neden Windows'u ben değil Bill Gates düşündü?
Neden Windows'un hiç bir programında benim imzam yok?
Şimdi benim sahiden de iyi bir bilgisayar programcısı olduğum söylenebilir mi?
Sergen'in muhteşem bir sol ayağı ve yeteneği vardı. Türkiye'nin en büyük futbolcusu olduğu söylenebilir mi?
Evet, benim dansçı kardeşime sıraladıklarım aslında çok doğru sözlerdi. Dansa yönelik Allah vergisi büyük bir yeteneği vardı. Ama esas mesele bu yeteneği ne kadar "nakte" çevirebileceği idi. Kendisinden çok daha yeteneksiz, ama çok daha başarılı dansçılarla tanışmasından korkuyordum.
Aynı Bill Gates'le tanışmaktan korkmam gibi belki de! Aynı, Microsoft'ta çalışan, aslında çok kısıtlı bir zekaya sahip, ancak bu zekayı nakte çevirmeyi başaran bir programcıyla tanışmaktan korkmam gibi!
Bu yüzden diyorum ki, zeka ve aklı ayrı ayrı değerlendirmek gerçek yaşamda çok da anlamlı sonuçlar vermiyor bize. Yetenek ve çalışmayı ayrı ayrı değerlendirmenin vermediği gibi.
Pes! Bunca yazıyı, zaten hepinizin bildiği bu sonuca varmak için mi yazdım?
Hayır, bir adım daha öteye gitmek istiyorum. Artık ne kadar zeki olduğumu, ve ne kadar akıllı olduğumu ölçmekten vazgeçmekten bahsediyorum. Artık bunların yerine başka bir kavram koymak gerekiyor.
Zeka ve akıl, belki de X diye adlandıracağımız apayrı bir kavramın iki elemanı. Biz günlük yaşantımızda hep bu X ile ilgileniyoruz. Konsantrasyonumuzu da aslında buna vermemiz gerekiyor. Ben sadece "çok yeteneklisin, ama çalışmadığın sürece..." ile başlayan bir cümle kurmak istemiyorum. Adam yetenekli, ama az çalışıyor, ya da disiplinli değil.
İşte bu kişinin gerçek özelliği budur. Bu adam için "çok yetenekli" demenin aslında hiç bir anlamı yok. Çok yetenekli + az çalışan + disiplinsiz = bir miktar X.
Bu adam bir miktar X'tir! Çok yetenekli, ama daha çok çalışsaydı ne olurdu? Hiç bir şey olmazdı, çünkü bu, bir başkası olurdu! Bu adam ise hala sadece bir miktar X'tir.
Bir başkası ondan daha fazla X olabilir!
Şimdi "daha az yetenekli, ama daha çok çalıştı bir yere geldi" demenin ne anlamı var? Ulaştığımız tek bir nokta var, o da ne kadar X olabileceğimiz!
Kendimi "zeki" olarak nitelendirirken aslında ne kadar X olduğumu düşündüm yani anlayacağınız. Benden daha fazla X olanları gözümün önüne getirdim.
Artık "ben onlardan daha zekiyim" demiyorum.
Onlar benden daha fazla X.
Tek gerçek bu.
26 Şubat 2007
Fan Aşkı
Her olay kendi gerçekliği içinde değerlendirilmelidir.
Golcü kaleciyle karşı karşıya kalmıştır, düzgün vursa takımı dünya şampiyonu olacaktır, ama öyle kötü bir şut atar ki top neredeyse taça çıkar.
Bu futbolcu antrenmanlar sırasında yüzlerce kez böyle şut atmış ve hepsinde de gol yapmıştır. Yine gol yapmasını beklersiniz. Ama bu sefer kulağının dibinde uğultu halinde bağıran 40-50 bin seyirci vardır. "Bunlar profesyonel, seyirciden etkilenmemeli" diyorsanız ben de size "bunlar insan, makina değil" demek isterim. Her allahın günü trafik işkencesine maruz kalan taksi şöförlerine "evet, insanın bu ortamda sakin kalması mümkün değil" diye hak veriyorsak, binlerce kişi bağırdığında biraz olsun bacakları titreyen futbolcuya da hak vereceğiz!
Hadi seyirciyi geçelim, televizyonları başında adamdan o topu kalenin içine sokmasını bekleyen milyonlarca kişinin yaratacağı sorumluluk duygusuna ne demeli?
Onları da geçelim, o an o topa kötü vurması için dua eden milyonlarca rakip taraftarın etkisini de mi yok sayalım?
Sonuç şu ki, o dakika itibarıyla olay kendi gerçekliğini yaşamaktadır, antrenmanda yaşanan sahnenin aynısı; bir top, bir kaleci, bir kale ve aynı golcü. Ama bu sahneye yukarıda saydığım, kendinden geçmişçesine bağıran 40-50bin kişi, o golü dünyanın geleceğini etkileyecek en büyük olay gibi bekleyen taraftarın yarattığı stres eklenmiştir.
Artık o topu oraya "sokuvermek" çok zordur!
Daha uç bir örneğe geçelim.
Öldürmek, hiç de doğru kabul edilemeyecek bir eylemdir, doğru mu? Hiç kuşkusuz ki evet. Yolda karşınıza bir adam çıktı, tanımıyorsunuz. Size baktı, sigarasını almak için eli cebine gitti, niyetini anlamadınız. Ve silahınızı çekip onu öldürdünüz!
Gelip sorarlar, "suçsuz günahsız adamı neden öldürdün?".
"Beni öldüreceğini sandım." dediniz.
Hapis cezasını filan boşverin, siz gerçekten katıksız bir psikopatsınız, öyle değil mi? Bir insan öldürdünüz, onun ailesi vardı, arkadaşları vardı, çocukları vardı... Bir can aldınız ve onlarca yaşamı alt üst ettiniz.
Neden? Çünkü manyaksınız!
Peki aynı sahneyi biraz daha farklı bir durumda inceleyelim. Savaştasınız. Keşif sırasında bir kapıyı açtınız ve düşmanla karşılaştınız. Size bakıyor, ne yapacağını bilmiyorsunuz, belki eli cebine doğru gitti.
Ve silahınızı çekip onu öldürdünüz!
Şimdi? "İnsan öldürmek her koşulda suçtur, günahtır, kötüdür, affedilemez." diyebilir misiniz?
Bu olay da, kendi gerçekliği içinde değerlendirilir.
Futbolcunun son dakika golünden silah çekip öldürmeye atladıktan sonra konumuz olan fan aşkına nasıl gelebileceğimi merak ediyor olabilirsiniz!
Aslında içimden daha ne ilgisiz(!) örnekler vermek geçiyor bir bilseniz! Ama kendimi tutuyorum... Eminim ki birbiriyle alakasız onlarca örnek sıraladıktan sonra bunları bir şekilde fan aşkına bağlayabilmek muhteşem bir yazım deneyimi olurdu benim için, fakat korkarım bu hemen hemen hiç kimse için muhteşem bir okuma deneyimi olamazdı.
Deneyim muhteşem olmadığı için değil, kimse sonuna kadar okumaya dayanamayacağı için.
Ben en azından bu satıra kadar dayanabilmiş okuyucuyu kaybetmemeye çalışayım.
Sevgi güzel bir duygudur. Hatta Tanrı'nın sevgi olduğunu söyleyen düşünürler, bilgeler vardır. Ulvi bir yanı vardır sevginin, insana mutluluk verir. Sahiden tanrısal bir yanı olduğunu kabul edersek, bu çok da doğaldır sonuçta, çünkü sevgiyi yaşayan kişi, kendi tanrısallığını idrak ediyordur aslında.
Bir insanı sevdiğinizde onun mutlu olması için elinizden geleni yaparsınız, ona değer verirsiniz, zor gününde, canınız sıkkın da olsa, ölesiye yorgun da olsanız yanında olursunuz.
Elbette tüm bu davranışların temelinde aslında toplum içinde var olabilme savaşımız da yatmakta. Dost, madalyonun diğer yüzüne bakınca bizim için bir gelecek güvencesi gibidir. O da benim zor anımda yanımda olacaktır, çok sıkıştığımda borç isteyebileceğim bir kişi olacaktır vs. vs... Yani sevgi, bir yandan tanrısalken, diğer yandan belki tamamen bir çıkar ilişkisidir!
Kendisiyle bir sevgi ilişkisi kurmaktan hiç çıkarmız olmayan birisini sevdim mi hiç diye düşünüyorum ve pek bir örnek bulamıyorum doğrusu. Gençken çocuk esirgeme kurumlarına gider, oradaki kimsesiz (ya da en azından o ortamda kimsesiz) çocuklarla sohbet eder, vakit geçirirdik. Doğrusu o çocukları severdim, ama yine de işin özünde bir yandan kendimiz için yapıyorduk bu iyiliği. "Ben iyi bir insanım" diyebilmek için, bu şekilde kendi egomuzu biraz olsun tatmin edebilmek için yapıyorduk. Ama bu o kadar da kötü bir şey değil! Sonuç olarak o çocukları gerçekten de sevdiğimi savunabilirim rahatlıkla.
Sevginin bir adım sonrasında ise, çok garip bir duygu başlıyor: Aşk!
Aşkın ne olduğunu anlamak ve anlatmak elbette ki benim haddime değil. Ama yüzeysel olarak baktığımda aşkın bir tutku, karşındakine aşırı derecede bir ilgi, ve son derece yoğun bir sevgi akışı olduğunu söyleyebiliyorum.
Onun doğumgünü için günlerce uğraşıp bir hediye hazırlamak, onu sevdiğini göstermek için sayfalar dolusu mektuplar yazmak, yüzünü bir dakika görebilmek için saatlerce bir bankın üzerine beklemek...
Aşk böyle birşey. Şimdi bütün bunların aslında bir karşılık almak için yapıldığını söylerek işin büyüsünü bozmak istemiyorum! Sonuç olarak çok çok yoğun bir sevgiden bahsediyoruz. Sanırım bunda herkes hemfikirdir. Normalde sevdiğiniz birçok insana yapacağınızdan çok daha fazlasını yaparsınız aşık olduğunuz insan için.
İşte bir süredir hasbel kader içinde bulunduğum fan kulüplerinde bu aşka çok benzeyen bir duyguyu incelemekteyim. Gerçekten üzerinde çok düşünülmesi gereken bir durum, fan aşkı. Bir sanatçıyı çok beğenebilirsiniz, onun şarkılarını, dansını, oyunculuğunu beğenebilirsiniz, onun tüm gösterilerine gidebilirsiniz, takip edebilirsiniz.
Peki onu sever misiniz?
Hani bazı sunucular, oyuncular derler ya sokakta yaşlı kadınlar kendilerini görüp sarılıyorlarmış, onları kendi çocukları gibi sevdiklerini söylüyorlarmış. Doğrudur. Kendi gözlerimle görmesem söylemezdim.
Peki ama neden? Bir insan hiç tanımadığı birisini sever mi?
Seviyor! Girin, bir süre bir sanatçının fan kulübünde bulunun. Göreceksiniz. Hem de nasıl bir sevgi! Bir şarkıcının fan kulübü, medyadaki bazı dedikodular yüzünden moralinin bozuk olduğu bir dönemde kendisine destek vermek için evinin bahçesini balonlarla kaplamış.
Bunu hayatınızda kaç kişiye yapmayı düşündünüz? Ya da kaç kişiyi böyle bir çılgınlık yapacak kadar çok sevdiniz?
Bir başka fan kulübü, sevdiği sanatçının doğum günü için insan boyunda bir poster hazırladı. Bu posterin her köşesi fanların kendi elleriyle yazmış oldukları doğum günü tebrik mesajları ile doluydu. Üstelik bununla da yetinmediler, bu sanatçı köpekleri çok seviyordu ve bu yüzden her mesajın köşesine şirin bir köpek resmi iliştirdiler. Bir şekilde, sabah uyandığında görebileceği bir yere bu posterin asılmasını sağladılar.
Sadece doğum günü sabahı uyansın ve mutlu olsun diye! Bunun ötesinde bir çıkarları yoktu. Belki web sayfasına girecek ve fanlarına teşekkür edecekti, kimsenin daha başka bir beklentisi yoktu.
Hayatınızda kaç kişiyi böylesine beklentisiz sevdiniz?
İnsan psikolojisini inceleyip bu davranışın ardında nasıl bir çıkar beklentisi bulabiliriz ki? Evet, sonuçta bir fan kulübü, eninde sonunda bir sosyal topluluktur ve insanlar böyle sosyal oluşumlar içinde bulunmayı severler.
Ama bir bahçeyi balonlarla kaplamak...
Fan kulüplerine girin ve bir süre mesajları okuyun. İnsanların o sanatçıyı nasıl sevdiklerini göreceksiniz, hele hele o sanatçı da mesajları okuyor ve bazen cevap veriyorsa, o zaman tek kelimeyle bir aile ortamı oluşuveriyor. O ünlü kişi artık yaşına göre kimisinin ablası, abisi, kimisinin kardeşi, kimisinin çocuğu oluyor.
Bu ünlüyü neden bu kadar çok seviyorlar? Hiç tanımadıkları, bugüne kadar hiç tanışmadıkları, hiç bir ortamda birlikte bulunmadıkları ve bundan sonra da bulunmayacakları bir insanı neden seviyorlar?
Önceleri tanışmayı umdukları için böyle yaptıklarını düşünmüştüm. Elbette, sevgisini en yoğun gösteren üyeler sonuçta bu ünlünün dikkatini de çekecektir. Bu sayede belki sahiden de onunla tanışacaklardır.
Tanışıp da ne olacak, o apayrı bir mesele!
Ama bu elit(!) kesim dışında fan kulüpleri yüzlerce üyeyle dolu ve hepsi aynı büyük sevgiyle bağlılar o ünlüye.
Neden?
Bunu sadece bir fan kulübünde bulunuyor olmanın sağlayacağı sosyal statüye bağlamak çok büyük haksızlık olur doğrusu.
Ya da o ünlü kişiyle bir konser öncesi kuliste yüz yüze konuşabilme ayrıcalığı kazanmak için yapıldığını söylemek acımasızlık olur.
Benim düşüncem o ki, gündelik yaşamlarımızda bir insanı sevmeye dair büyük bir açlık yaşıyoruz. İnsani ilişkiler, çıkarlar, kavgalar ve gürültüler yüzünden bu şekilde sınırsızca veremiyoruz kimseye sevgimizi. Oysa vermek istiyoruz. Bünyemiz sevmek istiyor ama hayat buna engel oluyor.
İşte insanlar bu açlıklarını gideriyorlar fan kulüplerinde! Seviyorlar, sevdiklerini söylüyorlar, kendilerini paralıyorlar sevdikleri insan için. Ve bunun karşılığında bir şey beklemiyorlar, ya da en azından çok az şey bekliyorlar diyelim.
Çoğu fan kulübünü ünlü kişi de takip ediyor, mesajların bir kısmına yanıt veriyor, kendisiyle ilgili güncel haberleri paylaşıyor. Bu kadarı da fanlar için yeterli oluyor zaten. Tüm bekledikleri bu! Ünlünün harcadığı bu kadarcık zamanı da asla lütuf olarak görmüyorum. Kim sevilmek istemez, kim bu sevgiyi korumak için azıcık çaba harcamaz ki?
Daha da önemlisi, iletişim kurarak bu sevgiyi yaşamayı kim istemez?
Ben bu sevginin temelinde sanattaki başarı olduğunu düşünmüyorum. Başarının, biraz sonra dile getireceğim başka etkileri olduğunu düşünüyorum. Bence, insani değerler burada çok ön plana çıkıyor. Öyle ki bir süre sonra o ünlü kişi, fanlarının gözünde bir iyilik meleği, kusursuz şahsiyet, bir dünya güzeli oluveriyor. Hani kuzguna yavrusu kuğu görünürmüş ya. İşte fan kulübü de sanatçıyı böylesine bir kuğuymuşçasına seviyor, her yaptığını beğeniyor, onu yere göğe sığdıramıyor.
Aslında bu çok da saçma değil, sevdiğiniz insanın her yaptığı size daha bir değerli gelmez mi? Onun o iş için ne kadar çok emek harcadığını, ne denli uğraştığını bilirsiniz, bu yüzden yaptıklarındaki olumlu yönleri görmek için çaba sarfedersiniz. Ve nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Oysa tanımadığımız bir film yıldızı için "ulan ne gerizekalı bir film çevirmişler" deyip kestirip atmak ne kolaydır! Bunu fanı olduğunuz kişi için söyleyemezsiniz. Çünkü onu seviyorsunuzdur.
Sonuçta fan kulüplerinin sevgisi, sanatçının iş hayatındaki başarısından ziyade onun kişiliğine ve insanlığına yöneliyor. Elbette işinde de başarılı olmasını istiyorsunuz, ama aslında gizliden gizliye onun mutlu olmasını istiyorsunuz esas. Belki sevgilisiyle kavga ettiğinde onunla birlikte üzülüyorsunuz, hatta belki bir yolculuğa çıktığında sağ salim vardı mı diye endişe ediyorsunuz. Hastalandığında evine gidip bir çorba pişirmek istiyorsunuz ona.
Bu ne muhteşem bir sevgi, ne muazzam bir mutluluk hissi. Hem seven hem seviliyor olan için harikulade bir deneyim.
Fakat bu mandalyon denen meretin hep bir de arka yüzü var maalesef!
Fan kulüplerinde mesajlaşmak adeta bir hastalık gibi. Kapılıyorsunuz ve kendinizi kurtaramıyorsunuz. Sürekli mesajları okuyasınız, bir şeyler yazasınız geliyor. Bunun doğal sonucu olarak da bir süre sonra bu fan kulübü için, daha doğrusu o ünlü kişi için kendi özel hayatınızdan çok fazla vermeye başlıyorsunuz.
Bu noktada artık o "muazzam sevgi" sanki size batmaya başlıyor. Çünkü bu tanıdık olduğunuz bir durum değil. Günlük hayatınızda sevginizi ve zamanınızı verdiğiniz kişiler aslında hep sizi seven, sizin için kendi zamanından harcayan kişilerdir. Size hiç cevap vermeyen bir arkadaşınızı iki kez, üç kez ararsınız, ondan sonra bir daha aramazsınız. İlginizi hak etmek için karşınızdaki size doğru adım atmalıdır, insan ilişkilerinin temelinde bu vardır. En azından sıradan yaşantılarımız bu tür ilişkiler içerir.
Oysa bu sefer işler farklı. Siz bu kişiye mektuplar yazıyorsunuz, web sayfasında yüzlerce mesaj kaleme alıyorsunuz. Fakat karşınızdaki kişi size ya hiç cevap vermiyor, veremiyor, ya da çok azına yanıt alıyorsunuz. Elbette ki bir ünlü her gün yüzlerce mesaj alıyordur, her birine tek tek yanıt vermesi beklenemez deyip kendinizi avutuyorsunuz.
Ama serde insanlık var, biz bir şeyler beklemeden rahat edemeyiz! Beklenti her zaman acı doğurur, bunu biliriz ama bizler acı çekmeden duramayız.
Bu sefer "en azından şu hazırladığımız hediye için fan kulübünde bir teşekkür etseydi" demeye başlarız. Dedim ya, bu bir hastalık olduğu için kaçınılmaz şekilde bir süre sonra sıkıntı duymaya başlar insan, "ben neden bunca saatimi burada harcıyorum?"u sorgulamaya başlar. Acaba karşımdaki kişi bunu hak ediyor mu?
"Hak etmek"!
Halbuki o gelip de sizden kendisine delicesine bağlanmanızı talep etmemişti. O sadece sanatını yaptı, siz de onun sanatını beğendiniz, bir süre sonra onu biraz tanımaya başladınız ve fanı oldunuz. Acaba sahiden de sevginizi almak için karşılığında bir şey vermesi gerekiyor mu? Acaba sizin sevginizi hak etmesi gerekiyor mu?
Normal hayatınızda sizin sevginizi hak etmek için hamle etmeyen birisi ile ilişkinizi kesersiniz, bu kadar basittir. Ancak bu sefer durum farklıdır, içten içe bu "hak etme" muhabbeti ile uğraşırken diğer yandan o ünlüyle ilişkinizi kesmeyi de başaramazsınız, her şeyden önce bu ilgi bir hastalık gibidir, ama ondan daha önemlisi karşınızdakinin bir suçu olmadığını bilirsiniz! Şimdi onu "terketmenizi" de hak edecek bir şey yapmamıştır aslında!
İşte fan artık bu noktada, filmlere konu olan o obsesif sevgi sınırlarında gezmeye başlamıştır. Henüz ölümcül bir tehlike yoktur, ama iş biraz daha abartılırsa şu sevdiği ünlü uğruna adam öldüren, hatta ünlünün kendisini öldüren tiplerden farkı kalmayacaktır.
İşin kötü yanı, olaya bir de ünlü sanatçının cephesinden bakacak olursak, onun da davranışlarıyla bu, artık hastalıklı hale gelmekte olan ilişkiyi beslediğini görürsünüz. Çünkü eninde sonunda o da bir insandır. Hele hele gençse ve adına fan kulüpleri açılması konusunda deneyim sahibi değilse, o da kaçınılmaz olarak kendisini bu kadar çok seven kişilerle yakınlaşacaktır.
Birisi size oluk oluk sevgi ve ilgi akıtırken bundan uzak durmayı becerebilir misiniz ki?
Peki daha zor bir soru, bu oluk oluk akan ilgiyi hak etmek için bir şey yapmanız gerekmiyorsa, rahatça arkanıza yaslanıp bu konfordan faydalanmaz mısınız? Daha da açık dile getirelim, bu ilgiyle sürekli olarak şımartılmak için ara sıra da olsa, yapmacık da olsa, karşınızdaki kişinin gönlünü alacak bir şeyler yapmaz mısınız? Onun bir mektubuna cevap vermek, ya da birkaç kez telefonla konuşmak gibi mesela!
İnsanın almak için herhangi bir karşılık vermesinin gerekmediği bir sevgiye doğru adım atması o kadar zordur ki! Haliyle bu ünlü sanatçı da çoğunlukla bunu yapamaz. Evet, bu kadar çok sevilmenin ne kadar güzel olduğunu idrak edebilir, bunu takdir edebilir, ama asla karşısındakinin beklediği değeri vermeyecektir bu sevgiye. Veremeyecektir. İnsanın doğasında yoktur bu.
Ama dedik ya, artık "hastalıklı ilişki" sınırlarında gezmeye başlamıştır fan ile ünlü. İkisi de! Fan, on verir, dokuzuna karşılık alamadığı için üzüntü duyarken, ünlünün arada lütfedip de aklına gelen küçük bir karşılıkla mutlu olmaya başlar. Bu durumda mutlu oluyor olmak onu iyice yıpratmaktadır, çünkü bu, normal hayatta olmaması gereken bir durumdur.
"Platonik aşk" dediğimiz şeye ne kadar yaklaştığımızı fark ediyorsunuzdur! İnsan nasıl sinir olur kendisine değil mi, karşılıksız kalan telefon çağrıları, çoğu durumda belki adam yerine bile konmamalar, ama sonra sadece bir ufak gülümseme için yağlarının erimesi ve yelkenlerin aniden suya inmesi! İnsan kendi elleriyle gururunu böyle ayaklar altına serdiği için bir yandan kendinden nefret eder, diğer yandan vazgeçemez!
Ama iş bununla da bitmez!
Artık dengesini kaybetmiş, sağa sola savrulan fan, bu ünlüyü neden çok sevdiğini de sorgulamaya başlamıştır. Çünkü zaman içinde onu biraz tanımış ve aslında o meleklerin en tatlısı, dünyanın en harika varlığının da sıradan bir insan olduğunu farketmeye başlamıştır. Onun da kusurları vardır, o da hatalar yapmaktadır. O zaman bu "kusurlu" insanı neden taparcasına sever? Etrafında ondan çok daha iyi insanlar varken neden onu, özellikle onu sevmektedir?
Burada, zaten sersemlemiş olan fan çok sıkı bir tokat daha yer. Çünkü az önceki sorunun cevabını aklı başındaki herkes gibi o da bilir: güç!
Şöhret elbette ki bir çok bedel ödetir insana, ancak ne olursa olsun büyük de bir güç verir. Başarılı olmak, bir numara olmak, lider olmak... Hepsi, "güç"tür. Bu insan güçlüdür şu anda, milyonlarca kişi arasından sıyrılıp bir noktaya gelmiştir. Hepimiz böylesine güçlü olmak isteriz. Ama hepimiz aynı zamanda güçlü insanların çevresinde olmak da isteriz. Hele hele güçlü bir insan için özel birisi konumuna gelmek, en az güçlü olmak kadar keyif vericidir.
Ne yani? Bu koskoca sevginin ardında böyle bir ego tatmini mi var yani? Güçlü birisinin yakınlarında olmak gibi? Maalesef evet.
Aslında burada neden erkek sanatçıların fanlarının, bayan sanatçıların fanlarına göre çok daha çılgın olduğunu anlayabiliriz. Kızlar, erkek şarkıcı için kendilerini yerden yere atarlar, değil mi, çok tanıdık bir sahne! Evet, çünkü kadınlar erkekteki gücü çok çekici bulurlar. Hatta bir erkeğin en etkileyici yönüdür gücü. Oysa erkekler kadındaki güce o kadar da meraklı değildirler! Hatta tam aksine biraz güçsüz olmasını bile tercih ederler!
Birkaç ay önceki o ulvi sevgi yavaş yavaş acı veren bir deneyimde dönmektedir. Eğer acil olarak insan kendisine çeki düzen veremezse bu filmin sonu hiç de güzel bitecek gibi görünmemektedir.
Bu noktada insanın kendisine çeki düzen vermesi, her olaya kendi gerçekliği içinde bakabilme yeteneğidir işte. Karşınızdaki, okuldaki sınıfınızdan ya da iş yerinizden bir arkadaşınız değildir, o bir ünlü, siz de onun fanısınız. İlişkinizi bu gerçeği göz ardı ederek değerlendirirseniz işte yukarıda kabus gibi sıraladığım gerçeklerle yüz yüze geleceksiniz.
Evet, aranızda çok güzel bir arkadaşlık oluşmuş olabilir, ama bu sonuçta bir ünlü ile fanı arasındaki arkadaşlıktır. Günlük ilişkilerinizle bunu bir tutarsanız sonuç koca bir hüsran olur, hem de daha çok yakın bir tarihte avcunuza bırakılmış olan o harikulade sevgi deneyimine rağmen! Bu sevgiyi bırakıp da acı çekmek ne büyük bir hatadır!
Bu insandan günlük ilişkilerimizdeki karşılığı beklemek, aslında savaştaki adama "ne kadar yanlış yaptın, adam öldürdün" demekle birdir. Ya da o futbolcunun golü nasıl kaçırdığını anlayamamak gibidir.
Karşınızdaki kişi güçlü olmanın dayanılmaz ağırlığını zaten taşımaktadır. 40-50 bin seyirci kulaklarının dibinde uğuldamaktadır onun, sıra arkadaşınızla aynı tepkileri vermesini beklemeyin, haksızlık olur. Karşınızdaki aynı zamanda tanımadığı binlerce kişi tarafından sevilmenin şaşkınlığı içindedir. Onun şımarması, herhangi bir arkadaşınızın şımarmasından daha fazla hoşgörülebilir, o doğru yoldan sapabilir, garip davranabilir. Bu, yaşamakta olduğunuz gerçekliktir.
"Acaba ünlü olmasaydı da onu sever miydim?" diye düşünmeyin. O ünlü oldu ve siz onu sevdiniz. Bu kadar basit. Ünlü olmasaydı herşey bambaşka olurdu, şu anki bilgilerinizle bu varsayımı değerlendiremezsiniz. O da başka bir insan olurdu, siz de başka bir şekilde ona yaklaşırdınız.
Ayrıca, hadi diyelim ki bir şekilde bu sorunun cevabını buldunuz, ve ünlü olmasaydı aslında onu sevmeyeceğiniz sonucuna ulaştınız. Yine elinizdeki koskoca bir sıfırdır! Ünlü olmasaydı sevmeyecek olmanız, şimdi onu sevmemeniz gerektiğini göstermez!
Her olay kendi gerçekliği içinde değerlendirilmelidir!
Golcü kaleciyle karşı karşıya kalmıştır, düzgün vursa takımı dünya şampiyonu olacaktır, ama öyle kötü bir şut atar ki top neredeyse taça çıkar.
Bu futbolcu antrenmanlar sırasında yüzlerce kez böyle şut atmış ve hepsinde de gol yapmıştır. Yine gol yapmasını beklersiniz. Ama bu sefer kulağının dibinde uğultu halinde bağıran 40-50 bin seyirci vardır. "Bunlar profesyonel, seyirciden etkilenmemeli" diyorsanız ben de size "bunlar insan, makina değil" demek isterim. Her allahın günü trafik işkencesine maruz kalan taksi şöförlerine "evet, insanın bu ortamda sakin kalması mümkün değil" diye hak veriyorsak, binlerce kişi bağırdığında biraz olsun bacakları titreyen futbolcuya da hak vereceğiz!
Hadi seyirciyi geçelim, televizyonları başında adamdan o topu kalenin içine sokmasını bekleyen milyonlarca kişinin yaratacağı sorumluluk duygusuna ne demeli?
Onları da geçelim, o an o topa kötü vurması için dua eden milyonlarca rakip taraftarın etkisini de mi yok sayalım?
Sonuç şu ki, o dakika itibarıyla olay kendi gerçekliğini yaşamaktadır, antrenmanda yaşanan sahnenin aynısı; bir top, bir kaleci, bir kale ve aynı golcü. Ama bu sahneye yukarıda saydığım, kendinden geçmişçesine bağıran 40-50bin kişi, o golü dünyanın geleceğini etkileyecek en büyük olay gibi bekleyen taraftarın yarattığı stres eklenmiştir.
Artık o topu oraya "sokuvermek" çok zordur!
Daha uç bir örneğe geçelim.
Öldürmek, hiç de doğru kabul edilemeyecek bir eylemdir, doğru mu? Hiç kuşkusuz ki evet. Yolda karşınıza bir adam çıktı, tanımıyorsunuz. Size baktı, sigarasını almak için eli cebine gitti, niyetini anlamadınız. Ve silahınızı çekip onu öldürdünüz!
Gelip sorarlar, "suçsuz günahsız adamı neden öldürdün?".
"Beni öldüreceğini sandım." dediniz.
Hapis cezasını filan boşverin, siz gerçekten katıksız bir psikopatsınız, öyle değil mi? Bir insan öldürdünüz, onun ailesi vardı, arkadaşları vardı, çocukları vardı... Bir can aldınız ve onlarca yaşamı alt üst ettiniz.
Neden? Çünkü manyaksınız!
Peki aynı sahneyi biraz daha farklı bir durumda inceleyelim. Savaştasınız. Keşif sırasında bir kapıyı açtınız ve düşmanla karşılaştınız. Size bakıyor, ne yapacağını bilmiyorsunuz, belki eli cebine doğru gitti.
Ve silahınızı çekip onu öldürdünüz!
Şimdi? "İnsan öldürmek her koşulda suçtur, günahtır, kötüdür, affedilemez." diyebilir misiniz?
Bu olay da, kendi gerçekliği içinde değerlendirilir.
Futbolcunun son dakika golünden silah çekip öldürmeye atladıktan sonra konumuz olan fan aşkına nasıl gelebileceğimi merak ediyor olabilirsiniz!
Aslında içimden daha ne ilgisiz(!) örnekler vermek geçiyor bir bilseniz! Ama kendimi tutuyorum... Eminim ki birbiriyle alakasız onlarca örnek sıraladıktan sonra bunları bir şekilde fan aşkına bağlayabilmek muhteşem bir yazım deneyimi olurdu benim için, fakat korkarım bu hemen hemen hiç kimse için muhteşem bir okuma deneyimi olamazdı.
Deneyim muhteşem olmadığı için değil, kimse sonuna kadar okumaya dayanamayacağı için.
Ben en azından bu satıra kadar dayanabilmiş okuyucuyu kaybetmemeye çalışayım.
Sevgi güzel bir duygudur. Hatta Tanrı'nın sevgi olduğunu söyleyen düşünürler, bilgeler vardır. Ulvi bir yanı vardır sevginin, insana mutluluk verir. Sahiden tanrısal bir yanı olduğunu kabul edersek, bu çok da doğaldır sonuçta, çünkü sevgiyi yaşayan kişi, kendi tanrısallığını idrak ediyordur aslında.
Bir insanı sevdiğinizde onun mutlu olması için elinizden geleni yaparsınız, ona değer verirsiniz, zor gününde, canınız sıkkın da olsa, ölesiye yorgun da olsanız yanında olursunuz.
Elbette tüm bu davranışların temelinde aslında toplum içinde var olabilme savaşımız da yatmakta. Dost, madalyonun diğer yüzüne bakınca bizim için bir gelecek güvencesi gibidir. O da benim zor anımda yanımda olacaktır, çok sıkıştığımda borç isteyebileceğim bir kişi olacaktır vs. vs... Yani sevgi, bir yandan tanrısalken, diğer yandan belki tamamen bir çıkar ilişkisidir!
Kendisiyle bir sevgi ilişkisi kurmaktan hiç çıkarmız olmayan birisini sevdim mi hiç diye düşünüyorum ve pek bir örnek bulamıyorum doğrusu. Gençken çocuk esirgeme kurumlarına gider, oradaki kimsesiz (ya da en azından o ortamda kimsesiz) çocuklarla sohbet eder, vakit geçirirdik. Doğrusu o çocukları severdim, ama yine de işin özünde bir yandan kendimiz için yapıyorduk bu iyiliği. "Ben iyi bir insanım" diyebilmek için, bu şekilde kendi egomuzu biraz olsun tatmin edebilmek için yapıyorduk. Ama bu o kadar da kötü bir şey değil! Sonuç olarak o çocukları gerçekten de sevdiğimi savunabilirim rahatlıkla.
Sevginin bir adım sonrasında ise, çok garip bir duygu başlıyor: Aşk!
Aşkın ne olduğunu anlamak ve anlatmak elbette ki benim haddime değil. Ama yüzeysel olarak baktığımda aşkın bir tutku, karşındakine aşırı derecede bir ilgi, ve son derece yoğun bir sevgi akışı olduğunu söyleyebiliyorum.
Onun doğumgünü için günlerce uğraşıp bir hediye hazırlamak, onu sevdiğini göstermek için sayfalar dolusu mektuplar yazmak, yüzünü bir dakika görebilmek için saatlerce bir bankın üzerine beklemek...
Aşk böyle birşey. Şimdi bütün bunların aslında bir karşılık almak için yapıldığını söylerek işin büyüsünü bozmak istemiyorum! Sonuç olarak çok çok yoğun bir sevgiden bahsediyoruz. Sanırım bunda herkes hemfikirdir. Normalde sevdiğiniz birçok insana yapacağınızdan çok daha fazlasını yaparsınız aşık olduğunuz insan için.
İşte bir süredir hasbel kader içinde bulunduğum fan kulüplerinde bu aşka çok benzeyen bir duyguyu incelemekteyim. Gerçekten üzerinde çok düşünülmesi gereken bir durum, fan aşkı. Bir sanatçıyı çok beğenebilirsiniz, onun şarkılarını, dansını, oyunculuğunu beğenebilirsiniz, onun tüm gösterilerine gidebilirsiniz, takip edebilirsiniz.
Peki onu sever misiniz?
Hani bazı sunucular, oyuncular derler ya sokakta yaşlı kadınlar kendilerini görüp sarılıyorlarmış, onları kendi çocukları gibi sevdiklerini söylüyorlarmış. Doğrudur. Kendi gözlerimle görmesem söylemezdim.
Peki ama neden? Bir insan hiç tanımadığı birisini sever mi?
Seviyor! Girin, bir süre bir sanatçının fan kulübünde bulunun. Göreceksiniz. Hem de nasıl bir sevgi! Bir şarkıcının fan kulübü, medyadaki bazı dedikodular yüzünden moralinin bozuk olduğu bir dönemde kendisine destek vermek için evinin bahçesini balonlarla kaplamış.
Bunu hayatınızda kaç kişiye yapmayı düşündünüz? Ya da kaç kişiyi böyle bir çılgınlık yapacak kadar çok sevdiniz?
Bir başka fan kulübü, sevdiği sanatçının doğum günü için insan boyunda bir poster hazırladı. Bu posterin her köşesi fanların kendi elleriyle yazmış oldukları doğum günü tebrik mesajları ile doluydu. Üstelik bununla da yetinmediler, bu sanatçı köpekleri çok seviyordu ve bu yüzden her mesajın köşesine şirin bir köpek resmi iliştirdiler. Bir şekilde, sabah uyandığında görebileceği bir yere bu posterin asılmasını sağladılar.
Sadece doğum günü sabahı uyansın ve mutlu olsun diye! Bunun ötesinde bir çıkarları yoktu. Belki web sayfasına girecek ve fanlarına teşekkür edecekti, kimsenin daha başka bir beklentisi yoktu.
Hayatınızda kaç kişiyi böylesine beklentisiz sevdiniz?
İnsan psikolojisini inceleyip bu davranışın ardında nasıl bir çıkar beklentisi bulabiliriz ki? Evet, sonuçta bir fan kulübü, eninde sonunda bir sosyal topluluktur ve insanlar böyle sosyal oluşumlar içinde bulunmayı severler.
Ama bir bahçeyi balonlarla kaplamak...
Fan kulüplerine girin ve bir süre mesajları okuyun. İnsanların o sanatçıyı nasıl sevdiklerini göreceksiniz, hele hele o sanatçı da mesajları okuyor ve bazen cevap veriyorsa, o zaman tek kelimeyle bir aile ortamı oluşuveriyor. O ünlü kişi artık yaşına göre kimisinin ablası, abisi, kimisinin kardeşi, kimisinin çocuğu oluyor.
Bu ünlüyü neden bu kadar çok seviyorlar? Hiç tanımadıkları, bugüne kadar hiç tanışmadıkları, hiç bir ortamda birlikte bulunmadıkları ve bundan sonra da bulunmayacakları bir insanı neden seviyorlar?
Önceleri tanışmayı umdukları için böyle yaptıklarını düşünmüştüm. Elbette, sevgisini en yoğun gösteren üyeler sonuçta bu ünlünün dikkatini de çekecektir. Bu sayede belki sahiden de onunla tanışacaklardır.
Tanışıp da ne olacak, o apayrı bir mesele!
Ama bu elit(!) kesim dışında fan kulüpleri yüzlerce üyeyle dolu ve hepsi aynı büyük sevgiyle bağlılar o ünlüye.
Neden?
Bunu sadece bir fan kulübünde bulunuyor olmanın sağlayacağı sosyal statüye bağlamak çok büyük haksızlık olur doğrusu.
Ya da o ünlü kişiyle bir konser öncesi kuliste yüz yüze konuşabilme ayrıcalığı kazanmak için yapıldığını söylemek acımasızlık olur.
Benim düşüncem o ki, gündelik yaşamlarımızda bir insanı sevmeye dair büyük bir açlık yaşıyoruz. İnsani ilişkiler, çıkarlar, kavgalar ve gürültüler yüzünden bu şekilde sınırsızca veremiyoruz kimseye sevgimizi. Oysa vermek istiyoruz. Bünyemiz sevmek istiyor ama hayat buna engel oluyor.
İşte insanlar bu açlıklarını gideriyorlar fan kulüplerinde! Seviyorlar, sevdiklerini söylüyorlar, kendilerini paralıyorlar sevdikleri insan için. Ve bunun karşılığında bir şey beklemiyorlar, ya da en azından çok az şey bekliyorlar diyelim.
Çoğu fan kulübünü ünlü kişi de takip ediyor, mesajların bir kısmına yanıt veriyor, kendisiyle ilgili güncel haberleri paylaşıyor. Bu kadarı da fanlar için yeterli oluyor zaten. Tüm bekledikleri bu! Ünlünün harcadığı bu kadarcık zamanı da asla lütuf olarak görmüyorum. Kim sevilmek istemez, kim bu sevgiyi korumak için azıcık çaba harcamaz ki?
Daha da önemlisi, iletişim kurarak bu sevgiyi yaşamayı kim istemez?
Ben bu sevginin temelinde sanattaki başarı olduğunu düşünmüyorum. Başarının, biraz sonra dile getireceğim başka etkileri olduğunu düşünüyorum. Bence, insani değerler burada çok ön plana çıkıyor. Öyle ki bir süre sonra o ünlü kişi, fanlarının gözünde bir iyilik meleği, kusursuz şahsiyet, bir dünya güzeli oluveriyor. Hani kuzguna yavrusu kuğu görünürmüş ya. İşte fan kulübü de sanatçıyı böylesine bir kuğuymuşçasına seviyor, her yaptığını beğeniyor, onu yere göğe sığdıramıyor.
Aslında bu çok da saçma değil, sevdiğiniz insanın her yaptığı size daha bir değerli gelmez mi? Onun o iş için ne kadar çok emek harcadığını, ne denli uğraştığını bilirsiniz, bu yüzden yaptıklarındaki olumlu yönleri görmek için çaba sarfedersiniz. Ve nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Oysa tanımadığımız bir film yıldızı için "ulan ne gerizekalı bir film çevirmişler" deyip kestirip atmak ne kolaydır! Bunu fanı olduğunuz kişi için söyleyemezsiniz. Çünkü onu seviyorsunuzdur.
Sonuçta fan kulüplerinin sevgisi, sanatçının iş hayatındaki başarısından ziyade onun kişiliğine ve insanlığına yöneliyor. Elbette işinde de başarılı olmasını istiyorsunuz, ama aslında gizliden gizliye onun mutlu olmasını istiyorsunuz esas. Belki sevgilisiyle kavga ettiğinde onunla birlikte üzülüyorsunuz, hatta belki bir yolculuğa çıktığında sağ salim vardı mı diye endişe ediyorsunuz. Hastalandığında evine gidip bir çorba pişirmek istiyorsunuz ona.
Bu ne muhteşem bir sevgi, ne muazzam bir mutluluk hissi. Hem seven hem seviliyor olan için harikulade bir deneyim.
Fakat bu mandalyon denen meretin hep bir de arka yüzü var maalesef!
Fan kulüplerinde mesajlaşmak adeta bir hastalık gibi. Kapılıyorsunuz ve kendinizi kurtaramıyorsunuz. Sürekli mesajları okuyasınız, bir şeyler yazasınız geliyor. Bunun doğal sonucu olarak da bir süre sonra bu fan kulübü için, daha doğrusu o ünlü kişi için kendi özel hayatınızdan çok fazla vermeye başlıyorsunuz.
Bu noktada artık o "muazzam sevgi" sanki size batmaya başlıyor. Çünkü bu tanıdık olduğunuz bir durum değil. Günlük hayatınızda sevginizi ve zamanınızı verdiğiniz kişiler aslında hep sizi seven, sizin için kendi zamanından harcayan kişilerdir. Size hiç cevap vermeyen bir arkadaşınızı iki kez, üç kez ararsınız, ondan sonra bir daha aramazsınız. İlginizi hak etmek için karşınızdaki size doğru adım atmalıdır, insan ilişkilerinin temelinde bu vardır. En azından sıradan yaşantılarımız bu tür ilişkiler içerir.
Oysa bu sefer işler farklı. Siz bu kişiye mektuplar yazıyorsunuz, web sayfasında yüzlerce mesaj kaleme alıyorsunuz. Fakat karşınızdaki kişi size ya hiç cevap vermiyor, veremiyor, ya da çok azına yanıt alıyorsunuz. Elbette ki bir ünlü her gün yüzlerce mesaj alıyordur, her birine tek tek yanıt vermesi beklenemez deyip kendinizi avutuyorsunuz.
Ama serde insanlık var, biz bir şeyler beklemeden rahat edemeyiz! Beklenti her zaman acı doğurur, bunu biliriz ama bizler acı çekmeden duramayız.
Bu sefer "en azından şu hazırladığımız hediye için fan kulübünde bir teşekkür etseydi" demeye başlarız. Dedim ya, bu bir hastalık olduğu için kaçınılmaz şekilde bir süre sonra sıkıntı duymaya başlar insan, "ben neden bunca saatimi burada harcıyorum?"u sorgulamaya başlar. Acaba karşımdaki kişi bunu hak ediyor mu?
"Hak etmek"!
Halbuki o gelip de sizden kendisine delicesine bağlanmanızı talep etmemişti. O sadece sanatını yaptı, siz de onun sanatını beğendiniz, bir süre sonra onu biraz tanımaya başladınız ve fanı oldunuz. Acaba sahiden de sevginizi almak için karşılığında bir şey vermesi gerekiyor mu? Acaba sizin sevginizi hak etmesi gerekiyor mu?
Normal hayatınızda sizin sevginizi hak etmek için hamle etmeyen birisi ile ilişkinizi kesersiniz, bu kadar basittir. Ancak bu sefer durum farklıdır, içten içe bu "hak etme" muhabbeti ile uğraşırken diğer yandan o ünlüyle ilişkinizi kesmeyi de başaramazsınız, her şeyden önce bu ilgi bir hastalık gibidir, ama ondan daha önemlisi karşınızdakinin bir suçu olmadığını bilirsiniz! Şimdi onu "terketmenizi" de hak edecek bir şey yapmamıştır aslında!
İşte fan artık bu noktada, filmlere konu olan o obsesif sevgi sınırlarında gezmeye başlamıştır. Henüz ölümcül bir tehlike yoktur, ama iş biraz daha abartılırsa şu sevdiği ünlü uğruna adam öldüren, hatta ünlünün kendisini öldüren tiplerden farkı kalmayacaktır.
İşin kötü yanı, olaya bir de ünlü sanatçının cephesinden bakacak olursak, onun da davranışlarıyla bu, artık hastalıklı hale gelmekte olan ilişkiyi beslediğini görürsünüz. Çünkü eninde sonunda o da bir insandır. Hele hele gençse ve adına fan kulüpleri açılması konusunda deneyim sahibi değilse, o da kaçınılmaz olarak kendisini bu kadar çok seven kişilerle yakınlaşacaktır.
Birisi size oluk oluk sevgi ve ilgi akıtırken bundan uzak durmayı becerebilir misiniz ki?
Peki daha zor bir soru, bu oluk oluk akan ilgiyi hak etmek için bir şey yapmanız gerekmiyorsa, rahatça arkanıza yaslanıp bu konfordan faydalanmaz mısınız? Daha da açık dile getirelim, bu ilgiyle sürekli olarak şımartılmak için ara sıra da olsa, yapmacık da olsa, karşınızdaki kişinin gönlünü alacak bir şeyler yapmaz mısınız? Onun bir mektubuna cevap vermek, ya da birkaç kez telefonla konuşmak gibi mesela!
İnsanın almak için herhangi bir karşılık vermesinin gerekmediği bir sevgiye doğru adım atması o kadar zordur ki! Haliyle bu ünlü sanatçı da çoğunlukla bunu yapamaz. Evet, bu kadar çok sevilmenin ne kadar güzel olduğunu idrak edebilir, bunu takdir edebilir, ama asla karşısındakinin beklediği değeri vermeyecektir bu sevgiye. Veremeyecektir. İnsanın doğasında yoktur bu.
Ama dedik ya, artık "hastalıklı ilişki" sınırlarında gezmeye başlamıştır fan ile ünlü. İkisi de! Fan, on verir, dokuzuna karşılık alamadığı için üzüntü duyarken, ünlünün arada lütfedip de aklına gelen küçük bir karşılıkla mutlu olmaya başlar. Bu durumda mutlu oluyor olmak onu iyice yıpratmaktadır, çünkü bu, normal hayatta olmaması gereken bir durumdur.
"Platonik aşk" dediğimiz şeye ne kadar yaklaştığımızı fark ediyorsunuzdur! İnsan nasıl sinir olur kendisine değil mi, karşılıksız kalan telefon çağrıları, çoğu durumda belki adam yerine bile konmamalar, ama sonra sadece bir ufak gülümseme için yağlarının erimesi ve yelkenlerin aniden suya inmesi! İnsan kendi elleriyle gururunu böyle ayaklar altına serdiği için bir yandan kendinden nefret eder, diğer yandan vazgeçemez!
Ama iş bununla da bitmez!
Artık dengesini kaybetmiş, sağa sola savrulan fan, bu ünlüyü neden çok sevdiğini de sorgulamaya başlamıştır. Çünkü zaman içinde onu biraz tanımış ve aslında o meleklerin en tatlısı, dünyanın en harika varlığının da sıradan bir insan olduğunu farketmeye başlamıştır. Onun da kusurları vardır, o da hatalar yapmaktadır. O zaman bu "kusurlu" insanı neden taparcasına sever? Etrafında ondan çok daha iyi insanlar varken neden onu, özellikle onu sevmektedir?
Burada, zaten sersemlemiş olan fan çok sıkı bir tokat daha yer. Çünkü az önceki sorunun cevabını aklı başındaki herkes gibi o da bilir: güç!
Şöhret elbette ki bir çok bedel ödetir insana, ancak ne olursa olsun büyük de bir güç verir. Başarılı olmak, bir numara olmak, lider olmak... Hepsi, "güç"tür. Bu insan güçlüdür şu anda, milyonlarca kişi arasından sıyrılıp bir noktaya gelmiştir. Hepimiz böylesine güçlü olmak isteriz. Ama hepimiz aynı zamanda güçlü insanların çevresinde olmak da isteriz. Hele hele güçlü bir insan için özel birisi konumuna gelmek, en az güçlü olmak kadar keyif vericidir.
Ne yani? Bu koskoca sevginin ardında böyle bir ego tatmini mi var yani? Güçlü birisinin yakınlarında olmak gibi? Maalesef evet.
Aslında burada neden erkek sanatçıların fanlarının, bayan sanatçıların fanlarına göre çok daha çılgın olduğunu anlayabiliriz. Kızlar, erkek şarkıcı için kendilerini yerden yere atarlar, değil mi, çok tanıdık bir sahne! Evet, çünkü kadınlar erkekteki gücü çok çekici bulurlar. Hatta bir erkeğin en etkileyici yönüdür gücü. Oysa erkekler kadındaki güce o kadar da meraklı değildirler! Hatta tam aksine biraz güçsüz olmasını bile tercih ederler!
Birkaç ay önceki o ulvi sevgi yavaş yavaş acı veren bir deneyimde dönmektedir. Eğer acil olarak insan kendisine çeki düzen veremezse bu filmin sonu hiç de güzel bitecek gibi görünmemektedir.
Bu noktada insanın kendisine çeki düzen vermesi, her olaya kendi gerçekliği içinde bakabilme yeteneğidir işte. Karşınızdaki, okuldaki sınıfınızdan ya da iş yerinizden bir arkadaşınız değildir, o bir ünlü, siz de onun fanısınız. İlişkinizi bu gerçeği göz ardı ederek değerlendirirseniz işte yukarıda kabus gibi sıraladığım gerçeklerle yüz yüze geleceksiniz.
Evet, aranızda çok güzel bir arkadaşlık oluşmuş olabilir, ama bu sonuçta bir ünlü ile fanı arasındaki arkadaşlıktır. Günlük ilişkilerinizle bunu bir tutarsanız sonuç koca bir hüsran olur, hem de daha çok yakın bir tarihte avcunuza bırakılmış olan o harikulade sevgi deneyimine rağmen! Bu sevgiyi bırakıp da acı çekmek ne büyük bir hatadır!
Bu insandan günlük ilişkilerimizdeki karşılığı beklemek, aslında savaştaki adama "ne kadar yanlış yaptın, adam öldürdün" demekle birdir. Ya da o futbolcunun golü nasıl kaçırdığını anlayamamak gibidir.
Karşınızdaki kişi güçlü olmanın dayanılmaz ağırlığını zaten taşımaktadır. 40-50 bin seyirci kulaklarının dibinde uğuldamaktadır onun, sıra arkadaşınızla aynı tepkileri vermesini beklemeyin, haksızlık olur. Karşınızdaki aynı zamanda tanımadığı binlerce kişi tarafından sevilmenin şaşkınlığı içindedir. Onun şımarması, herhangi bir arkadaşınızın şımarmasından daha fazla hoşgörülebilir, o doğru yoldan sapabilir, garip davranabilir. Bu, yaşamakta olduğunuz gerçekliktir.
"Acaba ünlü olmasaydı da onu sever miydim?" diye düşünmeyin. O ünlü oldu ve siz onu sevdiniz. Bu kadar basit. Ünlü olmasaydı herşey bambaşka olurdu, şu anki bilgilerinizle bu varsayımı değerlendiremezsiniz. O da başka bir insan olurdu, siz de başka bir şekilde ona yaklaşırdınız.
Ayrıca, hadi diyelim ki bir şekilde bu sorunun cevabını buldunuz, ve ünlü olmasaydı aslında onu sevmeyeceğiniz sonucuna ulaştınız. Yine elinizdeki koskoca bir sıfırdır! Ünlü olmasaydı sevmeyecek olmanız, şimdi onu sevmemeniz gerektiğini göstermez!
Her olay kendi gerçekliği içinde değerlendirilmelidir!
23 Şubat 2007
Bok Atmanın Dayanılmaz Hafifliği
"Bu ülkede bir yere gelmek istiyorsan illa birilerine bok atacaksın" diye özetledi konuyu ağabeyim.
Ona da başımdan geçen komik olayı anlatmıştım. Getirdiği, benim için değişik bir bakış açısıydı, ve "haksızsın" demek de biraz zordu sahiden.
Efendim, hikayemizin bir anlam kazanabilmesi için benim bir sene kadar önceki geçmişime kısa bir yolculuk yapmamız gerekiyor. Bendeniz iş hayatından biraz ümidi kesmiş, özel hayatı ile zaten tam anlamıyla ters düz (alt üst demek yetersiz kalıyor) olmuş bir biçimde yeni arayışlar, yeni yollar peşindeyken bir senaristlik macerasının içinde buluvermiştim kendimi.
O güne kadar hep tanıdık, eş dost tarafından "kalemi güçlü" birisi olarak nitelendirildiğimden olsa gerek, bu "kalemi güçlü"lüğümü profesyonel hayata geçirip, Murphy'yi haklı çıkarmak için ben de kendime bir zengin olma planı yapmıştım: Senarist olup köşeyi dönecektim!
Bunun için ilk adım olarak bir senaryo kursuna yazıldım, orada eğitimcilerden biri Birol Güven'di, ve ben de bu senaryo kursunu Birol Güven'in dikkatini çekip onun ekibine kapak atmak için araç olarak kullanacaktım. Hain planım hazırdı yani. Ve her şey hedeflediğim gibi gelişti (kursta tavlayamadığım güzel kızı hariç tutuyorum) ve atölye çalışmalarına geçtiğimizde ben kısa sürede, belki de sadece kurstaki diğer arkadaşların çok başarısız olmalarından faydalanarak Birol Güven'in dikkatini çektim ve o andan itibaren kendisiyle birlikte, hayata geçmeyecek olan birkaç projenin içinde bulundum.
Hatta bunlardan biri öylesine ileri bir noktaya ulaşmıştı ki, Gülşen Bubikoğlu ve Tarık Akan'ın oynayacağı bir dizi için yapımcı ile fiyatta bile anlaşmış, ve bir bölüm senaryosu yazmıştık.
Ancak proje hayata geçmedi, ben şimdi burada "senaryoyu kötü yazdığımız için geçmedi" demeyi gururuma yediremiyorum, en azından hadi biz yazamadık, ama başkası da yazmadı. Böyle bir dizi çekilmedi.
Bununla eş zamanlı olarak Kültür Bakanlığı'nın düzenlediği "Malazgirt Savaşı" konulu bir senaryo yarışmasında da, en kibar tabiriyle avcumu yaladıktan ve yine Kültür Bakanlığı'nın verdiği senaryo desteği için sunduğum iki projenin de layık görülmemesinden sonra artık benim için senaristlik macerasına bir nokta koyma vakti gelmişti, çünkü işlerim aksıyordu, dikkatimi iki konuya bölmekteydim.
Ve işte sonuçta, becerememiştim, elime nadir geçebilecek fırsatlardan biri geçmiş, ama şu ya da bu şekilde değerlendirememiştim. Bu süreç içinde parasızlık yüzünden TGRT'ye yazmış olduğumuz iki üç tane kıçı kırık Türkü Filmi'ni kendime tecrübe olarak mı ele almalıydım yoksa ünlü bir şarkıcı olma hayaliyle pavyon köşelerine mi düşmüştüm de haberim yoktu, çok fazla irdelemeyeceğim!
Neyse, konuya giriş amacıyla anlattığım bu senaryo maceram burada kapanmış bulundu.
Ya da en azından ben öyle sandım, bilinç altımda bu senaristlik döngüsünün çaktırmadan dönmeye devam ettiğinin bilincinde değildim. Adı üstünde "bilinç altı" idi.
Aradan bir yıla yakın bir zaman geçti ve hikayeme girebilmem için anlatmam gereken ikinci alt hikaye başladı.
Bu hikayenin adı da "Benimle Dans Eder Misin" yarışmasıydı.
Bu yarışmanın biz otuz beş yaş civarı tipler üzerindeki etkilerini ancak ayrı bir yazıda anlatabilirim, ancak giriş ve gelişmeden sonraki sonuç bölümünde şöyle bir sahne yaşanıyor; ben, yakın arkadaşım Ümit, arabada geziyoruz ve teybimizde Black Eyed Pees çalıyor. Biz artık R&B ve Hip-Hoptan hoşlanır bir hale gelmişiz. Daha bir ay önce sokakta dans eden tiplere ipini koparmış serseriler gözüyle bakan bizler şimdi breakdance videolarını keyifle izliyoruz. Dire Straits, Phil Collins, Supertramp'te kalmış olan dinazor müzik kültürümüz iki bin voltluk elektriğe kapılmış, sallandıkça sallanıyor. Beyonce, Justin Timberlake filan derken Usher, Missy Elliot, Fort Minor... Derinlere dalmışız...
Sonuç bu ise, giriş ve gelişmeyi siz düşünün.
Bizim hikayemize malzeme sağlayacak olan şu ki, ben bu yarışma ile ilgili internet ortamındaki forumlara filan dalmışım, evet itiraf ediyorum ilk amacım 20-25 gibi benim için "çıtır" yaş aralığından bir kız tavlamak -zaten bir erkeğin hayatta başka ne amacı olabilir- ama hem kendimi tanıyorum, ne denli kazma olduğumu biliyorum, hem de 36 yaşın getirdiği bir olgunluk var serde, bu amacıma asla ulaşamayacağımı çok kısa sürede idrak etmişim. Ama bu idrak sürecine paralel şekilde, forumlarda epey güzel dostluklarım oluşmuş. Elbette birçoğu için "ağabey" kategorisindeyim, ama bundan pek şikayetim de yok.
Tabii ki 12-15 ortalamalarında gezinen fan kulüplerinde ben bu yaşımda Fred Moloztaş'ın arabasından başını çıkartan Dino gibi sırıtmaktayım. Hani öyle matah bir tip olduğumdan değil ama, zencilerin arasında Danimarkalı gibi parlıyorum.
Bu parlaklığımın sonucu olarak dansçı gençlerin pek çoğuyla da muhabbetim oldu, beni sevdiler saydılar, ben de onları çok sevdim, aramızda güzel ilişkiler peydahlandı. "Güzel ilişki" derken yanlış anlaşılmasın, ben zaten "tavlama" eyleminden çoktan fersah fersah uzaklaşmışım, hani tam tabiriyle "kardeş kardeş" geçiniyoruz. Erkek dansçılar da var, kız dansçılar da.
Daha yarışma yapılırken ben kendi kendime "ulan bir zamanlar Fame vardı, onun kopyasını yapmanın tam zamanı" diye söyleniyordum. Elbette ben düşündüm, ama başkaları sonunda yaptı!
Daha iki yıl önce arkadaşıma "bir uçak kazasında adaya düşen insanların dizisini yapalım" dediğimde "hadi len, ıssız adada anlatacak ne hikaye olur, ayrıca çok para ister o dizi, kimse çekmez" diye terslenmiştim.
Fakat Amerikalılar Lost'u çektiler işte... Tabii ki benden çalmadılar!
Bu yılın başlarında Plato Film, "Şöhret Okulu" diye bir dizi projesine girişti. Bu projede benim çok sevdiğim dansçı arkadaşlardan ikisi rol alacaktı.
Eh, hem bir zamanlar hayal ettiğim projenin hayata geçiyor olması, hem de sevdiğim bu gençlerin rol almaları yüzünden Şöhret Okulu'nu merakla beklemeye başladım.
Sonunda beklenen gün geldi çattı, keyifle ekran başına geçtim. Kadroda Müjdat Gezen, Ayla Algan, İlhan Şeşen, Ebru Cündübeyoğlu, Tan Sağtürk filan var. Müthiş bir ekip, çok para harcandığını bildiğim bir proje, ve biraz geç de olsa gerçekleştirilmiş güzel bir fikir! Bu sayede dansçı arkadaşlar da kendilerine daha güzel bir gelecek kurabilecekler diye ummaktayım.
Fakat dizinin başlaması ile bir faciayla karşı karşıya olduğumu anlamam arasında iki dakikadan daha fazla bir süre geçmemiştir. Senaryo tam bir felaket, hani piyasadan herhangi bir senaryo kitabı alın ve ilk on sayfasında nelerin yapılmaması gerektiğini bir kenara not edin. İşte bütün bu hatalar itina ile yapılmış senaryoda.
İnanamadım, ve çok sinirlendim. Bu kadro, bu proje, böyle bir senaryo ile çöpe atılmış. Besbelli, dizinin geri kalanını izlemeye de gerek yok, ama ne yapabilirim, yarın forumlarda dizi hakkında konuşacağız, ben bu gençlere "beşinci dakikada zap yaptım" diyemem!
Mecburen, ibret öyküsü izler gibi diziyi seyrettim. Ve son sahneden önceki reklam kuşağında hemen bilgisayar başına geçip Plato Film'e bir mektup yazdım. Öylesine gıcık bir mektuptu ki, okuyan kişinin ruh halini gerçekten merak ediyorum. Çünkü biliyorum, yapımcılar ilk bölümün reyting sonuçlarını merakla beklerler, ve eğer başarısız bir sonuç varsa, zaten çok üzülmüşlerdir, onca para batmıştır. Şimdi bütün bunların üstüne ne idüğü belirsiz bir tip çıkmış, üç sayfa boyunca, tam on üç maddelik, çok teknik bir eleştiri döşenmiş. Senaryonun şurasında şu olduğu için başarısız, bu zaten yapılmaması gereken bir şeydir, yapılmış, karakterin şu özelliği vurgulanmadığı için özdeşleşememişiz, olay örgüsünde kesişmeler yok, aynı anda on iki tane hikaye anlatılmış (olacak iş değil!) gibi bir eleştiriden bahsediyorum.
Hani oturup sonuna kadar okumaları mümkün değil, ama kazara hepsini okurlarsa da, başlarını kaldırıp "çok biliyorsan sen yapsaydın dallama" diyecekleri kesin!
Ben de bunu düşünerek, "nasıl olsa kendimi size sempatik gösteremeyeceğim, bu yüzden sözlerimi fazla yumuşatmadan yazıyorum" dedim ve mektubumun sonunda "kim lan bu geri zekalı hıyar" deyip açıp bana küfür edebilmeleri için iletişim bilgilerimi de koydum. Elbette çok nazik bir ifade kullandım, asla insanları aşağılamadım, ama o kadar çok hata sıralamış bulundum ki, yani bunu gülümseyerek kabullenmek için karşımdakinin Gandhi filan olması lazım diye düşünmekteyim.
Ertesi gün bekliyorum ki Sinan Çetin (Plato Film) bana telefon edip ana avrat dümdüz girecek. Girsin, şanım yürür. Senarist olamadım, ama bu işi biliyorum, dizi biter bitmez bunun felaket bir reyting alacağını söylemişim ve zaten ertesi gün reytingler gelmiş ATV gibi bir kanal, prime time'de yayınladığı diziden 2.50 gibi bir reyting almış, bir nevi dünyanın sonu! Böyle saatlerde, 7'nin altında reyting alan bir dizinin yayından kaldırılması kesin gibidir, hadi 6 civarında biraz sallanır diyelim, ama 2.50!
Yani bu reyting sayıları size bir şey ifade etmediyse, Galatasaray ya da Fenerbahçe ligden düşmüş olsunlar, öyle bir durum yani 2.50.
Dördüncü bölümde kaldırılacağı kesin de, ikinci bölüm bile yayınlanırsa iyi.
Neyse, hiç olmazsa telefonum ünlü birinin saydırması ile şenlenecek diye beklemekteyim.
Ama bir yandan da, ne yalan söyleyeyim, "ya siz kimsiniz, bu kadar teknik ve doğru şeyler yazmışsınız, hadi gelin de bizim diziyi siz kurtarın" diyecekler gibi bir mucizeyi de hayal etmiyor değilim! Adı üstünde mucize, nasıl olsa gerçekleşmez, ama hayal kurmak da mı yasak...
O gün Plato Film'den bir telefon gelmedi.
İyi, küfür de yemedik, mucize de olmadı, standart bir gün.
Fakat gece mailboxumda Plato Film'den bir mail gördüm! Amanın! Yoksa küfürü yazılı olarak göndermeyi mi tercih ettiler diye merakla açtım okudum.
Onur Bey diye birisi göndermiş, altında yapımcı yazıyor. Kısaca dizilerini bu kadar ayrıntılı inceleyip eleştirdiğim için bana teşekkür ediyor.
Allah allah, acaba rüyada mıyım diye kendimi çimdikliyorum, ama yok, basbayağı gerçek. İnanılır gibi değil... Ama ben hala küfür bekliyorum devamında.
Yok, hatta adamcağız, başka bir dizi projem varsa benimle görüşmek istediğini söylemiş.
Ben habire kendimi çimdiklemekten sağımı solumu morartmış durumdayım artık. Ama sahiden, rüya değil, gerçek! Bir yapımcı, kendisine yönelttiğim 13 maddelik eleştiriden sonra "bu herif sahiden bir şeyler biliyor galiba" deyip benimle görüşmek istiyor!
Hadi canım. Biz senaristler, bu piyasanın beş para etmez varlıklarıyızdır. Biz asla bir yapımcıyla görüşemeyiz, onlar bize uygun şekilde köpek çekerler, bir tanıdık vasıtasıyla gidip iş yapabilirsiniz, onun dışında da görüşemezsiniz. Senaryo yazıp gönderirseniz size yanıt vermezler, siz de "keşke okumuş olsa, fikrimi çalmasına bile razıyım, bari çalıp kendileri yapsa" diye hayıflanırsınız.
Elbette ki biraz abartıyorum, ama bu kadarcık abartı olmasa yazım iyice okunmaz olur, ben de bir reyting düşkünüyüm, bu piyasanın içindeyim sonuçta!
Neyse efendim, Onur Bey'in mektubu böyle delicesine güzel bir girişin ardından kısa bir cümle ile bitiyor;
"Umarım yanılmışımdır, ama eğer doğruysa lütfen annenize geçmiş olsun dileklerimi iletiniz."
Haydaaa?????
Şimdi ne dedi bu adam bana? Anneme küfür mü etti? Ama küfür edecekse baştaki güzel sözlere ne gerek vardı???
İnceden bir laf soktu herhalde, ama işin kötüsü ben anlayamadım....
İyi bir şey demediği kesin! Ne alaka yani, anne filan?
Gecenin 12'si ve ben bilgisayar başında dumur, düşünmekteyim. Ne cevap vereyim? Şimdi "ne diyosun lan anama küfür mü ettin" diye doğrudan bir giriş yapsam sakat olacak, yapımcı ayağıma kadar gelmiş, belki de başka bir şey söylemek istedi, belki kötü bir şey değildir... O zaman diklenmek çok ayıp olacak.
Hoş bu lafın iyi olma ihtimali hiç yok, "anneme geçmiş olsun" diyor adam. Ama iyi niyetle yaklaşıp cevap versem bu sefer de tam geri zekalı pozisyonuna düşme tehlikem var. Adam diyecek ki "ben herifin yüzüne tükürdüm herif yarabii şükür dedi".
Ama ne yapabilirim ki? Ne demek istediğini anlamadım işte, kabul, anlamadım. Belki de "senin gibi bir psikopat yetiştirdiği için geçmiş olsun annene" demiştir. Ama bilemiyorum. Gece saat 1 olmuş ve ben bir yanıt vermeliyim.
Mümkün olduğunca ne şiş yansın ne kebap tarzı bir cevap yazdım. Hani öyle cinlikler yapıyorum ki, küfür ettiyse "yemedim o küfrü, sen ne diyorsun be adam?" şeklinde okuyabilir, yok kötü bir şey söylemediyse "kusura bakmayın, annem nereden çıktı?" dediğimi düşünebilir.
Öyle yanarlı dönerli, ya da tam anlamıyla yavşak bir cevap gönderdim.
Ne yanıt gelecek, merak ediyorum, ama gecenin bu vaktinde yanıt geleceği de yok tabii.
Fakat bu gece mucizeler gecesi! Onur beyden on dakika içinde yanıt geliyor.
Meğer adamcağız, mektubumu okuyunca ismimi google'dan aratmış, ve bizim yardım ilanlarını geçtiğimiz duyuru grubunda benim bir başkasının adına gönderdiğim kan ihtiyaç anonsunu görmüş "annemin acil trombosit kan ihtiyacı..." şeklinde bir mesaj!
Durumun vehametine bakın! Bir yapımcı gelmiş, "ne güzel eleştirmişsin, başka dizi projen var mı senin, gel görüşelim" diyor, ben ise bu laftan kıllanıp "ne diyon gardaş, anama küfür mü ediyon" diye dikleniyorum.
Rezilliğin dik alası. Adam nezaket gösterip annemin hastalığıyla ilgilenmiş üstelik! Çok şükür annem hasta değil, bu bir yanlış anlama, ama olsun, adam incelik göstermiş!
Ama arkadaşım, ben nereden bileyim, nasıl ulaştın anneme.. Offf.. Offff...
Bir yıl önce yenilip bıraktığım senaristlik maceram bir mucize ile hortlamış ama ben onu iteklemişim resmen.
Hani şu apartmanlarda manyak avukat kılıklı tipler vardır, bütün daireleri mahkemeye verirler. Bu tipler aynı zamanda gördükleri herşeyi belediyeye şikayet etmekle de meşhurdurlar. Gözümde hep müfettiş tiplemesi canlanıyor, neyse ki bu yazımın üzerine "Türk Müfettişler Derneği" yürüyüş filan düzenlemez, okur sayım derneğin yönetim kurulundan daha az... (Bunu söylerken sene 2007. Elbette ki önümüzdeki yıllar içinde çok büyük bir yazar olacağım ve bu yazdıklarımı herkes okuyacak(!))
Ben de belli ki böyle bir tipim, oturup tüm TV dizilerini seyrediyor ve sayfalar dolusu mektuplar yazıyorum.
Deli yani.
Neyse, Onur Bey ile konuyu tatlıya bağlıyoruz, daha sonra da bir kaç tur yazışıyoruz, görüşelim diyoruz, hoş görüşmüyoruz ama en azından lafını ediyoruz!
Zaten benim artık tuzum kuru, çok meraklı değilim senarist olmaya, yani pazarlık sırasında elim çok güçlü. Beni isteyen varsa buyursun gelsin, hiç bulunmayan olmasa da zor bulunan Hint kumaşı moduna girmişim bir defa.
Tek düşündüğüm, yaşamış olduğum bu kısa film senaryosunun ana fikrinin ne olduğu. Bıraktığımız, ama aslında tüm benliğimizle istediğimiz şeylerin bilinç altımızda işlendiği ve mutlaka bir gün karşımıza çıktığı mı, yoksa ağabeyimin dediği gibi, bu ülkede adam olmak için mutlaka bir başkasının yaptığı işe bok atmak gerektiği mi?
Doğru cevabı bilmiyorum, ama sanırım öykü "güldüren ama aynı zamanda düşündüren" bir öykü oldu...
Ona da başımdan geçen komik olayı anlatmıştım. Getirdiği, benim için değişik bir bakış açısıydı, ve "haksızsın" demek de biraz zordu sahiden.
Efendim, hikayemizin bir anlam kazanabilmesi için benim bir sene kadar önceki geçmişime kısa bir yolculuk yapmamız gerekiyor. Bendeniz iş hayatından biraz ümidi kesmiş, özel hayatı ile zaten tam anlamıyla ters düz (alt üst demek yetersiz kalıyor) olmuş bir biçimde yeni arayışlar, yeni yollar peşindeyken bir senaristlik macerasının içinde buluvermiştim kendimi.
O güne kadar hep tanıdık, eş dost tarafından "kalemi güçlü" birisi olarak nitelendirildiğimden olsa gerek, bu "kalemi güçlü"lüğümü profesyonel hayata geçirip, Murphy'yi haklı çıkarmak için ben de kendime bir zengin olma planı yapmıştım: Senarist olup köşeyi dönecektim!
Bunun için ilk adım olarak bir senaryo kursuna yazıldım, orada eğitimcilerden biri Birol Güven'di, ve ben de bu senaryo kursunu Birol Güven'in dikkatini çekip onun ekibine kapak atmak için araç olarak kullanacaktım. Hain planım hazırdı yani. Ve her şey hedeflediğim gibi gelişti (kursta tavlayamadığım güzel kızı hariç tutuyorum) ve atölye çalışmalarına geçtiğimizde ben kısa sürede, belki de sadece kurstaki diğer arkadaşların çok başarısız olmalarından faydalanarak Birol Güven'in dikkatini çektim ve o andan itibaren kendisiyle birlikte, hayata geçmeyecek olan birkaç projenin içinde bulundum.
Hatta bunlardan biri öylesine ileri bir noktaya ulaşmıştı ki, Gülşen Bubikoğlu ve Tarık Akan'ın oynayacağı bir dizi için yapımcı ile fiyatta bile anlaşmış, ve bir bölüm senaryosu yazmıştık.
Ancak proje hayata geçmedi, ben şimdi burada "senaryoyu kötü yazdığımız için geçmedi" demeyi gururuma yediremiyorum, en azından hadi biz yazamadık, ama başkası da yazmadı. Böyle bir dizi çekilmedi.
Bununla eş zamanlı olarak Kültür Bakanlığı'nın düzenlediği "Malazgirt Savaşı" konulu bir senaryo yarışmasında da, en kibar tabiriyle avcumu yaladıktan ve yine Kültür Bakanlığı'nın verdiği senaryo desteği için sunduğum iki projenin de layık görülmemesinden sonra artık benim için senaristlik macerasına bir nokta koyma vakti gelmişti, çünkü işlerim aksıyordu, dikkatimi iki konuya bölmekteydim.
Ve işte sonuçta, becerememiştim, elime nadir geçebilecek fırsatlardan biri geçmiş, ama şu ya da bu şekilde değerlendirememiştim. Bu süreç içinde parasızlık yüzünden TGRT'ye yazmış olduğumuz iki üç tane kıçı kırık Türkü Filmi'ni kendime tecrübe olarak mı ele almalıydım yoksa ünlü bir şarkıcı olma hayaliyle pavyon köşelerine mi düşmüştüm de haberim yoktu, çok fazla irdelemeyeceğim!
Neyse, konuya giriş amacıyla anlattığım bu senaryo maceram burada kapanmış bulundu.
Ya da en azından ben öyle sandım, bilinç altımda bu senaristlik döngüsünün çaktırmadan dönmeye devam ettiğinin bilincinde değildim. Adı üstünde "bilinç altı" idi.
Aradan bir yıla yakın bir zaman geçti ve hikayeme girebilmem için anlatmam gereken ikinci alt hikaye başladı.
Bu hikayenin adı da "Benimle Dans Eder Misin" yarışmasıydı.
Bu yarışmanın biz otuz beş yaş civarı tipler üzerindeki etkilerini ancak ayrı bir yazıda anlatabilirim, ancak giriş ve gelişmeden sonraki sonuç bölümünde şöyle bir sahne yaşanıyor; ben, yakın arkadaşım Ümit, arabada geziyoruz ve teybimizde Black Eyed Pees çalıyor. Biz artık R&B ve Hip-Hoptan hoşlanır bir hale gelmişiz. Daha bir ay önce sokakta dans eden tiplere ipini koparmış serseriler gözüyle bakan bizler şimdi breakdance videolarını keyifle izliyoruz. Dire Straits, Phil Collins, Supertramp'te kalmış olan dinazor müzik kültürümüz iki bin voltluk elektriğe kapılmış, sallandıkça sallanıyor. Beyonce, Justin Timberlake filan derken Usher, Missy Elliot, Fort Minor... Derinlere dalmışız...
Sonuç bu ise, giriş ve gelişmeyi siz düşünün.
Bizim hikayemize malzeme sağlayacak olan şu ki, ben bu yarışma ile ilgili internet ortamındaki forumlara filan dalmışım, evet itiraf ediyorum ilk amacım 20-25 gibi benim için "çıtır" yaş aralığından bir kız tavlamak -zaten bir erkeğin hayatta başka ne amacı olabilir- ama hem kendimi tanıyorum, ne denli kazma olduğumu biliyorum, hem de 36 yaşın getirdiği bir olgunluk var serde, bu amacıma asla ulaşamayacağımı çok kısa sürede idrak etmişim. Ama bu idrak sürecine paralel şekilde, forumlarda epey güzel dostluklarım oluşmuş. Elbette birçoğu için "ağabey" kategorisindeyim, ama bundan pek şikayetim de yok.
Tabii ki 12-15 ortalamalarında gezinen fan kulüplerinde ben bu yaşımda Fred Moloztaş'ın arabasından başını çıkartan Dino gibi sırıtmaktayım. Hani öyle matah bir tip olduğumdan değil ama, zencilerin arasında Danimarkalı gibi parlıyorum.
Bu parlaklığımın sonucu olarak dansçı gençlerin pek çoğuyla da muhabbetim oldu, beni sevdiler saydılar, ben de onları çok sevdim, aramızda güzel ilişkiler peydahlandı. "Güzel ilişki" derken yanlış anlaşılmasın, ben zaten "tavlama" eyleminden çoktan fersah fersah uzaklaşmışım, hani tam tabiriyle "kardeş kardeş" geçiniyoruz. Erkek dansçılar da var, kız dansçılar da.
Daha yarışma yapılırken ben kendi kendime "ulan bir zamanlar Fame vardı, onun kopyasını yapmanın tam zamanı" diye söyleniyordum. Elbette ben düşündüm, ama başkaları sonunda yaptı!
Daha iki yıl önce arkadaşıma "bir uçak kazasında adaya düşen insanların dizisini yapalım" dediğimde "hadi len, ıssız adada anlatacak ne hikaye olur, ayrıca çok para ister o dizi, kimse çekmez" diye terslenmiştim.
Fakat Amerikalılar Lost'u çektiler işte... Tabii ki benden çalmadılar!
Bu yılın başlarında Plato Film, "Şöhret Okulu" diye bir dizi projesine girişti. Bu projede benim çok sevdiğim dansçı arkadaşlardan ikisi rol alacaktı.
Eh, hem bir zamanlar hayal ettiğim projenin hayata geçiyor olması, hem de sevdiğim bu gençlerin rol almaları yüzünden Şöhret Okulu'nu merakla beklemeye başladım.
Sonunda beklenen gün geldi çattı, keyifle ekran başına geçtim. Kadroda Müjdat Gezen, Ayla Algan, İlhan Şeşen, Ebru Cündübeyoğlu, Tan Sağtürk filan var. Müthiş bir ekip, çok para harcandığını bildiğim bir proje, ve biraz geç de olsa gerçekleştirilmiş güzel bir fikir! Bu sayede dansçı arkadaşlar da kendilerine daha güzel bir gelecek kurabilecekler diye ummaktayım.
Fakat dizinin başlaması ile bir faciayla karşı karşıya olduğumu anlamam arasında iki dakikadan daha fazla bir süre geçmemiştir. Senaryo tam bir felaket, hani piyasadan herhangi bir senaryo kitabı alın ve ilk on sayfasında nelerin yapılmaması gerektiğini bir kenara not edin. İşte bütün bu hatalar itina ile yapılmış senaryoda.
İnanamadım, ve çok sinirlendim. Bu kadro, bu proje, böyle bir senaryo ile çöpe atılmış. Besbelli, dizinin geri kalanını izlemeye de gerek yok, ama ne yapabilirim, yarın forumlarda dizi hakkında konuşacağız, ben bu gençlere "beşinci dakikada zap yaptım" diyemem!
Mecburen, ibret öyküsü izler gibi diziyi seyrettim. Ve son sahneden önceki reklam kuşağında hemen bilgisayar başına geçip Plato Film'e bir mektup yazdım. Öylesine gıcık bir mektuptu ki, okuyan kişinin ruh halini gerçekten merak ediyorum. Çünkü biliyorum, yapımcılar ilk bölümün reyting sonuçlarını merakla beklerler, ve eğer başarısız bir sonuç varsa, zaten çok üzülmüşlerdir, onca para batmıştır. Şimdi bütün bunların üstüne ne idüğü belirsiz bir tip çıkmış, üç sayfa boyunca, tam on üç maddelik, çok teknik bir eleştiri döşenmiş. Senaryonun şurasında şu olduğu için başarısız, bu zaten yapılmaması gereken bir şeydir, yapılmış, karakterin şu özelliği vurgulanmadığı için özdeşleşememişiz, olay örgüsünde kesişmeler yok, aynı anda on iki tane hikaye anlatılmış (olacak iş değil!) gibi bir eleştiriden bahsediyorum.
Hani oturup sonuna kadar okumaları mümkün değil, ama kazara hepsini okurlarsa da, başlarını kaldırıp "çok biliyorsan sen yapsaydın dallama" diyecekleri kesin!
Ben de bunu düşünerek, "nasıl olsa kendimi size sempatik gösteremeyeceğim, bu yüzden sözlerimi fazla yumuşatmadan yazıyorum" dedim ve mektubumun sonunda "kim lan bu geri zekalı hıyar" deyip açıp bana küfür edebilmeleri için iletişim bilgilerimi de koydum. Elbette çok nazik bir ifade kullandım, asla insanları aşağılamadım, ama o kadar çok hata sıralamış bulundum ki, yani bunu gülümseyerek kabullenmek için karşımdakinin Gandhi filan olması lazım diye düşünmekteyim.
Ertesi gün bekliyorum ki Sinan Çetin (Plato Film) bana telefon edip ana avrat dümdüz girecek. Girsin, şanım yürür. Senarist olamadım, ama bu işi biliyorum, dizi biter bitmez bunun felaket bir reyting alacağını söylemişim ve zaten ertesi gün reytingler gelmiş ATV gibi bir kanal, prime time'de yayınladığı diziden 2.50 gibi bir reyting almış, bir nevi dünyanın sonu! Böyle saatlerde, 7'nin altında reyting alan bir dizinin yayından kaldırılması kesin gibidir, hadi 6 civarında biraz sallanır diyelim, ama 2.50!
Yani bu reyting sayıları size bir şey ifade etmediyse, Galatasaray ya da Fenerbahçe ligden düşmüş olsunlar, öyle bir durum yani 2.50.
Dördüncü bölümde kaldırılacağı kesin de, ikinci bölüm bile yayınlanırsa iyi.
Neyse, hiç olmazsa telefonum ünlü birinin saydırması ile şenlenecek diye beklemekteyim.
Ama bir yandan da, ne yalan söyleyeyim, "ya siz kimsiniz, bu kadar teknik ve doğru şeyler yazmışsınız, hadi gelin de bizim diziyi siz kurtarın" diyecekler gibi bir mucizeyi de hayal etmiyor değilim! Adı üstünde mucize, nasıl olsa gerçekleşmez, ama hayal kurmak da mı yasak...
O gün Plato Film'den bir telefon gelmedi.
İyi, küfür de yemedik, mucize de olmadı, standart bir gün.
Fakat gece mailboxumda Plato Film'den bir mail gördüm! Amanın! Yoksa küfürü yazılı olarak göndermeyi mi tercih ettiler diye merakla açtım okudum.
Onur Bey diye birisi göndermiş, altında yapımcı yazıyor. Kısaca dizilerini bu kadar ayrıntılı inceleyip eleştirdiğim için bana teşekkür ediyor.
Allah allah, acaba rüyada mıyım diye kendimi çimdikliyorum, ama yok, basbayağı gerçek. İnanılır gibi değil... Ama ben hala küfür bekliyorum devamında.
Yok, hatta adamcağız, başka bir dizi projem varsa benimle görüşmek istediğini söylemiş.
Ben habire kendimi çimdiklemekten sağımı solumu morartmış durumdayım artık. Ama sahiden, rüya değil, gerçek! Bir yapımcı, kendisine yönelttiğim 13 maddelik eleştiriden sonra "bu herif sahiden bir şeyler biliyor galiba" deyip benimle görüşmek istiyor!
Hadi canım. Biz senaristler, bu piyasanın beş para etmez varlıklarıyızdır. Biz asla bir yapımcıyla görüşemeyiz, onlar bize uygun şekilde köpek çekerler, bir tanıdık vasıtasıyla gidip iş yapabilirsiniz, onun dışında da görüşemezsiniz. Senaryo yazıp gönderirseniz size yanıt vermezler, siz de "keşke okumuş olsa, fikrimi çalmasına bile razıyım, bari çalıp kendileri yapsa" diye hayıflanırsınız.
Elbette ki biraz abartıyorum, ama bu kadarcık abartı olmasa yazım iyice okunmaz olur, ben de bir reyting düşkünüyüm, bu piyasanın içindeyim sonuçta!
Neyse efendim, Onur Bey'in mektubu böyle delicesine güzel bir girişin ardından kısa bir cümle ile bitiyor;
"Umarım yanılmışımdır, ama eğer doğruysa lütfen annenize geçmiş olsun dileklerimi iletiniz."
Haydaaa?????
Şimdi ne dedi bu adam bana? Anneme küfür mü etti? Ama küfür edecekse baştaki güzel sözlere ne gerek vardı???
İnceden bir laf soktu herhalde, ama işin kötüsü ben anlayamadım....
İyi bir şey demediği kesin! Ne alaka yani, anne filan?
Gecenin 12'si ve ben bilgisayar başında dumur, düşünmekteyim. Ne cevap vereyim? Şimdi "ne diyosun lan anama küfür mü ettin" diye doğrudan bir giriş yapsam sakat olacak, yapımcı ayağıma kadar gelmiş, belki de başka bir şey söylemek istedi, belki kötü bir şey değildir... O zaman diklenmek çok ayıp olacak.
Hoş bu lafın iyi olma ihtimali hiç yok, "anneme geçmiş olsun" diyor adam. Ama iyi niyetle yaklaşıp cevap versem bu sefer de tam geri zekalı pozisyonuna düşme tehlikem var. Adam diyecek ki "ben herifin yüzüne tükürdüm herif yarabii şükür dedi".
Ama ne yapabilirim ki? Ne demek istediğini anlamadım işte, kabul, anlamadım. Belki de "senin gibi bir psikopat yetiştirdiği için geçmiş olsun annene" demiştir. Ama bilemiyorum. Gece saat 1 olmuş ve ben bir yanıt vermeliyim.
Mümkün olduğunca ne şiş yansın ne kebap tarzı bir cevap yazdım. Hani öyle cinlikler yapıyorum ki, küfür ettiyse "yemedim o küfrü, sen ne diyorsun be adam?" şeklinde okuyabilir, yok kötü bir şey söylemediyse "kusura bakmayın, annem nereden çıktı?" dediğimi düşünebilir.
Öyle yanarlı dönerli, ya da tam anlamıyla yavşak bir cevap gönderdim.
Ne yanıt gelecek, merak ediyorum, ama gecenin bu vaktinde yanıt geleceği de yok tabii.
Fakat bu gece mucizeler gecesi! Onur beyden on dakika içinde yanıt geliyor.
Meğer adamcağız, mektubumu okuyunca ismimi google'dan aratmış, ve bizim yardım ilanlarını geçtiğimiz duyuru grubunda benim bir başkasının adına gönderdiğim kan ihtiyaç anonsunu görmüş "annemin acil trombosit kan ihtiyacı..." şeklinde bir mesaj!
Durumun vehametine bakın! Bir yapımcı gelmiş, "ne güzel eleştirmişsin, başka dizi projen var mı senin, gel görüşelim" diyor, ben ise bu laftan kıllanıp "ne diyon gardaş, anama küfür mü ediyon" diye dikleniyorum.
Rezilliğin dik alası. Adam nezaket gösterip annemin hastalığıyla ilgilenmiş üstelik! Çok şükür annem hasta değil, bu bir yanlış anlama, ama olsun, adam incelik göstermiş!
Ama arkadaşım, ben nereden bileyim, nasıl ulaştın anneme.. Offf.. Offff...
Bir yıl önce yenilip bıraktığım senaristlik maceram bir mucize ile hortlamış ama ben onu iteklemişim resmen.
Hani şu apartmanlarda manyak avukat kılıklı tipler vardır, bütün daireleri mahkemeye verirler. Bu tipler aynı zamanda gördükleri herşeyi belediyeye şikayet etmekle de meşhurdurlar. Gözümde hep müfettiş tiplemesi canlanıyor, neyse ki bu yazımın üzerine "Türk Müfettişler Derneği" yürüyüş filan düzenlemez, okur sayım derneğin yönetim kurulundan daha az... (Bunu söylerken sene 2007. Elbette ki önümüzdeki yıllar içinde çok büyük bir yazar olacağım ve bu yazdıklarımı herkes okuyacak(!))
Ben de belli ki böyle bir tipim, oturup tüm TV dizilerini seyrediyor ve sayfalar dolusu mektuplar yazıyorum.
Deli yani.
Neyse, Onur Bey ile konuyu tatlıya bağlıyoruz, daha sonra da bir kaç tur yazışıyoruz, görüşelim diyoruz, hoş görüşmüyoruz ama en azından lafını ediyoruz!
Zaten benim artık tuzum kuru, çok meraklı değilim senarist olmaya, yani pazarlık sırasında elim çok güçlü. Beni isteyen varsa buyursun gelsin, hiç bulunmayan olmasa da zor bulunan Hint kumaşı moduna girmişim bir defa.
Tek düşündüğüm, yaşamış olduğum bu kısa film senaryosunun ana fikrinin ne olduğu. Bıraktığımız, ama aslında tüm benliğimizle istediğimiz şeylerin bilinç altımızda işlendiği ve mutlaka bir gün karşımıza çıktığı mı, yoksa ağabeyimin dediği gibi, bu ülkede adam olmak için mutlaka bir başkasının yaptığı işe bok atmak gerektiği mi?
Doğru cevabı bilmiyorum, ama sanırım öykü "güldüren ama aynı zamanda düşündüren" bir öykü oldu...
4 Şubat 2007
Bedevi ve Çölde Kutup Ayısı
17 Ekim Cuma günüydü. Hani 13'ü Cuma olsa hikaye daha bir anlam kazanacak, ama dört günlük rötar yapmışız, o kadar kusur kadı kızında bile olur diyelim ve devam edelim.
Öncelikle sizi kandırmış olmayayım, olayın üzerinden sanırım üç yıl kadar bir süre geçti ve bu, yazının üçüncü, en hafifletilmiş versiyonu. Üç sene önce bu olayları yaşadıktan hemen sonra anılarım henüz tazeyken, pek de edebi olma kaygısı taşımadan tüm olan biteni kaleme almışım. Şimdi geriye dönüp baktığımda bu olaylar dizisini tam anlamıyla bir "pişmiş tavuğun başına gelenler" ya da daha amiyane tabiriyle "çölde karşısına kutup ayısı çıkan talihsiz bedevinin az sonra yaşayacakları" kategorisine koyabiliyorum.
Olaylar bir bilgisayar programcısı olan bendenizin başına gelmiş olduğu için haliyle hikayede bir yığın teknik ifade vardı. Bunları biraz olsun hafifletip yazdım, ama yazılarımı eleştirmekten sorumlu devlet bakanı arkadaşım Mercan bile ortalarda bir yerde uyuyakaldığını itiraf etti. Ben de bu yüzden hepsini baştan yazmaya, biraz daha "halka inmeye" gayret sarfetmeye karar verdim.
Efendim az sonra okuyacağınız olayların başlangıcı bir Ekim ayının 17'sine denk geliyor. Yazımın hemen başında 13 Cuma esprisini harcamış olduğum için burada konuyu bağlamak için başka bir şaka üretemiyorum. KOnuya balıklama dalalım.
O dönem şirketten bir arkadaşım var. Adı Selçuk. Beyefendi, bilgisayar ve elektronik konularında her türlü yeni teknolojiye meraklı bir zattır. Masasından yeni çıkan cep telefonları, GSM modemler, bağırsakları dışarıda bir takım bilgisayarlar ve ne işe yaradıklarını asla anlamadığım yeşil, mavi, kırmızı renkte kablolar eksik olmaz.
Daha fazla tasvire hacet yok. Hepimizin yaşamında böyle Selçuk'lar vardır.
Ve yine hepimizin yaşamında benim gibi, dünyadan bihaber yaşayan, yeni teknolojileri tanımayan bilmeyen Babür'ler de vardır!
Beni biraz olsun nev-i şahsına münhasır hale getiren, belki de teknolojiyi takip etmemekle birlikte, bir bilgisayar programcısı olmam. Herkes de beni bilgisayardan anlıyor sanır. Oysa tamir etmeye yeltenip de bozmadığım bir elektronik cihaz, bugüne dek görülmemiştir.
Belki ileri düzeyde düz taban oluşumun da bunda bir etkisi vardır, bilemiyorum.
İşte, sevgili iş arkadaşım Selçuk da bendeki bu aşırı düz taban halini bilmediğinden olsa gerek, yepyeni bir proje fikri ile karşıma dikilmişti o gün.
Elinde yeşil bir kart vardı. "Bunun adı Wilke" dedi bana.
Ben içimden "Kesin Alman ürünüdür, Wilke diye isim mi olur" diye geçirirken Selçuk bu kart ile nasıl zengin olacağımızı anlatmaya başlamıştı bile. Bu mucizevi alet, hem cep telefonu çalıştırabiliyor, hem internete çıkabiliyor, hem üzerine takılacak bir takım elektronik zımbırtılar ile kontak aç-kapa gibi işler yapabiliyor, bu kadar şeyi yaptığı yetmezmiş gibi, bir de programlanabiliyormuş.
Hepsi güzel, ama "Wilke" ismi bana hala Doğu bloğundan bir sporcu ismini çağrıştırıyordu. Tabii bu düşüncelerimi projenin heyecanı içindeki Selçuk ile paylaşmadım. "Bu kadar şeyi yapıyor da, hani duştan sonra kafama sürsem benim kellik problemime de iyi gelir mi?" şeklinde sorularla ortamı cıvıtmadım da, kendimi zor tuttum...
Neyse efendim, biz bu mucizevi, her derde deva Wilke cihazını bir tıra takacakmışız. Tır yurt dışında gezinirken, hani şöför memleketteki akrabalarını mı ziyarete gitti, yoksa geceleyin aracı diskonun önüne parkedip gece alemine mi daldı, cihaz çaktırmadan bize sinyal gönderecek, üstelik GPS dedikleri garip bir uydu sistemiyle o an tam olarak dünyanın neresinde olduğu bilgisini de iletecekmiş.
Üstelik, Wilke marifetiyle, canımızı sıkıldığında ahizeyi kaldıracak "naptın lan Mahmut efendi, 5 gündür Avusturya'da geziyorsun, sen bizi salak mı sandın" diye fırçamızı da online olarak kayabilecekmişiz.
Tabii cihazın yetenekleri sadece bu Türk usulü kontrol ile sınırlı değil. Diyelim şöförümüz camdan yola tükürmeye çalışırken yere düştü, o sırada tır çalındı. Şöför bize haber verecek, biz de uzaktan kumandalı bu Wilke kardeşimizden faydalanarak çat diye arabanın kontağını kapatacağız.
Elbette bu anlamsız durum karşısında dumura uğrayan hırsız aracı tekrar çalıştırmak için cebelleşirken biz yine Wilke'nin lütuflarından birini daha kullanacak ve tırın kapılarını kilitleyeceğiz.
Wilke camların kırılmasını da engelleyemeyecek, ama bu arada Mahmut efendi de hırsızın ensesinde bitecek kadar vakit kazanmış olacak.
İşte Selçuk'un benden istediği, hafta başına kadar bu cihazın üzerindeki programlama dilini öğrenmemdi. Her ne hikmetse bu cihazın programla diline "Basic Tiger" diye bir isim vermişler.
Hikayenin tam bu noktasında, hikayemizin en iyi ikinci yardımcı oyuncu ödülü alabilecek karakteri Selçuk hakkında bir iki kelam daha etmeliyim.
Lafı fazla uzatmayacağım, Selçuk ilginç bir tiptir. Eğer bir iş için "tamam, herşey hazır, bitti" diyorsa, siz bunu "on parçanın iki tanesini topladım, geri kalan sekizini de bir araya getirirsek, nasıl çalıştırılacağını ben rahatlıkla keşfederim" şeklinde yorumlayabilirsiniz.
İşte Selçuk'un o cuma günü elime tutuşturduğu Wilke adı verilmiş bu yeşil kart da, aslında çalışan bir kart değilmiş.
Ben tam olmasa da, en azından benim programlamayı öğrenmem için çalışan bir Wİlke cihazını, Darphane civarında GES elektronik diye bir yerdeki Taner beyden alacakmışım. O güne kadar rahatlıkla elimde evirip çevirebileyim, sağını solunu koklayabileyim diye de incelik gösterip bu kartı bana vermiş sağolsun.
Ben ön çalışmayı bitirdikten sonra Selçuk'tan, bu projeyi yapacağımız, gerçekten çalışan bir Wilke cihazı alacakmışım...
Cihazı almaya gittiğim GES Elektronik'i sorunsuz bir biçimde buldum, ki bu projenin sanırım sorunsuz işleyen tek noktasıydı... Kapıyı çalıp "ben Selçuk bey tarafından geliyorum, Taner bey bana bir cihaz bırakacaktı" dediğimde kapıyı açan kişi "Taner Bey de kim, öyle birisi yok ki burada" deyince biraz afallar gibi oldum, oysa ben Taner Bey bu firmanın sahibi filandır diye düşünmüştüm... Neyse, birkaç saniye üsteleme ve ısrarın ardından kapıyı açan kişi "Haaa Taner bilmemne.. mi... bir saniye arayayım" dedi ve telefonla Taner Bey'den bu cihazın nerede olduğunu öğrendi.
Tabii ki eşeklik bendeydi. Selçuk bana kısaca "GES Elektronik'ten Taner Bey" dediğinde ben bu özetlenmiş isim tamlaması içindeki Taner Bey'in gerçekte hangi firmada çalıştığını sormalıydım. Atlamışım.
Neyse, sonuçta ben cihazıma, cillop gibi Wilke'me kavuşmuştum. Olayın başından beri Wilke bende öylesine dişi bir izlenim bırakmış ki, hani biraz kafayı sıyırsam hayatımın aşkı ile tanışacağımı filan düşünebilirim.
Ben haftasonumu internet üzerinde şu adı bile komik olan Basic Tiger programlama dili üzerinde incelemeler yaparak geçirdim. İnternet olmasa halimiz nice olurdu muhabbetine şimdi hiç girmiyorum, konuyu dağıtmayalım.
Sonuçta elimdeki bu tam fonksiyonel olmayan Wilke cihazı ile ekrana "benim adım Babür" tarzı şeyler yazdırmayı becerek kadar programla öğrenmiş durumdaydım. Herşey kontrol altında gibi görünüyordu, tek sorun bizden istenen demo tarihinin önümüzdeki cuma günü olmasıydı.
Ben üç gün içerisinde ekrana adımı yazdırabilmiştim, ancak önümüzdeki beş gün içerisinde bu cihaz ile uzaktan bir kamyonun kontağını açıp kapamamız, ayrıca da telefon ile görüşme yapmasını sağlamamız gerekiyordu.
Bilgisayar programcı iseniz mucizelere herkesten daha çok inanırsınız!
Sonuçta bu işi de birkaç gece sabahlayarak filan halledeceğimize inanmaktaydım.
Pazartesi sabahı, denemeler yapabilmem için Selçuk bana gerçek bir Wilke cihazı getirdi. Haftasonu için geçici aldığım aletin üzerinde sadece Basic Tiger dilini öğrenebileceğim modüller vardı. (Şu programlama dilinin adını da her yazışımda gülesim geliyor, sanki çok temel bir kaplandan bahsediyormuşuz gibi hissediyorum. Hani öyle karmaşık bir kaplan değil, sadece ısırıyor, koparıyor filan. Basic bir kaplan...)
Oysa, az önce de söylediğim gibi, bizim Wilke hanımdan beklediğimiz iki temel özellik daha vardı.
Çamaşır yıkamak ve ütü yapmak!
Olmasa da, bizim için ona benzer iki özellik: internet üzerinden cihazla konuşabilmemiz için bir TCP modülü, bir de hem internete çıkabilmesini, hem de ahize ile telefon görüşmesi yapabilmemizi sağlayacak bir GPRS modem modülü.
Şimdi bu "te-ce-pe" nedir, "GPRS" modem nedir gibi konulara girip akıllarınızı bulandırmak istemiyorum, zaten hikayemizin geri kalan kısmı için bunların ne işe yaradıkları zerre kadar önem teşkil etmiyor, bizim için önemli olan tek şey, bu cihazı çalıştırmak için bir adet TCP modülüne, bir adet de GPRS modem modülüne ihtiyacımız olduğu.
Hani, yemek yapacağız da bunun için 6 adet Pırasa (GPRS) ve 1 kilogram Ceviz (parçalanmış biçimde) (TCP) ihtiyacımız var diye düşünün.
Pırasa ve Ceviz!
Olayı hayal dünyanızda canlandırabilmek için daha iyi bir örnek bulamadım, lütfen beni affedin!
Neyse, sonuçta pazartesi sabahı Selçuk bana Wilke hanımla birlikte 6 adet pırasa ve bir kilogram parçalanmış cevizden oluşan yemek malzemesini teslim etmişti. Ayrıca diğer iş ortağımız olan Mobilera firmasından bir arkadaş bu malzeme ile daha önce birkaç Wİlke yemeği hazırlamıştı, onun deneyimlerini içeren program CD'sini de getirmişti. Dolayısıyla elimde bir yemek tarifi kitabı da vardı, her şey çok kolay olacak gibiydi!
Ve benim kabusum da işte o gün başladı.
Cihaz gelmişti ama, malum elektronik cihazlar çalışmak için halen elektriğe ihtiyaç duyuyorlar. Maalesef suyla çalışan bir high-tech ürün değildi bu Wİlke cihazı ve her kadın gibi sürekli birşeyler istiyordu.
- Adaptör isterim!
Diye tutturmuştu Wilke sultan.
Elbette, "bizim adaptörümüz mü var böyle it gibi çalışıyoruz? Sen de çalışsana be kadın!" diye posta koyabilecek bir konumda değildik. Maalesef hepimiz okumuş adamlardık ve çalışmayan televizyonun tepesine vurarak bal gibi işini halleden kültürel kesimle bir olamazdık!
Selçuk, tüm teknik ekipmanın iki adet tornavidadan oluştuğu şirketimizde yoktan adaptör var etmeye çalışırken elini kesti. İki adet tornavidayla yarasını kapamayı da beceremeyince ben haline acıdım ve adaptörü Mobilera'dan aldıracağımı söyleyerek Selçuk'u eczaneye gönderdim.
Aslında daha fazla başıma çorap örmesin diye şirketten uzaklaştırdım da diyebiliriz.
Adaptörü olmadığı için nazlanmakta olan Wilke sultanı masama koydum ve Mobilera'da bu adaptörün nerede olduğunu bilebilecek kişilere ulaşmaya çalıştım. Şimdi ismini unuttuğum teknik elemanlar ve konudan hayli bihaber oluşları bana epey değerli 3-4 saatimi kaybettirmişti, ama sonunda, her işi halleden sevgili Zeynep, toplantı dönüşünde adaptörü buldurduğunda saat 14:00 civarındaydı.
Ben hemen kurye şirketini aradım, normal şartlarda 3 saat içinde bana ulaşması gereken cihaz ne hikmetse ancak 19:00 civarında gelebildi. O gün köprüde ekstra trafik ve kuryenin motorsikletinin bozulmuş olması, cihazın başka bir motora transfer edilmiş olması gibi hafifletici sebepler vardı. Böylece işe başlamam Salı gününe kaymış oldu. Neyse ki ben bu Pazartesi günümü tamamen boş geçirmemiştim, daha önce de söylemiş olduğum gibi, bu Wilke sultanı bizim uzakta bir ofisten, internet aracılığıyla kontrol etmemiz gerekiyordu. Yani ofiste masa başında oturarak TIR şu anda nerede, ön kapısı ne zaman açıldı, şöför öğle yemeğinde ne yedi, dişini fırçaladı mı, sütünü içti mi gibi, Wilke sultanın gönderdiği tüm bilgileri izleyeceğimiz bir ekrana ihtiyacımız vardı.
Ben de işte en azından bu ekranı hazırlamıştım cuma gününden beri.
Salı günü, Wilke sultanı masama koydum ve "işte vıdı vıdı başımın etini yediğin adaptör de burada, hadi artık işe koyulalım" şeklinde motive edici bir konuşma yaptım kendisiyle. Wilke sultanın internete çıkmasını sağlayacak olan 6 adet pırasa gayet güzel işe yaramıştı, birkaç satır programladım, denedim, oldu. İşte! İnternete çıkmıştım!
Sonra "bir de şunu deneyeyim" diyerek programda ufak bir değişiklik yaptım.
Wilke sultan yine kaprise başlamıştı. Ekranda "Wilke not responding" yazısını gördüm. Allah allah. Çünkü cuma gününden beri 6 adet pırasa ve bir kilogram parçalanmış cevizden yoksun olan diğer Wilke cihazıyla bir yığın deneme yapmıştım, programda istediğim kadar değişiklik yapabiliyordum.
Oysa bu yeni, tam teşekküllü Wilke sultan daha ikinci programımda şarlıyordu.
Klasik bilgisayarcı çözüm arayışları içinde, önce Wilke sultanı birkaç kez resetledim, sonra birkaç kabloyu çıkardım taktım olmadı.
Can havliyle etrafta resetlenmemiş başka cihaz var mı diye bakındım, arkadaşlar masalarında çalışmaktaydılar, bir ara onların bilgisayarlarını resetlemeyi düşündüm, ama önce işe kendi laptopumdan başladım. Sonuçta Wilke sultanı, bu laptop ile programlıyordum.
Evet, laptopu resetledikten sonra programı Wilke sultana aktarabildim, ve çalıştı! Ama bir satır değişiklik yaptıktan sonra yine "Wilke not responding" mesajını aldım.
Ama fazla naz da aşık usandırır. "Wilke sultan, seninle iletişim kurmaya çalışıyorum, sen her seferinde sırtını dönüyorsun bana" diye homurdandım. Ama homurdanırken bir yandan da emin olmak için önceki yarım Wilke cihazını tekrar taktım, arka arkaya üç dört program değişikliği yaptım, sorunsuz çalışıyordu işte.
Yazık, 6 adet pırasası ve bir gram bile parçalanmış cevizi olmadığı için bu cihaz varını yoğunu ortaya koyuyordu çalışmak için. Yeni Wilke sultan ise, haspam, her şey elinin altında olmasına rağmen nazlanıyordu. "Yok ben bu laptopun kablosu ile çalışmam, beni ne Pentium IV'ler, ne AMD'ler istedi de babam vermedi, şimdi bu USB'den çevirme seri kablolu kıytırık laptopa mı varacağım?" der gibiydi.
Programda yapacağım her satır değişiklik için bu şımarık Wilke sultan hatırına laptop resetleyecek halim yoktu ya!
Böyle Mehter takımı havasında iki ileri bir geri şeklinde bu işi kendi şirketimde önümüzdeki on yıl içinde bitiremeyeceğimi idrak ettim ve hemen toparlanıp fabrikaya; Panel Elektro'ya gittim, orada normal bir PC ve devşirme olmayan, gerçek bir seri kablo ile deneme yapacaktım, zira bizde öyle bir seri kablo filan yoktu haliyle.
Fabrikada yarı üzücü sonucu almam uzun sürmedi. Evet, nazlı Wilke sultan normal kablo ile bağlı bir bilgisayarda sorunsuz çalışıyordu. Ama iş benim laptopuma gelince her değişiklikte "illa reset isterim" diye tutturuyordu. Israr edince de "Wilke not responding" diye cevabı yapıştırıyordu.
Eh, deliyle deli olacak değildim. Ben de seri kabloyu kaptığım gibi, biraz sert davranışlarla Wilke sultanı da toparladım ve ofise döndüm. Wilke sultan kendisine bu sert davranışlarımın sebebini anlamış olmalıydı.
Şirkette artık Wilke sultanın beğenmediği ve geceleyin başka odada kalmasını istediği laptopumla değil de, bir bilgisayarla çalışmaya başladım. Ancak bilgisayar programcılığı demek, sorun demektir. Her seferinde "hayır, böyle olması mümkün değil" diye adlandırdığınız problemlerle karşılaşır ve bu imkansız duruma imkanlı çözümler üretmeye çalışırsınız.
Artık sizin de bildiğiniz gibi, Wilke sultan internete bağlanmak için altı adet pırasaya ihtiyaç duyuyordu. Ben de bu altı pırasayı uygun şekilde kullanarak internete çıkmasını sağlamıştım zaten. Ancak pırasa kullanım sanatında henüz yeni yetme bir çömez olduğum için garip bir problem yaşadım. Wilke sultan, pırasalar eşliğinde gayet güzel internete çıkartıyordu beni. Sonra hattı kesip tekrar bağlanabiliyordum.
Ancak şöyle bir problem vardı ki, kazara pırasalı internet bağlantısı denemelerimden biri başarısız olursa, yani Wilke sultan internete o sefer çıkamamışsa, bir daha bağlantı kurmayı denemiyordu.
- Hadi Wilke sultan, tamam herkesin başına gelebilir, demin bağlanamadın, ama şimdi bağlanırsın? Hadi canım. Hadi sultanım.
- I-ıh.
- Ama neden, bak demin neredeyse yirmi kez bağlandık internete, şimdi tekrar neden bağlanmıyorsun?
- Canım istemiyor.
Evet, sadece tek bir başarısızlık sonucunda Wilke sultan aniden "canım istemiyor" moduna geçiyordu. O bu nemrutluğa başladığı andan itibaren benim bildiğim hiçbir komut kendisine işlemiyordu. Tekrar internete çıkabilmek için cihazı resetlemem gerekiyordu.
Yani durumun dilimizdeki tercümesi, hani olmaz ya, kazara müşteriye demo yaparken Wilke sultan internete çıkamadıysa, onu resetleyene kadar bir daha sistem çalışmayacak demekti. "Şans eseri bir başarısızlık olursa, artık siz şöförle konuşmayı da, kamyonunuzu, tırınızı takip etmeyi de unutun, bu cihaz hassas bir cihazdır" diyecek halimiz yoktu.
Halimiz yoktu, ama benim de bu sorunu çözecek vaktim yoktu.
Bu durumda mecburen son çare olan sahtekarlığa başvurdum. Şöyle bir senaryo hazırladım, Wilke sultan ile demoya başlayacaktık. Demonun bir aşamasında, karşıdan telefonla görüşme için arama yapılacak, ben de bu sırada, telefonun ahizesini kaldırır gibi yaparken bir yandan reset tuşuna da basarak işleri garantiye alacaktım.
Demo tarihi kellemin üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanmaktaydı ve benim bu "beyaz sahtekarlık" çözümüm gayet kolayca kabul edilebilirdi.
İnsanları böyle kandırmak ayıp da olsa, şimdi yapacak birşeyim yoktu, Çarşamba saat 16:00 civarında ben takip ekranı ile haberleşen, kontak aç-kapa gibi temel işlemlerin yapıldığı bir yazılımı bitirmiştim. Pırasalar ve cevizler gayet güzel işe yaramışlardı.
Az önce Selçuk'tan "hikayemizin en iyi ikinci yardımcı aktörü" diye bahsetmiştim ya, en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında tartışmasız en büyük favori ise Taner'di. Demo tarihi bu kadar yakında olduğu, ve müşteriyle irtibat halinde olan kendisi olduğu için haklı olarak pirpirlenmeye başlamıştı ve günde iki üç kez işlerin nasıl gittiğini sormak için beni arıyordu.
Onunla telefon trafiğimizin yeni yeni yeşermeye başladığı günlerdi o günler...
Çarşamba akşamı ben sistemi ilk etapta çalışır hale getirince Selçuk'la birlikte Taner'e gittik ve Wilke sultanın neye benzediğini ona gösterdik. Garibim her şeyin kontrolümüz altında olduğunu düşünmekte ve sevinmekteydi.
Şimdi hatırlayamadığım bir sebepten dolayı o akşam çok fazla kalmadık, bazı şeyleri konuştuk, ertesi gün görüşüp detayları halletmek üzere ayrıldık. Ben, temeldeki işleri halletiğime göre öncelikle şu Wilke sultanın nazlanma konusuyla ilgilenecektim. Zaten o gün Wilke cihazını aldığımız firmanın teknik sorumlusu Alman'lara bir mail atmış ve sorunumu dile getirmiştim, belki de yanıt alırdım.
Almanların "bir kez olmadı, ikinci seferi için ı-ıh diyen" kadın tiplemesi için nasıl bir çözüm önereceklerini de merakla beklemekteydim hani.
Düşünüyorum da, birkaç küçük aksiliğe rağmen, olay düşündüğümden daha da kısa sürmüştü. Temel olarak demoda gösterilebilecek bir hale getirmiştim sistemi. Şimdi Perşembe günü Taner'e gidecektim, o Wilke cihazı üzerine bir telefon ahizesi takacaktı ve karşılıklı konuşmayı da test etmiş olacaktık, bu kadar basitti.
Taner, önceki günkü kısa ziyaretimizde bu boyutta bir proje ile bağdaştıramadığım ofis koşulları yüzünden beni ufaktan dumura uğratmıştı zaten. Ancak bit pazarını andıran masasına baktığımda "bu elektronikçilerin hepsi böyle herhalde" diye düşünmüş ve çok da fazla önemsememiştim.
Fakat bu sabahki ziyaretim Taner'in, sanki başkasının yapacağı bir işe sonradan kendisini zorla sokmuşuz gibi, "ee ben buna hangi ahizeyi takacağım?" sorusuyla, gerçekten sürprizli bir biçimde başladı.
Hani TV dizilerinin başlarında garip bir olay gösterirsin ya seyirciye, zavallı seyirci de "Allaaaah.. Bundan sonra ne olacak acaba?" diye merakla izler. Ona benzer bir durumdu. Ben baştan beri bu proje Taner'in projesi, ben ise sadece bilgisayar programcılığı tarafını yapacağım diye düşünmüştüm.
Oysa daha ilk ziyaretimde "eee nerede bunun ahizesi?" diye hesap sorulan kişi durumuna gelmiştim.
Bana neydi ki ahizeden? Bana Wİlke sultanı programlamam söylenmişti, ben de programlamıştım.
"Sen bilmiyor musun?" diye gaflet içinde sormuş bulundum.
"Yooo, Selçuk gönderecekti." dedi Taner.
"O zaman Selçuk'a sor, bana niye soruyorsun ki?" şeklinde anlamsız bir tepkiyle zaten sonu nereye varacağı muhabbeti uzatmak istemedim. Elbette Selçuk'u aradık, toplantıda olduğu için telefonu kapalıydı.
Biz de Taner'in ofisindeki alet edevat içinden Wilke sultana layık bir telefon ahizesi bakmaya başladık.
Ben, hala aynı safdilli halimle "aaa abi Wİlke'nin şurasında bir delik var, telefon acaba buraya girmez mi?" deyince, zaten oruç başına vurmuş olan Taner "ben nereden bileceğim abi bunun hangi pininde kaç volt var, trifaze mi monoblok mu?" filan gibi benim hiç anlamadığım dilde birşeyler homurdandı.
Bu anlamadığım homurtu cümleleri "Neyse, şunun dokümanını ver de bakayım bari" ile sonlandı.
Öncelikle Wilke sultanın teknik dokümanı varsa bile bende yoktu, ayrıca beni ne ilgilendirirdi? Ben bir zamanlar işe aldığınız fakir ama gururlu bir bilgisayar programcısıydım, etim budum buydu.
Neyse efendim, sonunda Selçuk'a ulaşıldı..
Yazımın başlarında bir yerinde Selçuk'un "bitti" diye adlandırdığı işlere nasıl bakmanız gerektiği konusunda sizi uyarmıştım, değil mi? İşte Wilke'nin teknik dokümanları da Selçuk için sadece "haa, onları mı? Buluruz canım, hallederiz" kategorisindeydi.
Taner tarafından Selçuk'a dostane bir fırça kayıldı, Selçuk da elbette altta kalmayacağı için "birşeyi de halledemiyorsun, ne kazma adamsın dur ben geliyorum ben yaparım." şeklinde karşı atağa kalktı.
Selçuk'un "hemen geliyorum" anlayışı üzerine de biraz konuşmam gerek, ama şimdi cevap hakkı doğar diye uzatmıyorum.
O gelene kadar Taner ile ben, çıfıt çarşısında beni aslında hiç de ilgilendirmeyen konularda debelendik durduk. Taner Wilke sultana bir mikrofon ve hoparlör bağlamaya çalıştı. Ben, konuya epey Fransız olmama rağmen haddimi aşmış, cihazların sağını solunu kurcalamaya başlamıştım. Taner öyle denedi olmadı, böyle taktı, çıkardı, olmadı. Bir yandan da benim icat etmiş olduğum hata sonrası çaktırmadan resete basma konusundaki hoşnutsuzluğunu dile getiriyordu.
Ben, yapabileceğim bir şey yok, bunu ancak proje gerçekleşirse çözeriz, demoyu böyle idare ederiz diyerek onu ikna etmeye çalışıyordum.
Garibim Taner, herhalde başımıza bundan sonra gelecekleri bilse asla bu resetleme konusunda bir serzenişte bulunmazdı.
Ama daha yolun başındaydık!
Selçuk geldiğinde saat epey geç olmuştu. Kendisinin de ne işe yaradıklarını bilmediği bir takım teknik dokümanlar getirmişti, ama bu dokümanlar Taner üzerinde ancak homurtu arttırıcı bir etki yaratabildiler.
Perşembe gecesinin sonunda bu dokümanların işimize yaramayacağı sonucuna varabilmiştik.
Ben, hikayenin başından beri savunageldiğim "ben bilgisayar programcısıyım, programımı yazarım, geri kalan kısmı siz halledersiniz" tavrımı çoktan rafa kaldırmıştım bile. Düpedüz hikayenin ortasındaydım ve Taner de en az benim kadar yabancıydı herşeye. Sürekli olarak birşeyler deniyorduk ve olmuyordu.
Evet, onca pırasa ve cevize rağmen şu Wilke sultana telefon ahizesi bağlamayı becerememiştik bir türlü. Neresine ne takılacağını keşfedememiştik.
Kadınları anlamak gerçekten zor. Oysa biz erkekleri bülbül gibi konuşturmak için neremize ne takılacağı çok bellidir. İşlemi yerine getirir ve mahsülü toplarsın. Oysa Wilke sultan gibi sofistike hatunlar için bırakın voltaj gibi değerleri, neyi ne zaman ve hangi şartlar altında gerçekletiriyor olmanız bile önemliydi.
Ve biz üç erkek bu sorunu çözemiyorduk işte. Becerememiştik, telefon ahizesi takamadık.
Artık kabul etmeliydik ki bu demo cuma gününe yetişmezdi.
Cuma günü dediğim, yarın oluyor, yani sanki her şeyi bitirdik de iş telefon ahizesi takmaya kaldı diye düşünmeyin! Ama o anki ruh halimiz sanki ahizeyi bağlayabilsek, yarın müşterinin karşısına dikilebilecekmişiz gibi bir kendini bilmez güven aşılıyordu bize.
Demoyu bir hafta ertelemek çok da sorun olmazdı sonuçta. Taner bunu halledecekti.
Bu arada küçük bir sorunumuz daha vardı.
Hikaye anlatırken zaman zaman okuyucunun ilgisi azalır. Özellikle ayrıntılara girilmişse bir süre sonra "hı? Neredeyim ben? Burası neresi?" sorularını soran okuyucu ile başbaşa kalabilirsiniz.
Şimdi ben de bu "küçük sorunumuzu" dile getirmeye kalktığımda birkaç okurun uyuyakalmasından çekiniyorum.
Olayı canlandırmak için şöyle anlatmaya çalışayım. Artık hepimizin bir cep telefonu var. Bu telefonların içine küçük dikdörtgen, beyaz kartlar takıyoruz, buna SIM kart diyorlar. SIM kartlar elbette ki konuşma yapmamızı sağlıyorlar, bazı ayarlar yapılırsa internete de çıkabiliyorlar.
Bize bu demo için verilmiş olan SIM kart ise her ne hikmetse, sadece internet bağlantısı için çalışıyordu. Yani Wilke sultan üzerine takıldığında, gayet güzel internete çıkabiliyorduk, ama kendi telefonuma taktığımda görüşme yapamıyordum.
Oysa bizden istenen bu cihazla aynı anda hem internete çıkmamız, hem de telefon görüşmesi yapmamızdı.
Hadi, çok sorun değil diyelim, hepimizin cep telefonu vardı. Ancak Selçuk ve benim SIM kartlarımızı Wilke sultana taktığımızda, telefon görüşmesi çalışıyor, bu sefer de internete çıkamıyordu.
Yani içimizde aynı anda hem gören hem duyan bir Allahın SIM kulu yoktu. Körlerle sağırlar birbirini ağırlar derler ya, tam o vaziyetteydik. Demo kartı kör, bizimkiler sağır.
Bereket, nasıl olduysa, Taner'in kartı hem görüyor hem duyuyordu.
İyi ama ben Taner'in SIM kartını alıp şirkete dönemezdim ya, bu adamcağızın da yapması gereken telefon görüşmeleri vardı...
Neyse, bunu da "hallederiz" diye geçiştirdik.
Ertesi gün, ben bütün gün boyunca Wilke sultanın şu "ikincisi olmaz, ı-ıh" nazlanması ile uğraştım. Bu konuda Almanlar soruma cevap vermişlerdi, ancak verilen cevap benim hoşuma gidecek türden değildi. Adamlar kısaca "yoo Wilke hanım başarısız denemelerden sonra da rahatlıkla internete girer" diyorlardı.
"Ee? Ben ne yapayım peki?" şeklindeki soruma ise, "cihazı bize gönderin, biz size yenisini verelim" şeklinde harika bir çözüm önerisi ile karşılık verdiler.
Oldu canım! Almanya dediğin nedir ki, iki adımlık yol. Ben bilmem kaç günde bu cihazı onlara göndereceğim, onlar bunun üzerine bilmem kaç günde bana ne kadar işimi göreceği meçhul yeni bir Wilke cihazı gönderecekler.
Ben bu elimdeki Wilke'nin kaprislerinden bunalmışım, yeni gelecek olanla anlaşabilmek için günlerce yemeden içmeden kesileceğim.
Kalsın, istemiyorum.
Biz mübarek cuma gününü yine pek de mübarek olmayan uğraşlarla geçirdik. Taner allem etmiş kallem etmiş, ahize niyetine Wilke sultana bir adet mikrofon ve bir adet hoparlör bağlayabilmişti. Hatta bununla da kalmamış, ikisini alana bir adet tarak da hediye ediyordu. Bununla da kalmayıp mavi, siyah ve kırmızı renkte üç adet tükenmez kalem de veriyordu.
Mikrofon ve hoparlör dediysem sakın ola gözünüzün önüne öyle ahizeye benzer bir şey gelmesin! Tam aksine, tüm iç organları dışarıda, kablolara sarılarak tutturulmuş, bir mikrofondan bahsediyorum. Taner onu şirketteki telefon ahizelerinin birini parçalayarak söktü. Hoparlör dediğimiz şey ise, bildiğiniz bilgisayar hoparlörlerinden birinin parçalanması suretiyle elde edildi.
Biz bu bağırsakları dışarıdaki çözüme bile razıydık, işin görüntü kısmını nasıl olsa bir şekilde hallederdik (şimdiye kadarki sorunları hallettiğimiz gibi!) fakat, hoparlör ile mikrofon o kadar aşırı parazit yapıyorlardı ki, o parazitin içinden kendi sesimizi ayırdetmemiz imkansızdı. Hani müşteriyi hipnoz marifetiyle uyutup bu kablo yığınını ahize gibi göstermiş olsak, yine de "hadi bununla konuşun" diyemeyecektik adamlara.
Mübarek mikrofon, bizim sesimizi değil, kendi kafasına esen gürültüyü iletmekle yetiniyordu. Taner bunu Wilke sultanın empedans ayarları ile söktüğü mikrofonun hede hödösünün uyuşmaması şeklinde açıkladı, ama ben nasıl olsa anlamıyordum, o sırada ne dese kabulümdü.
Bu durum, aklıma lisedeki fransızca edebiyat sözlülerimizi hatırlattı bana. Hoca sekiz, dokuz kişiyi tahtaya dizer ve kendisi sıralardan birine oturup uyuklamaya başlardı. Marifet sorduğu ve cevabını dinlemediği sorulara en kesintisiz ve en uzun yanıtı verebilmek, ve uykusunun bölündüğü anlara mantıklı sözcükleri denk getirebilmekti.
Ben, bir önceki sene otomobiller hakkında bir sunuma o kadar iyi hazırlanmıştım ki, üç dört sayfalık metni hala bir çırpıda hiç sekteye uğramadan söyleyebiliyordum.
Hoca bana barajları sordu.
Ben, Türk filmlerine taş çıkaracak şekilde, otomobiller hakkında tüm bildiklerimi, sadece otomobil yerine baraj diyerek saymaya başladım.
Hoca elbette uyukluyordu. Bu esnada ben baraj sektörünün Avrupa'da ne denli önemli hale geldiğini, Japonya devriminin baraj üretimine nasıl etki ettiğini, Almanya'da ayda üçyüzellibin baraj üretildiğini filan anlatmaktaydım. Ama o kadar güzel anlattım ki hoca bir anda irkildi ve "bravo!" dedi, "işte hepiniz böyle çalışmalısınız!".
Fakat bir sonraki soruda uzay silahlarını sordu ve ben aynı ses tonuyla bu kez otomobil yerine uzay silahı demeye korktum nedense! Kem küm birşeyler söyleyince, ninni tonlamasının dışına çıkmış olmamdan ötürü hoca hızla uyandı ve "olmamış! Birine çalışıp diğerine çalışmamışsın" diyerek beni azarladı.
İşte şimdi Taner bana "Japonya'da iki milyon aç empedans var, hiç biri bir mikrofonla aynı düzlemde titreşmiyor" dese, itiraz edecek halim yoktu, bu açıdan kendimi Fransızca Edebiyat hocamıza benzettim.
Ben hafta sonumu programı bu haliyle tam çalışacak şekle getirmekle geçirdim,
Pazartesi günü, Tanerlerin şirkete doğru standart Şişli turumu yapmadım, artık benim yapacak birşeyim yoktu, Selçuk'la Taner şu telefon ahize konusunu halledeceklerdi.
Ama tabii ki halledilen birşey olmadı o gün. Ben sadece Wilke kabusuma bir günlük bir ara vermiş oldum. O gün şirket içindeki işlerime dönebildim biraz olsun. Salı sabahı tekrar Taner'in ofisindeki mesaime dönmek üzere...
Sıradan bir salı günü, 28 Ekim, öğlen Taner'in ofisine gelirken yolların bu kadar da tıkalı olmasına bir anlam verememiştim. İnanılmaz bir trafik vardı.
Taner'in ofisine vardığımda hikayemize yeni bir kahraman katılmıştı.
Taner ve Selçuk benim bir günlük pazartesi tatilimi boş geçirmemişler, bizim şu bağırsakları sallanan ve zaten çalışmayan mikrofon hoparlör ikilisi yerine, SIM kart takılabilen ve konuşma yapılmasına da izin veren, Motorola marka bir telefon seti bulmuşlardı.
Sonunda bildik bir markaya kavuştuk diye sevinçliydim! Koskoca Motorola, artistik ismiyle "Motorola Hand Set"!
Çalışmayacak değildi ya.
Evet, Motorola cihaz, tam bizim işimizi halledecek türden bir canavardı. Telefon takılacak belirgin bir deliği vardı, telefon çalınca bir tuşa basarak açabiliyordunuz vs. Daha ne isteyelim?
Aslında sadece küçücük birşeyi istememiz iyi olurmuş. Keşke bu alet internete çıkabilseydi!
Birkaç gün önceki kör-sağır ikilisine bugün üçüncü kardeşleri de katılmıştı: topal!
Zaten hikayenin diğer kahramanları, bizlerin de neremiz doğruydu ki?
Ancak internete çıkmaktan daha önemli bir sorunumuz vardı. Benim Wilke sultan için kullandığım altı pırasa, bu Motorola cihaz için işe yaramıyordu. Elimdeki pırasaların ayarlarıyla oynamam gerekiyordu ve elbette ki benim elimde hiç bir doküman yoktu bu konuda.
Ben burnumda soluya soluya bu pırasaların yeni gelen Motorola telefonuyla neden çalışmadığını deneme yanılma yöntemleriyle, saatlerce uğraşarak, sonunda çözdüm.
Daha doğrusu, çözmedim de, neden çalışmadığını buldum.
Bu Motorola modemi kullanmak için pırasaları farklı hızda sallamamız gerekiyormuş.
Ben bugüne kadar hep pırasaları saniyede 19.200 defa sallayarak çalıştırmıştım sistemi. Oysa bu güzeller güzeli Motorola telefon seti "hayır! Ben pırasaya pırasa demem, pırasa saniyede 57.600 kere sallanmıyorsa" diye mızmızlanıyordu.
"Ya arkadaşım ha 19.200 ha 57.600, zaten ne kadar sallarsan salla, dona düşmüyor mu son damla? Gel şuna bir orta yol bulalım" şeklinde pazarlıkvari yaklaşımlarım sonuç vermedi. Motorola, mavi köşede, Nuh diyor peygamber demiyordu.
Ama kırmızı köşedeki Wilke sultan da ondan aşağı kalmıyor, peygamber dese de Nuh demiyordu.
Bir köprüde karşılaşmıştı iki inatçı keçi.
Wilke sultan, "ben 57.600 kere sallanan pırasa ile çalışmam, ne bu canım midem bulanıyor" şeklinde itiraz ediyor, Motorola telefon seti ise "hıh! Eski kafalılar! Hangi devirde kaldınız, ben 19.200'lere düşecek handset miyim? Olmaz" diye mırın kırın ediyordu.
Ben bu iki kaprisli cihaz arasında kalmıştım. Motorola telefon setini aldığımız Setkom firmasını aramayı ve "bana ne bana ne, verdiğiniz cihaz 19.200'e inmem diye tutturdu, bu ne kapris bu ne pırasa turşusu" şeklinde itiraz etmeyi düşündüm.
Ve Setkom firmasını aradım da. Ama bugün 28 Ekim'di yarım gün tatildi. Ben gelirken çektiğim o trafik de işte bu tatilin ürünüydü yani. "Lanet olsun, bu adamlar devlet dairesi mi, ne yarım günü kardeşim" şeklindeki şikayetlerimiz sonucu pek değiştirmedi elbette. Ben o günü ve devlet dairelerinin mis gibi tatil yaptıkları 29 Ekim gününü internette motorola haberleşmesini bulabilmek için uğraşarak geçirdim. Ama nafile.
Bir motorola handsetini pırasaları 57.600 kere değil 19.200 kere sallayarak çalışmaya nasıl ikna edeceğimi bulamadım.
Tatilin bitmesini müt
Tatilin bitmesini müteakip, 30 Ekim Perşembe sabahı, kargalar malum besin maddelerini daha yeni yemişlerdi ki hemen Setkom'u aradım. Bu konunun uzmanı olan Mustafa beye, aktarıldığım dördüncü telefon sonunda ulaşabildim. Mustafa bey derdimle yakından ilgilendi, çok nazik bir adama benziyordu. Ben ona Motorola ve pırasaların sallanma hızıyla ilgili derdimi daha yeni anlatmaya başlamıştım ki,
"Biz Selçuk beye bir CD vermiştik, orada vardı bilgiler?" diye soranvari bir cevap aldım.
Böyle bir CD vardı da bizim neden haberimiz yoktu? Selçuk'la Taner'in iki gündür "nerede bu dokümanlar" diye kavga ettikleri CD bu muydu? Selçuk'ta madem böyle bir CD vardı neden bize söylemedi? Şeklinde uzayıp gidebilecek saçma soruları bir kenara bırakıp Mustafa beyi "haa o CD... evet evet... var da, dün bulamadık, Taner Bey de okuyamamış oradan... bir problem varmış" şeklinde kem kümler eşliğindeki bir takım sözcüklerle oyalayıp lafımı "en iyisi siz bana email ile gönderin" diye bitirdim.
Kısacası, şu Selçuk'un basitçe bize bahsetmeyi unuttuğu doküman yüzünden iki gündür boşu boşuna bekliyorduk. Hani aceleci bir insan değilimdir ve böyle bir projeyi de tatil gününde koşturarak bitirmeye çok meraklı değilim, ancak sonuçta bir kez ertelediğimiz ve halen de hiç bir şeyini tam olarak çalıştıramamış olduğumuz bir demoya yetişmeye çalışırken iki tam günü çöpe atmış olmak ağrıma gitmekteydi.
Mustafa beyin bana göndermiş olduğu email ilaç gibi geldi. Bu dokümanda bir Motorola'yla nasıl konuşulacağı, ona nasıl hitap edilmesi gerektiği, pırasaları sallama hızı konusunda da onu ikna edecek şekilde damardan muhabbetin nasıl konulacağı açıklanmaktaydı.
Örneğin Motorola handsetler rakı masasında çok gevşiyorlarmış, ikinci dubleden sonra bırakın 57.600'ü filan, 19.200 hatta 9.600'e bile he diyen Motorolalar oluyormuş. 4.800'e kadar düşenleri "orta malı oldu" diye başka sektörlere kaydırıyorlarmış.
Geyik bir yana, ben de elimdeki Motorola handsetin huyunu suyunu bu kitapçıktan öğrenerek kendisini 19.200'lük pırasalar ile çalışmaya ikna edebildim. Bu ikna süreci bir bilgisayar eşliğinde yürütülmekteydi. Yani Motorolayı bir PC'ye bağlıyorsunuz ve uygun dille, 19.200'lik pırasaları kabul etmeye ikna ediyorsunuz.
Ama marifet bir yemeği oluşturan parçaları ayrı ayrı pişirmek değil, bir araya getirdiğinizde de yenebilir bir hal almalarını sağlamak.
Sonuçta bizim yemeğimiz içinde de Motorola handset, yemeğe konacak soğan gibi bir şeydi. Tek başına soğanı pembeleşene kadar kavurmuştum, ama şimdi yemeğin içine atmam gerekiyordu.
Yani Wilke sultan ile birlikte çalıştırmalıydım onu.
Motorola, uygun pırasa ayarlarına getirilmişti, onu bilgisayardan çıkarıp Wİlke sultana bağladım.
Ama çalışmadı.
Wilke sultan bu yeni gelen arkadaşı beğenmemiş miydi?
Onun kaprislerine öyle alışmıştım ki yadırgamıyordum.
Motorolayı tekrar Wilke sultandan kopardım ve "nedir kardaş senin olayın?" diyerek bilgisayara bağladım. Sordum "sen nasıl pırasayla çalışırsın Motorola kardeş?"
Dedi, "57.600 ağam."
"Ne 57.600'ü be adam! Daha demin ben sana 19.200'lük pırasa ile çalışacaksın demedim mi?" diye bağırdım. Hani bu cihazı sağ olarak tutmak zorunda kalmasam elime geçen her türlü pırasa ile ayaklarına ayaklarına vuracağım falaka niyetine. Öylesine sinirlenmişim zaten dizi dizi aksiliklerle uğraşıyorum günlerdir.
Üstelik hiçbiri benim işim değil! Selçuk bana "bir cihazı programlayacaksın" demişti, "nasıl programlanacağını bilmediğimiz cihazları programlamayı keşfedeceksin" dememişti.
Motorola biraz sinmiş bir şekilde oturduğu iskemleden "ağam, sen bana 19.200'lük pırasa demiş olabilirsin, ama elektriğimi çıkarttığın anda ben unuturum, her seferinde aklıma ancak 57.600 gelir, kulun köpeğin olayım ağam bana birşey yapma, evde çoluk çocuk bekler" diye mırıldandı.
"Senin çoluğun çocuğun ne oluyor, basit bir handsetsin" diye hakaret etmeyi ihmal etmediysem de, durum sinirimi bozmuştu.
Bildiğim bütün ayar kaydetme numaralarını denedim. Tabii her deneme, biraz önce bahsettiğim kablo tak çıkar işlemlerini gerektiriyordu. Motorolayı PC'ye bağla, ayaları kaydet, kabloları çıkar, Wilke'ye bağla, dene, olmadı, Motorola'yı Wilke'den çıkar... Onu oradan çıkar buraya bağla, buradan çıkar şuraya bağla..
Çıkar..
Tak.. Bağla.. Sök.
Anneeee!
Artık parmaklarımın acımaya başladığı bir aşamada ümidi kestim. Bu ne kısmetti yahu...
Sonra "ulan" dedim kendi kendime (artık terbiye sınırlarını çoktan aşmış durumdaydım, geçen Cuma yapacağım demonun 6 gün sonrasında yeni bir çalışmayan alet vardı işte elimde) "Selçuk bana falanca iş için bir başka pırasa seti (yani GPRS modem) vermişti zamanında. O kabloyla bağlanıyordu.. Bir de onu denesem?"
Ne kaybederdim ki?
Ne kadar güzel düşünmüşüm! Adeta zil takıp oynanası bir durumdu ki bu cihaz, kendisine söylenen ayarları elektrik kesilince unutmuyordu! Bunu Motorola'ya bağladım. Denedim, ve işte; OLEY!
Çalışmıştı. Harikaydı...
Ama her oleyin bir karşılığı vardı bu projede.
Gözlerim duruma inanmak istemedi, ama işte bu cihazı Motorola'ya bağlamıştım ve herşey harika çalışıyordu. Telefonu çaldırmayı denedim, tamam. Yanıt veriyordu. Wilke sultan ile bir telefon görüşmesi bile yaptım. Sorunsuzdu. Artık Taner'in kablo yığınına ihtiyacımız kalmamıştı! İşte bu telefon setini kullanabilecektik!
Ama tek birşey eksikti... Internete çıkamıyordum! Ama olur muydu, yazık değil miydi. Herşey çalışıp da bir internet nasıl olmazdı. Teyzemin de şeyi olsaydı...
Bu arada Almanya ile yaptığımız yazışmalardan çok komik bir yanıt geliyordu. Wilke sultan, yeni bir cihazdı ve pırasaların farklı sallanma hızlarıyla çalışabiliyordu. 19.200, 38.400 ve 76.800 hızlarında gayet güzel çalışan Wilke sultanın tek bir kusuru vardı, o da 57.600 hızında çalışmıyordu.
Tesadüfe bakın ki bu 57.600 hızı, Motorola handsetinin çalışmayı bildiği tek hızdı! Diğerlerine "gecelik ilişki" muamelesi yapıyor ve anında unutuyordu meret!
Körler, sağırlar ve topalların yanına bu sefer de sanırım dilsizler eklenmişti. Tam bir özürlüler yazı dizisi mübarek. Bütün karakterler bir şeyi yapıyorlar, ama mutlaka başka bir şeyi yapamıyorlar. Hepsi bir araya gelmiş ve başlarında da ben varım. Bu her biri bir şeyi yapamayan cihazları bir araya getirip her şeyi yapan bir çözüm üreteceğim!
Yok, bu kesinlikle bir kabus. Uyanacağım ve Wilkesiz bir hayata yelken açacağım, bu konuda çok ümitliyim.
Ama madem bir kabusun içinde yolculuk etmekteyiz, mecburen, kabusa uygun hareket ediyoruz. Hala denemeler içindeyim. Çaresiz bir ümitle Setkom Mustafa beyi tekrar aradım. Bu yeni cihaz kombinasyonuyla yaptıklarımı anlattım ve sadece internete çıkamadığımı söyledim. Acaba benim bilmediğim bir komut seti mi vardı?
Mustafa bey, zavallı, o da bilemedi. Ben ise dokümanlarda gördüğüm komutlarla ilgili bütün kombinasyonları denemiştim ve kafayı sıyırmak üzereydim. Bu sıyırma aşaması yüzünden hiç tanımadığım Mustafa Bey'le gayet yavşak biçimde konuşuyordum. Yazık o da beni adam sandığından olsa gerek sistemin çalışmadığına çok üzülmüştü. Motorola seti için kendi kullandıkları yazılımı göndermeyi teklif etti. En azından o yazılım hangi ayarı nasıl yapmış bir bakabilirdim ve hani olmaz ya, belki de işime yarardı.
Ama dosya büyüktü, 8 MB gibi birşeydi. Maille gönderecekti, bu internet yavaşlığı ile ben de herhalde akşama doğru alırdım o maili.
Ama azmetmiştik bir kez, mermer .. pardon Wilke.. ve ben. Delecektim onu.
Mustafa beyciğimin gönderdiği dosyayı beklerken ben bıkmadan usanmadan bildiğim her türlü komutla denemeler yapmaktaydım.
Ama "deneme yapmak" ifadesi burada dile getirildiği kadar kolay bir şey değildi ve biraz önce tasvir etmiş olduğum gibi, her seferinde bir yerlerden bir takım kablolar çıkarılıyor, başka tarafa takılıyor, oradan kartlar sökülüp başka yerlere takılıyor, olmayınca tekrar eski yerlerine takılıyor... Sökülüyor. Takılıyor...
Hani yüksek ateşle kavrulurken bir rüyaya sardırırsınız ve ondan kurtulmak istedikçe habire aynı rüyayı görürsünüz ve içinizi sıkıntı kaplar ya. Tam o pozisyondaydım işte. Ateşim yükseliyordu herhalde ki ben de bu kabusta sürekli aynı şeyleri görmeye başlamıştım.
Ama artık uyansam iyi olacaktı, çok feci şekilde sıkılmaya başlamıştım çünkü.
Ben bu denemelerle cebelleşirken bir yandan Taner ve Selçuk arar sorar, nasıl gidiyor, bitirebilecek miyiz, hallolacak mı filan diye ama benim dellenir halimden korkar, birşey diyemezler.
Ben bir yandan 8MB'lık maili beklerken diğer yandan artık iyice zıvanadan çıkmış vaziyette Turkcell'i ararım. Turkcell'in teknik desteği benim sorduğum haberleşme protokolü ile ilgili konuları nereden bilsin? Oradan oraya, oradan oraya aktarılırım ama elbette bir allahın kuluna rastlayamam şu pırasa sallama işini bilen.
Küçüklükten beri pırasa yemeğini sevmezdim zaten. Artık hiç yemeyeceğim!
Ve sonunda mutlu son! Akşama doğru 8MB'lık mail gelir.
Akşama doğru gelen 8MB'lık mailin boş olduğunu gören gözlerim elbette faltaşı gibi açılır. Boş maili almak için bir sistemin bu kadar saat uğraşmış olması hiç de olası gelmediğinden herhalde server sapıttı diyerek tekrar Mustafacığımı ararım. O artık ağlamaklıdır. "Ne yapayım? İsterseniz gelip omuzlarınıza masaj yapayım" diyecek gibidir.
Ben ona bir ftp adresi veririm. Oraya atsın dosyayı, o çabuk atıyor, ben de yine 1-2 saatte alırım elbet...
Mustafacığım atar dosyayı, ben de geri alırım.
Bir kurulum programı göndermiştir bana sevgili Mustafa. Programı çalıştırdığımda "yeni versiyonlara bakacağım" der. Eh iyi baksın, bana ne kardeşim.
Program internet üzerinden yeni versiyonlarını indirir. Next.. Next... Next...
Ve sonra program kilitlenir.
Ama oldu mu şimdi güzel program kardeşim? Ben seni saatlerdir bekliyorum ve kablo tak çıkardan parmaklarım nasır tutmuş vaziyette. Son ümitle seni kuruyoruz, sen de kilitleniyorsun.
Sen de mi Brütüs yani?
Bende artık salak bir ümitlilik hali vasıl olmuş, herhalde tıklarken bir hata yaptım diyerek programı bir kez daha çalıştırırım, bu sefer çalıştırır çalıştırmaz kilitlenir.
Gücendi herhalde bana.
Mustafa bey, ben onu aramadan beni arar, durum nedir diye merak etmiştir. "Bir sorun var" derim.
Başka bir bilgisayara geçerim, onda da durum farklı değildir. Son ümit olarak binbir emekle ulaştığım kurulum programı, bırakın benim derdimi çözmeyi, kendisi ayakta duracak durumda değil.
Kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş. Aptal setup programı, sen beni bırak kendini çalıştır önce! Hıh!
Çalışsa şaşardım zaten. Yemişim bu yeni programı da. Bu iş olmuyor, Motorola'dan vazgeçicez belli ki diye Selçuk'u ararım. Farkındaysanız hikayenin bu aşamasında artık dilbigisi kuralları tamamen ayaklar altına alınmıştır, çünkü cinler tepede cirit atmaktadır.
Ben Selçuk'a "Taner öbür karta birşeyler yapsın çözsün halletsin abi ben yapamıyorum." diye şarlarım.
Selçuk'un "ama olur mu, hallederdik, ne güzel, Motorola..." filan gibi sözlerine artık nasıl bir gözü dönmüş yanıt vermişsem, susar ve üstelemez.
Ben bu ümitsizlikte eve gidiyorum, yatıp uyuyacağım ve zihnimden Wilke konusunu tamamen atacağım. Kimse üstüme gelmesin, işte hendek işte mermer, ya delersin ya da bilmem.
Ama malum bir kabusun içindeyiz ve kabusun kahramanı öyle sırtını dönüp de olaydan uzaklaşamaz! Artık seyirciyi sinir edecek denli kendisini kaptırmıştır olaya. Hala "ya şunu da deneseydim" diye kendi kendine konuşmaktadır.
Ben de bu yüzden, yani kendi kabusumun kahramanı olduğum için Cuma sabahı sahurun ardından doğrudan şirkete gittim. Hadi Motorola'yı Wilke sultan ile çalıştıramadık, en azından bir telefon çaldırma ve cevap verme işini halletsem, belki bir faydası dokunur diyorum.
Artık bir önceki gece yıkanmış olduğumdan mıdır, yoksa kabusumun yazarları bana biraz nefes aldırmak istediklerinden midir bilmem, bu sabah her şey pek bir yolunda gidiyor. Hatta öyle inanılmaz şeyler oluyor ki, ben bu Motorola cihazını uzaktan arayıp telefon görüşmesi yapmayı bile beceriyorum. Bazı eksiklikler var, ama bir şekilde bu haliyle bile demoyu atlatabiliriz. Benim ilk günlerdeki uydurduğum resetleme çözümü baki, onu mecburen yapacağız...
Halledeceğiz elbet.
Bugün her şey çok güzel, kuşlar cıvıldıyor, ağaçlar çiçek açmış, hayat ne güzel ne hoş, hadi ben de durmayayım kırlara koşayım havasındayım...
Hazır her şey bu kadar güzelken, ben şu Motorola için çalıştırmayı başardığım sistemi bir önceki Ericsson cihaz için de deneyeyim diye tam gaz azıya almış haldeyim.
Fakat Wilke sultan bu, şımarmaya karşı asla tahammülü yok! Adamı yer maazallah. Öyle bir dişli hatun.
Sen misin yaşadığı kabusla dalga geçen? Sistemin çalıştı mı kardeşim? Bırak git, olay yerinden uzaklaş. Hiç bir şeye dokunma. Öyle kalsın, değil mi? Ne gerek var şimdi aynı şeyi Ericsson için filan deneyeceksin.
Belanı mı arıyorsun?
Evet! Arıyorum! Ben belamı arıyorum! Kabus benim değil mi arkadaşım? Kabusu mutlu sonla bitirecek halimiz yok ya? Deneyeceğim. Yaptığım, çalıştırdığım sistemi Ericsson için deneyeceğim.
Hatta Ericsson da çalışırsa Nokia, Siemens, Sony, bildiğiniz her türlü marka ile de deneyeceğim.
Çünkü deliyim. Bana her gün bayram.
Neyse, Ericsson ile deneme yapmam için önce Motorola'dan şu anten bağlantısını sökmem lazım aletin üzerinden, ki öbür tarafa takayım.
Çekiyorum çekiyorum olmuyor, ya bu çok kolay takılıyordu, daha geçen sefer takmıştım ben.
Biraz daha çekiyorum, biraz daha...
Ve antenin bağlantı noktasındaki pini kırıyorum!
O kadar da iyi yıkanamamışım sanırım, keşke ayaklarımı bir kez daha sabunlasaydım...
Evet... Bir cihaz kırmak eksik kalmıştı. Ben onu da becerdim.
Kabusum eper iyi reyting alabilir diye düşünmekteyim.
Saat 07:30, tam birşeyler çözmek üzereydim yahu. Aman allahım... Tabii klasik biçimde kablonun orasını burasını çekiştirip bir araya getirmeye çalışıyorum ama nafile. Kırdık pini iyi mi. İnşallah Taner bunu tamir etmeyi de becerir.
Sabah kös kös gidiyorum tabii Taner'e, neyse ki önemli birşey değilmiş, pin antenin içinde kalmış. Tamir ediyor, son duruma bakıyoruz, artık yapabilecek birşey yok, denedik denedik bu kadar oldu, benden paso, bu haliyle yapacağız demoyu, resmen "idare edeceğiz" yani.
Taner'i bu alete bir mikrofon ve hoparlör yapmak üzere yalnız bırakıyorum ve ben şirkete dönüyorum.
Bunun üzerine Selçuk bana geliyor, benim internete çıkaramadığım Motorola'yı kendi bilgisayarına takarak bal gibi çıkıyor internete.
Ne yapabilirim? Wilke sultan ile çıkmıyor işte. Selçuk tabii ki "olur mu canım onunla da çıkar" filan bir şeyler diyor, ama onunla konuşacak takatim yok benim... Evet söylediği mantıklı, ancak bu hikaye çok önceden mantık sınırlarını aşmış bir durumda. Şimdi gökten başıma iki tane Wilke cihazı düşse şaşırmam.
Öyle bir noktaya gelmişim ki, elimde bir adet eski püskü Wilke cihazı var. Hani şu ilk günlerde, deneme yapmam için bana verilmiş olan. Üzerinde ve pırasalar var, ne de cevizler. Yani sadece programlama yapılabiliyor, başka bir işe yaramıyor. Ama bu eski püskü cihaz benim laptopumla sorunsuz çalışıyor.
Sonra ikinci bir Wilke cihazı, ki ben ona "Wilke sultan" diye sesleniyorum, nazlı mı nazlı, kaprisli mi kaprisli. Onda pırasa da var ceviz de. Ama haspam, benim laptopumu beğenmiyor, onunla çalıştıramıyorum.
Sevinç içinde bulduğumuz Motorola handset, bildiğiniz gibi kendi başına gayet güzel çalışıyor, ama onu pırasanın sallanma hızı konusunda ikna edemiyoruz.
O Motorolanın içindeki aletlerden bir tanesi telefon görüşmesi yapabiliyor ama internete çıkamıyor, diğeri internete çıkıyor, ama SIM kartı takılamıyor.
Sonuç olarak masamdaki 7-8 parça aletin her biri bir başkasıyla problem çıkarıyor. Onunla o çalışıyor ama bununla çalışmazken bu da şununla çalışıyor ama onunla çalışmıyor.
İşin içinden çıkabilirsen ne ala.
Ben artık bu işe bugün bakmamak niyetindeyim. Şeytan görsün bu Wilke'nin yüzünü, ben gece internete gireceğim ve Starcraft oynayacağım. Öf ya. Kaçırırsak da kaçıralım artık projeyi. Ben keçileri kaçırsam daha mı iyi olacak?
Ve işi gücü bırakıyorum sahiden, uzanıp yatıyorum sere serpe, umrumda mı dünya. Sahiden de o gece bilgisayar oyunu oynuyorum, sonra da yatağıma yatıp horul horul uyuyorum!
Cumartesi sabah 10 gibi şirkete geliyorum. Yarım gün kadar Wilkesiz geçirdim ve sahiden biraz sakinlemiş gibiyim. Şimdi en azından aletin sağını solunu yemek istemiyorum. Yine de kendisine pek sevgiyle baktığım söylenemez.
Wilke sultan ve saz arkadaşlarını masanın üstüne yayıyorum, kablolarımı takıyorum, son olarak da adaptörü takıyorum. Biraz uğraşalım bakalım, bu aletle birşeyler daha yapabilecek miyiz.
Daha geçen gün en azından yarım yamalak çalışır halde bıraktığım cihazı prize takıyorum.
Takıyorum ama çalışmıyor alet. Ara sıra böyle temassızlıklar yapıyordu, biliyorum. Biraz itip kakıyorum, yine çalışmıyor. Çekiyorum, çeviriyorum. Yok. Abi inanmıyorum ya, alet mi yandı şimdi. Tabii, böyle bağırsakları dışarıda habire yolculuk ediyoruz aletle, birşeyleri koptu elbet. Elektrik geliyor mu acaba?..
Nereden bileyim?
Oy anam.
Şirkette ölçüm yapacak birşeyim yok ki, acaba dilimi değdirsem şuraya anlaşılır mı... Bir de çarpılıp ölmeyeyim bok yoluna? Ama adaptör bozulmuş olamaz ki, en sağlam cihazımız o, hiçbir kablosu dışarıda değil...
Selçuk'u arıyorum, birşeyler yapabilir mi diye. O da çıkmak üzereymiş, ben sana uğrarım diyor. Bir saat kadar sonra Selçuk geliyor, birşeyler deniyor. Kontrol kalemi bile yok şirkette. Şuradaki rölenin iki ucuna makasla değerek birşeyler yapmaya çalışıyor ama becermek mümkün değil. Ben bu aleti alıp bir televizyon tamircisi filan bulmam lazım şimdi. Çünkü Tanerler de kapalı öğleden sonra.
İşe bak ya, birkaç onbin dolarlık projenin demosu için cihazı tamir etmek üzere Kazasker'de televizyon tamircisi arayacağım.
Kaderde varsa bozulmak neye yarar üzülmek. Evet.
Arıyorum da. Ama bizim sokaklarda hiç elektronikçi yok, bir kaç tamirci var ama onlar daha aleti kutudan çıkarmaya başlarken korkuyorlar. Bir tane elektronikçi var o da tahmin edebileceğimiz gibi, kapalı. Bir yere gitmiş. Kapısında oturup bekliyorum, geleceği yok. Diğer sokakları gezmeye başlıyorum, neyse ki sonunda 4. paralel caddede buluyorum bir tamirci çocuk.
Bakıyor. Adaptör bozulmuş. Yahu nasıl bozuldu bu, o kadar pamuk ipliğine bağlı alet varken elimizdeki tek orjinal, kapalı cihaz bozuldu. Neyse, diğer çalışan adaptörün soketini buna takmasını istiyorum. Eli hayli yavaş, ama sonuçta yarım saate kadar bitiriyor. Borcum ne diye soruyorum "1.5-2 milyon ver yeter abi diyor." Çocuk benim canımı kurtarmış 1.5 milyon mu vereceğim, 5-6 bişeyler verip çıkıyorum mutlu mutlu. Ama akşam evde misafir var ve ben bu gece bu aletle uğraşmayacağım. Yarın bakarım.
Pazar gündüz evden çıkasım gelmiyor, akşam yine tası tarağı toplayıp geliyorum şirkete. Bir saat kadar çalışıyorum. Yine birşeyin hallolduğu yok ama denemeler yapıyorum, programları anlamaya çalışıyorum. Olacak. Ümitliyim.
Tam bir keriz avuntusu hali içindeyim kısaca. Ne olacak be? Ne oldu ki bugüne kadar? Bu projeyle ilgili neyi halletin ki bundan sonra hallolacak?
Ve birinci saatin sonunda bir resetleme sırasında Wilke sultanın tüm ışıkları sönüyor.
Houston we have a problem yani.
İnsan, artık olamaz sanıyor. Fakat heyhat, bal gibi de oluyor. Bu sefer biliyorum ya, adaptörün ucuna dilimle dokunuyorum. Acı gerçek. Dilimde bir ekşime var. Bu sefer adaptör bozulmamış. Yani?
Yani kartı yaktık sanırım. Wilke sultan sizlere ömür.
Hayırlı uğurlu olsun.
Bir noktadan sonra insanda cıvatalar oynar ya. Çok sakin bir biçimde eletrikten çekiyorum fişi ve kalkıp eve geliyorum. Hiç bir şey düşünecek değilim. Yaktık kartı, yarın Taner'lerde rahmetli Wilke sultanın helvasını yeriz. Afiyet olur.
Pazartesi sabahı şirketten malları topluyorum ve Taner'e gidiyorum. O da biraz geç gelecekmiş. İyi. Boş boş oturup bekliyorum, ne yapabilirim, sadece bu arada, belki geceden sabaha alet kendini toparlamıştır diye çalıştırma denemesi yapmayı ihmal etmiyorum.
İnsan bilgisayarcı olunca mucizelere daha kolay inanır demiştim değil mi sizlere? Ne var yani, pazar günü yanan bir cihaz bal gibi pazartesi sabahı çalışabilir. Siz hiç mi dirilen insan görmediniz sanki.
Birkaç kez deniyorum.
Yok, çalışmıyor. Taner gelsin.
Taner geldiğinde acı gerçeği söylüyorum kendisine. Zaten bütün hafta sonu aramızda bir talihsiz bedevi esprisi cereyan ettiğinden pek şaşırmıyor. O da "bir deneyeyim" diyor, takıyor alete, power düğmesini itiyor ve alet tıpış tıpış çalışıyor!
Bir bilgisayarcı için dirilen insan görmek hiç de şaşırtıcı değil!
Aman abi, hiç sorgulamayalım daha önce niye çalışmadı diye. Şşşşş. Biz işimize bakalım.
Öylesine umarsızca kapıyorum ki konuyu ve sahiden de dönüp arkama bakmıyorum bile, bu cihaza pazar günü ne oldu da bugün sabah da çalışmıyordu üstelik ve şimdi çalışıyor?
Bana ne!
Bana ne... Devam et...
Bizden demo bekleyen firma halen ümitle Taner'i arıyor. Taner, bilmem kaç kez oyaladığı adamları mükemmel vücut çalımlarıyla bir sağa bir sola yatırıyor. Adamlara aktardığımız kadarıyla biz işi çoktan bitirmiş durumdayız, herşey çalışır halde, ancak ufak tefek yerlerini toparlamamız gerekiyor, onun için biraz gecikmişiz.
Cihaz çalışıyor mu? Hiç çalışmaz olur mu! Tıkır tıkır çalışıyor, biz bütün testleri yaptık, ama ahizeyi koyacak kutu yapılıyor, işte o yüzden birkaç gün daha bekleteceğiz sizi..
Bu arada belli ki ekip içinde de gizliden gizliye birbirimizi yemeye başlamışık ki hadi ben programı yapamadım, ama Taner de bu aletle çalışacak bir hoparlör takamadı bir türlü diye için için sinirlenmekteyim. Hoparlör monoblok muymuş neymiş, anfi takmak için de 220volt lazımmış, aracın içinde 220 voltu nereden bulacakmışız. O monobloğu bilmemne bloğa çevirebilirse yapacakmış.
Bütün bunlardan bana ne? Bana program yaz dediniz yazdık. Hadi kabul, bazı yerleri uyduruk çalışıyor ama çalışıyor işte sonuçta ite kaka. Ben sana bu bilgiyi nereden bulacağım, rüzgar esti yağmur yağdı dedim mi? Demedim. Yaptım. Sen bana hikaye anlatıyorsun be Taner. Yok 220 voltmuş, araçta 220 yokmuş.
Ne yapayım? Bunca gündür aklın neredeydi?
Öfff.
Sözde yarın, Salı günü demo yapacağız, onlar da Perşembe günü esas müşterilerine demo yapacaklar. İyi de, ben öyle bir program yaptım ki, ancak biz tuşlara basarsak ve kontrolümüz altındayken düzgün çalışıyor. Oysa onlar "cihazı hazırladınız, bize bırakın biz müşteriye götürüp göstereceğiz" diyor.
Ne halt edeceğiz şimdi? Benim bu resetleme konusunu illa halletmem lazım. Ne güzel kurtulduğumu sanıyordum... Taner ise firmaya artık "biz bu işi yapamıyoruz" diyecek durumda değil, çünkü hem konu 1.5 ay kadar bir süredir sallanmış vaziyette, hem de daha kötüsü, geçen haftadan beri iş "abi bitirdik, kutusunu toparlıyoruz" aşamasında aktarılıyor onlara. Şimdi "yok, biz aslında bitirmemişiz" de diyemiyoruz.
Ben bir haftadır resetleme gibi önemli bir konu dururken bir yığın başka çalışmayacak şeyle uğraşmış olduğum için feci baymış vaziyetteyim. Ama ne yapabilirim? Bu noktaya geldikten sonra işten vazgeçmek de enayiliğin daniskası olacak. Yoksa zararın neresinden dönülse kar mıdır? Biz zararın neresindeyiz şu anda??? Karadenizli gibi Amerika kıyılarına kadar yüzdükten sonra "yok ben vazgeçtim geri döneceğim" diyor olmayalım?
Amerika nerede? Görünüyor mu? Bilmiyorum...
Bu arada, farklı şeyler denemekten bıkmamış olmalıyız ki, bu sefer de elimizde, üzerinde GM47 yazan bir başka cihazı denemek istiyoruz. Çünkü bu aletin dokümantasyonu var Taner'in elinde ve neresine ne bağlarsa telefon hattının açılacağı filan yazıyor o dokümanda. Ayrıca buna bir telefon ahizesi takabilmesi de daha olası. Malum şu anki çözümümüz bağırsakları sarkan mikrofon ve hoparlör ikilisi ile stand up gösterisi kıvamında. Üstelik halen çalışmıyor da.
İyi de benim derdim beni yeterince germiş zaten, yahu şimdi bir de başka modemle mi deneme yapacağım...
Bu kadar negatif elektrikten olsa gerek, bu GM47 kartı bir türlü çalışmıyor Wilke sultan üzerinde. Hiç. Ne internete çıkıyor, ne telefon çalışıyor. Oysa bunun dokümanlarında bir yığın komut hazır, bizim onları kullanmamızı bekliyor ne güzel.
Ama çalışmıyor işte.
Artık biraz akıllanmış olduğum için bu yeni kahramanımız GM47'yi doğrudan bir bilgisayara bağlıyorum.Hiç haberleşme yok. Yahu bu alet acaba geçen günkü denemeler sırasında yandı mı? Çünkü Tanerler orasına burasına birşeyler bağlayıp hoparlörden ses çıkartmaya çalışmışlardı.
Bütün pırasa sallama seçeneklerini ve ayarlarını deniyorum. Of ne çok seçenek var, dene dene bitmiyor.
Ve sonunda 115.200'de GM47 bana birşeyler söylemeye başlıyor. Ne dediğini anlamıyorum, ama umrumda değil. İşte konuşuyor benimle! Demek hayatta! Evrende yalnız değiliz! Uzaylılardan mesaj almış gibi seviniyorum! Kaç saattir konuşsun diye uğraşıyorduk, işte sonunda bu hızda konuştu.
Hiç olmazsa şu PC üzerinden cihazla konuşayım diyorum, ama bir terslik var... Halit Kıvanç'ın hikayesi gibi, hani küçük Halit konuşmuyormuş, konuşsun diye kanarya suyu içirmişler, o gün bugündür artık susturamıyorlarmış kendisini. Bizim de konuşsun diye o kadar uğraştığımız GM47 (r2d2 gibi birşey işte), bu sefer de hiç susmuyor. Bana sürekli bir takım sayılar gönderiyor. Evrenin sırrını söylüyor olabilir, ama anlamak mümkün değil. Üstelik gönderdiği sayılar bitmek tükenmek bilmiyor.... Sürekli bilgi geliyor aletten, ben araya girip "gak" bile diyemiyorum ki. Cihaz beni karşısına almış, monolog halinde. Sustu sustu, 115.200'ü görünce patladı mübarek. Ben kendisiyle iletişim kurmaya çalışıyorum, ama o kendi başına konuşuyor, beni kaale aldığı yok.
R2D2'yu... pardon GM47'yi aldığımız firmayı arıyoruz, ama teknik arkadaş konuya Fransız. Hatta Fransa'nın köylerinden. Daha ilk iki cümlede benim ne dediğimi anlamadığını, herhangi bir şekilde de yardımcı olamayacağını anlıyorum. Boşuna cebelleşmeye gerek yok. Pazartesi gününün ortasına gelmişiz ve benim yeni bir çalışmayan alternatifle uğraşmaya hiç niyetim yok doğrusu.
Üstelik şu anki bütün uğraşımız bu GM47 arkadaşı bir PC ile çalıştırmaya yönelik. Hadi bunu başardık diyelim, daha bunu Wilke sultanın huzuruna çıkarmak var, pırasaları ikisinin birden anlayacağı dilden sallamak var.
Ölme eşeğim ölme.
Peki neden uğraşıyorsun o zaman diyeceksiniz.
Kafası kesilmiş tavuk gibi sağa sola koşturuyoruz da ondan. Müşteriye rezil olma sınırlarını çoktan geçmişiz, rüsva haldeyiz. Bir sonraki adımda ne olacak merak içindeyiz.
"Bu GM47'yi de nereden çıkardınız, çıkarın hikayeden, çıkarın bunu benim kabusumdan, ben eski kahramanlarımla yeterince kabus dolu ilişkiler içindeyim" diye haykırarak tekrar kendi cihazlarımıza dönüyorum.
Ancak bu sefer, nereden aklıma estiyse, aslında ilk günden yapmam gereken bir şeyi yapıyorum ve test için Wilke sultanı almış olduğumuz firmayı arıyorum. Orada Cem bey, konuya benim beklediğimden çok çok daha fazla hakim. Bu resetleme sorunundan bahsediyorum ona. Ne dese beğenirsiniz? Sahiden de Wilke sultanın böyle bir problemi varmış. Sultan meğer, başarısız bir internet denemesinden sonra bloke kalıyormuş.
Doğuştan bir rahatsızlık yani.
Yani bu cihaz sahiden de benim "uyduruk" çözümüm ile çalışabiliyormuş ancak!!!
Eeee? Napıcaz?
Cem bey bana ilginç bir şey anlatıyor. Wilke sultanın bu bloke kalma sorunun gidermenin bir yolu varmış. Küçük bir ameliyat yapılması gerekiyormuş.
- Nee! Ameliyat mı?
- Evet, küçük bir operasyon.
- Nedir? Biz yapabilir miyiz? Wilke'nin masada kalma riski nedir?
- Yapabilirsiniz. Wilke sultanın kaburgalarında tıp dilinde "output" diye adlandırılan 6 adet sinir ucu var.
- Eee?
- İşte o sinir uçlarından 3 numaralı olan uç ile elinizdeki cevizlerin 13 numaralı olanını birbirine bağlayacaksınız.
- Nasıl bağlayacağım?
- Kablo ile.
- Kablo?
- Evet. O kadar.
İşte bu noktada, bu cihazla daha önce programlama yapmış olan Mobileradan Fatih kardeşimizin kulaklarını biraz olsun çınlatıyorum. Bana Wilke sultan ile nasıl yemek yaptığını gayet güzel anlatmış, ancak bu "küçük operasyon"dan bahsetmeyi unutmuştu!
Ben sabah uyandığımda nasıl bir kahin dışkısı yemiş olmalıyım ki böyle bir operasyon yapmam gerektiğini tahmin edebileyim???
Neyse, Cem beyin açıklamalarını uyguluyoruz, tabii bu süreç hayli uzun sürüyor. BU arada o da bana, denemem için bu işleri yapmış olduğu bir program örneği gönderiyor.
Operasyonu yapıyoruz, öyle, böyle deniyoruz ama bu resetleme işini beceremiyoruz.
Yapamıyorum işte. Pes! Bunu da denedik, bu da olmadı. Olmuyor.
Yapabileceğim tek şey aleti alıp Cem Bey'e gitmek. Ama dışarı çıkmak üzereymiş, yarın, yani Salı sabahı için sözleşiyoruz. Taner, demoyu bekleyen firmadan aradıklarında nasıl atlatacak onları düşünedursun, zaten ben Cem beye gidince işler hallolacak mı sanki? O da meçhul. Belki kartın bir yeri bozuk, belki bizim hazırladığımız parçalardan biri sorunlu. Yazılım derdi değil gibi, çünkü bana söylediklerini yaptım, yemiyor.
Taner demoyu salı sabahı yapacağımızı söylüyor müşteriye!
Salı sabahı, yani ilk demo tarihinin 10 gün kadar sonrasında gecikmeli olarak artık demoyu yapmak üzere kesinlikle geleceğimizi söylediğimiz saatlerde ben Cem beye gidiyorum. Sağolsun, çok ilgili, kendi hazırladığı programı bir denemek istiyor. Bir saat kadarlık bir yazılım adaptasyonu sonrasında bana örneğini gönderdiği program, işte bal gibi de çalışıyor.
Harbi rezillik. Bu alet çalışmıyor diye gelmişim ve hata yazılımdan çıkıyor. Adamı boşuna uğraştırmak buna denir işte. Herhalde "kim bu armut yazılımcı" demiştir içinden.
Oysa yazdığı program, benim yazdığımla aynı, hiçbir farklı komut da yok. Ama şimdi benim hatam nerede, ne yapınca bu lanet resetleme muhabbeti düzeldi, uğraşacak değilim. Kendi programımı yedekliyorum, onun yaptığını kaydedip Taner'e dönüyorum.
Bu sefer haberler iyi. Artık elimizdeki bu Wilke internete bağlanıyor, ekrana mesaj gönderiyor, sonra çaldığında bir tuşa bastığımızda hattı kapatıp telefon görüşmesini açıyor, sonra tekrar internete bağlanabiliyor. Bağlantı kopunca tekrar deneyebiliyor.
Taner de bu noktaya geldikten sonra artık hoparlör monoblokmuş cartmış curtmuş dert etmiyor, bir şekilde yapacak buna takılacak hoparlör ve mikrofonu...
Ben, eski programı kaybetmeden, Cem beyden aldığım yazılımı bizim programa uyarlıyorum, ve akşama doğru artık bu iş çalışır hale geliyor gerçekten. Artık Taner buna bir kutu yapacak, ve Perşembe günü demoya gideceğiz. Bu kaçıncı erteleme oldu, gerçekten bilmiyorum, ama nasıl becermişse Taner salı günkü demoyu perşembeye almayı başarmış. Ben artık bir satır program yazmak bile istemiyorum, ama yine de bazı ufak tefek ayrıntılar var, mesela tam internete çıkmaya çalışırken telefon çalarsa bir türlü açamıyorum hattı, ya da bağlantı sırasında hata yersem yine bir kilitlenme yaşıyorum. Hoş bunları demoda atlatırız atlatmasına, ama yine de biraz uğraşıp düzeltmeye çalışacağım.
Çarşamba günü sabahtan yine Taner'e gidip akşam 4'e kadar bu aksaklıklar ile uğraşıyorum, o da cihaza bir kutu yapmakla cebelleşiyor. Mutlu sona çok yaklaştık. Ben epey birşey hallediyorum ve Perşembe sabahı çok erkenden görüşmek üzere ayrılıyoruz.
Perşembe sabahı geldiğimde tek bir aksilik kalmış durumda, yazılımda son rötuşları yapıyorum, ama Taner alete takılacak bir mikrofon ayarlayamamış. Sabah firmadan haklı telefon trafiği gelmeye başlıyor, nerede olduğumuzu soruyorlar. Taner bir yandan kutunun sağını solunu deliyor, kabloları oradan geçiriyor, arada tabii birşeyler kopuyor, küfürler, bağrışmalar, kan gövdeyi götürüyor. Saat 10:00 gibi kutu ile işimiz bitmiş, ama cihaza takılacak bir ahize bulmalıyız. Şirketindeki telefonlardan birini söküp ahizesini bizim sisteme takıyoruz, arıyorum, program, biraz yavaş da olsa, hattı açıyor ama konuşamıyoruz, bu ahizeden benim sesim geliyor ama onun sesi gelmiyor bana. Başka ahizeyle deniyoruz, yok. Bu arada, herhalde bu proje testi için yaptığımız telefon görüşmesi faturası da benim için rekor olacak...
Saat 10.30, biz konuşmak için birşey takamamış durumdayız. Taner ortalıkta dört dönüyor, artık rezilliğin haddi hesabı yok. Bu iş böyle son dakikaya bırakılır mı, anlamış değilim, ama şimdi bu konuda en ufak birşey söylesem ahizenin kafamda kırılmasını da göze almış olacağım belli ki!
En sonunda Taner bu ahizenin mikrofonunun 1MegaOhm olduğunu, bize 600ohmluk mikrofon gerektiğini keşfediyor. Ortalığın altı üstüne geldikten sonra ve etraftaki tüm elemanlar bir ton fırça yedikten sonra böyle bir mikrofon bulunuyor. Ama nal gibi büyük mikrofon, bunun ahize içine sığması olacak şey değil.
Ahize açılıyor, koca mikrofon onun içine konuluyor ve yarısı açıkta kalacak şekilde, koli bandı ile kapatılıyor.
Yanlış duymadınız, bağırsakları içinden sarkan bir cihazı koli bandı ile sarmalayıp "işte bu bizim demo ürünümüz" diye müşteriye gitmekteyiz.
11:00'de orada olacaktık, saat 10:45 ve bizim elimizde şu anda son derece gayri ciddi bir demo seti var!!!
Neyse, sonuç olarak demoya gidiyoruz. Ama 11'dekine geç kaldığımız için Genel Müdür yardımcısı bizi beklemekten vazgeçmiş, biz de orada zaten bizim adamımız sayılan Adem'e demoyu yapıyoruz. Adem öncelikle bu koli bandıyla kapatılmış ahizeyi görünce yıkılıyor. "Ben bununla müşteriye nasıl giderim, bir buçuk ayda bunu mu yaptınız yapa yapa?" diye haklı bir soru soruyor ama yapacak birşey yok şu anda. Al tepe tepe kullan, ister ağzına tut, ister başka yerine.
Diyemiyoruz tabii.
Bir minibüste denememizi yapıyoruz, her şey tamam, uzaktaki bir bilgisayardan bilgi gönderip minibüsün motorunu durduruyoruz, arama yapıyoruz, telefon çalmıyor tabii ama konuşma yapılıyor, olsun.
Ve böylece yılan hikayesi demomuzu gerçekleştirmiş oluyoruz. Bu ahize rezilliğinden kurtulmak için işin nihai müşteri ayağı pazartesiye erteleniyor. Taner o güne kadar mikrofon hoparlör konusunu, artık ne yapıp edip, çözecek.
Ben c.tesi sabahı gelip aleti alıyorum, hoparlörü yapmış gibi, ben de birkaç şey daha deneyeceğim, son düzeltmelerimi yapacağım, p.tesi sabahı çok erkenden geleceğim.
P.tesi sabahı geliyorum, Taner'in hazırladığı hoparlörü cihaza takıyoruz, oh çok güzel, telefonla arıyorum, çaldığını duyuyoruz, ama hat açıldığı anda müthiş bir yankılanma ve ıslık sesi çıkıyor.
Bunun çözümü için yaklaşık 15 test görüşmesi ve 3 saat gerekiyor. Ama bu da halloluyor. Biraz zor da olsa, herşey halloluyor işte hayatta demek ki...
Müşteriden bugün de randevu alınamadı ama. Cihazı o şekilde, çalışır vaziyette, kimse dokunmasın diye uzak bir köşeye koyuyoruz.
Hikayemiz, esas demo günü için çağrı beklemek üzere böylece sona eriyor.
Başıma gelen tüm bu aksilikleri nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum. Ancak çok iyi bildiğim bir gerçek var ki, bu projeden sonra artık eski Türk filmlerini çok başka bir gözle izliyorum!
Öncelikle sizi kandırmış olmayayım, olayın üzerinden sanırım üç yıl kadar bir süre geçti ve bu, yazının üçüncü, en hafifletilmiş versiyonu. Üç sene önce bu olayları yaşadıktan hemen sonra anılarım henüz tazeyken, pek de edebi olma kaygısı taşımadan tüm olan biteni kaleme almışım. Şimdi geriye dönüp baktığımda bu olaylar dizisini tam anlamıyla bir "pişmiş tavuğun başına gelenler" ya da daha amiyane tabiriyle "çölde karşısına kutup ayısı çıkan talihsiz bedevinin az sonra yaşayacakları" kategorisine koyabiliyorum.
Olaylar bir bilgisayar programcısı olan bendenizin başına gelmiş olduğu için haliyle hikayede bir yığın teknik ifade vardı. Bunları biraz olsun hafifletip yazdım, ama yazılarımı eleştirmekten sorumlu devlet bakanı arkadaşım Mercan bile ortalarda bir yerde uyuyakaldığını itiraf etti. Ben de bu yüzden hepsini baştan yazmaya, biraz daha "halka inmeye" gayret sarfetmeye karar verdim.
Efendim az sonra okuyacağınız olayların başlangıcı bir Ekim ayının 17'sine denk geliyor. Yazımın hemen başında 13 Cuma esprisini harcamış olduğum için burada konuyu bağlamak için başka bir şaka üretemiyorum. KOnuya balıklama dalalım.
O dönem şirketten bir arkadaşım var. Adı Selçuk. Beyefendi, bilgisayar ve elektronik konularında her türlü yeni teknolojiye meraklı bir zattır. Masasından yeni çıkan cep telefonları, GSM modemler, bağırsakları dışarıda bir takım bilgisayarlar ve ne işe yaradıklarını asla anlamadığım yeşil, mavi, kırmızı renkte kablolar eksik olmaz.
Daha fazla tasvire hacet yok. Hepimizin yaşamında böyle Selçuk'lar vardır.
Ve yine hepimizin yaşamında benim gibi, dünyadan bihaber yaşayan, yeni teknolojileri tanımayan bilmeyen Babür'ler de vardır!
Beni biraz olsun nev-i şahsına münhasır hale getiren, belki de teknolojiyi takip etmemekle birlikte, bir bilgisayar programcısı olmam. Herkes de beni bilgisayardan anlıyor sanır. Oysa tamir etmeye yeltenip de bozmadığım bir elektronik cihaz, bugüne dek görülmemiştir.
Belki ileri düzeyde düz taban oluşumun da bunda bir etkisi vardır, bilemiyorum.
İşte, sevgili iş arkadaşım Selçuk da bendeki bu aşırı düz taban halini bilmediğinden olsa gerek, yepyeni bir proje fikri ile karşıma dikilmişti o gün.
Elinde yeşil bir kart vardı. "Bunun adı Wilke" dedi bana.
Ben içimden "Kesin Alman ürünüdür, Wilke diye isim mi olur" diye geçirirken Selçuk bu kart ile nasıl zengin olacağımızı anlatmaya başlamıştı bile. Bu mucizevi alet, hem cep telefonu çalıştırabiliyor, hem internete çıkabiliyor, hem üzerine takılacak bir takım elektronik zımbırtılar ile kontak aç-kapa gibi işler yapabiliyor, bu kadar şeyi yaptığı yetmezmiş gibi, bir de programlanabiliyormuş.
Hepsi güzel, ama "Wilke" ismi bana hala Doğu bloğundan bir sporcu ismini çağrıştırıyordu. Tabii bu düşüncelerimi projenin heyecanı içindeki Selçuk ile paylaşmadım. "Bu kadar şeyi yapıyor da, hani duştan sonra kafama sürsem benim kellik problemime de iyi gelir mi?" şeklinde sorularla ortamı cıvıtmadım da, kendimi zor tuttum...
Neyse efendim, biz bu mucizevi, her derde deva Wilke cihazını bir tıra takacakmışız. Tır yurt dışında gezinirken, hani şöför memleketteki akrabalarını mı ziyarete gitti, yoksa geceleyin aracı diskonun önüne parkedip gece alemine mi daldı, cihaz çaktırmadan bize sinyal gönderecek, üstelik GPS dedikleri garip bir uydu sistemiyle o an tam olarak dünyanın neresinde olduğu bilgisini de iletecekmiş.
Üstelik, Wilke marifetiyle, canımızı sıkıldığında ahizeyi kaldıracak "naptın lan Mahmut efendi, 5 gündür Avusturya'da geziyorsun, sen bizi salak mı sandın" diye fırçamızı da online olarak kayabilecekmişiz.
Tabii cihazın yetenekleri sadece bu Türk usulü kontrol ile sınırlı değil. Diyelim şöförümüz camdan yola tükürmeye çalışırken yere düştü, o sırada tır çalındı. Şöför bize haber verecek, biz de uzaktan kumandalı bu Wilke kardeşimizden faydalanarak çat diye arabanın kontağını kapatacağız.
Elbette bu anlamsız durum karşısında dumura uğrayan hırsız aracı tekrar çalıştırmak için cebelleşirken biz yine Wilke'nin lütuflarından birini daha kullanacak ve tırın kapılarını kilitleyeceğiz.
Wilke camların kırılmasını da engelleyemeyecek, ama bu arada Mahmut efendi de hırsızın ensesinde bitecek kadar vakit kazanmış olacak.
İşte Selçuk'un benden istediği, hafta başına kadar bu cihazın üzerindeki programlama dilini öğrenmemdi. Her ne hikmetse bu cihazın programla diline "Basic Tiger" diye bir isim vermişler.
Hikayenin tam bu noktasında, hikayemizin en iyi ikinci yardımcı oyuncu ödülü alabilecek karakteri Selçuk hakkında bir iki kelam daha etmeliyim.
Lafı fazla uzatmayacağım, Selçuk ilginç bir tiptir. Eğer bir iş için "tamam, herşey hazır, bitti" diyorsa, siz bunu "on parçanın iki tanesini topladım, geri kalan sekizini de bir araya getirirsek, nasıl çalıştırılacağını ben rahatlıkla keşfederim" şeklinde yorumlayabilirsiniz.
İşte Selçuk'un o cuma günü elime tutuşturduğu Wilke adı verilmiş bu yeşil kart da, aslında çalışan bir kart değilmiş.
Ben tam olmasa da, en azından benim programlamayı öğrenmem için çalışan bir Wİlke cihazını, Darphane civarında GES elektronik diye bir yerdeki Taner beyden alacakmışım. O güne kadar rahatlıkla elimde evirip çevirebileyim, sağını solunu koklayabileyim diye de incelik gösterip bu kartı bana vermiş sağolsun.
Ben ön çalışmayı bitirdikten sonra Selçuk'tan, bu projeyi yapacağımız, gerçekten çalışan bir Wilke cihazı alacakmışım...
Cihazı almaya gittiğim GES Elektronik'i sorunsuz bir biçimde buldum, ki bu projenin sanırım sorunsuz işleyen tek noktasıydı... Kapıyı çalıp "ben Selçuk bey tarafından geliyorum, Taner bey bana bir cihaz bırakacaktı" dediğimde kapıyı açan kişi "Taner Bey de kim, öyle birisi yok ki burada" deyince biraz afallar gibi oldum, oysa ben Taner Bey bu firmanın sahibi filandır diye düşünmüştüm... Neyse, birkaç saniye üsteleme ve ısrarın ardından kapıyı açan kişi "Haaa Taner bilmemne.. mi... bir saniye arayayım" dedi ve telefonla Taner Bey'den bu cihazın nerede olduğunu öğrendi.
Tabii ki eşeklik bendeydi. Selçuk bana kısaca "GES Elektronik'ten Taner Bey" dediğinde ben bu özetlenmiş isim tamlaması içindeki Taner Bey'in gerçekte hangi firmada çalıştığını sormalıydım. Atlamışım.
Neyse, sonuçta ben cihazıma, cillop gibi Wilke'me kavuşmuştum. Olayın başından beri Wilke bende öylesine dişi bir izlenim bırakmış ki, hani biraz kafayı sıyırsam hayatımın aşkı ile tanışacağımı filan düşünebilirim.
Ben haftasonumu internet üzerinde şu adı bile komik olan Basic Tiger programlama dili üzerinde incelemeler yaparak geçirdim. İnternet olmasa halimiz nice olurdu muhabbetine şimdi hiç girmiyorum, konuyu dağıtmayalım.
Sonuçta elimdeki bu tam fonksiyonel olmayan Wilke cihazı ile ekrana "benim adım Babür" tarzı şeyler yazdırmayı becerek kadar programla öğrenmiş durumdaydım. Herşey kontrol altında gibi görünüyordu, tek sorun bizden istenen demo tarihinin önümüzdeki cuma günü olmasıydı.
Ben üç gün içerisinde ekrana adımı yazdırabilmiştim, ancak önümüzdeki beş gün içerisinde bu cihaz ile uzaktan bir kamyonun kontağını açıp kapamamız, ayrıca da telefon ile görüşme yapmasını sağlamamız gerekiyordu.
Bilgisayar programcı iseniz mucizelere herkesten daha çok inanırsınız!
Sonuçta bu işi de birkaç gece sabahlayarak filan halledeceğimize inanmaktaydım.
Pazartesi sabahı, denemeler yapabilmem için Selçuk bana gerçek bir Wilke cihazı getirdi. Haftasonu için geçici aldığım aletin üzerinde sadece Basic Tiger dilini öğrenebileceğim modüller vardı. (Şu programlama dilinin adını da her yazışımda gülesim geliyor, sanki çok temel bir kaplandan bahsediyormuşuz gibi hissediyorum. Hani öyle karmaşık bir kaplan değil, sadece ısırıyor, koparıyor filan. Basic bir kaplan...)
Oysa, az önce de söylediğim gibi, bizim Wilke hanımdan beklediğimiz iki temel özellik daha vardı.
Çamaşır yıkamak ve ütü yapmak!
Olmasa da, bizim için ona benzer iki özellik: internet üzerinden cihazla konuşabilmemiz için bir TCP modülü, bir de hem internete çıkabilmesini, hem de ahize ile telefon görüşmesi yapabilmemizi sağlayacak bir GPRS modem modülü.
Şimdi bu "te-ce-pe" nedir, "GPRS" modem nedir gibi konulara girip akıllarınızı bulandırmak istemiyorum, zaten hikayemizin geri kalan kısmı için bunların ne işe yaradıkları zerre kadar önem teşkil etmiyor, bizim için önemli olan tek şey, bu cihazı çalıştırmak için bir adet TCP modülüne, bir adet de GPRS modem modülüne ihtiyacımız olduğu.
Hani, yemek yapacağız da bunun için 6 adet Pırasa (GPRS) ve 1 kilogram Ceviz (parçalanmış biçimde) (TCP) ihtiyacımız var diye düşünün.
Pırasa ve Ceviz!
Olayı hayal dünyanızda canlandırabilmek için daha iyi bir örnek bulamadım, lütfen beni affedin!
Neyse, sonuçta pazartesi sabahı Selçuk bana Wilke hanımla birlikte 6 adet pırasa ve bir kilogram parçalanmış cevizden oluşan yemek malzemesini teslim etmişti. Ayrıca diğer iş ortağımız olan Mobilera firmasından bir arkadaş bu malzeme ile daha önce birkaç Wİlke yemeği hazırlamıştı, onun deneyimlerini içeren program CD'sini de getirmişti. Dolayısıyla elimde bir yemek tarifi kitabı da vardı, her şey çok kolay olacak gibiydi!
Ve benim kabusum da işte o gün başladı.
Cihaz gelmişti ama, malum elektronik cihazlar çalışmak için halen elektriğe ihtiyaç duyuyorlar. Maalesef suyla çalışan bir high-tech ürün değildi bu Wİlke cihazı ve her kadın gibi sürekli birşeyler istiyordu.
- Adaptör isterim!
Diye tutturmuştu Wilke sultan.
Elbette, "bizim adaptörümüz mü var böyle it gibi çalışıyoruz? Sen de çalışsana be kadın!" diye posta koyabilecek bir konumda değildik. Maalesef hepimiz okumuş adamlardık ve çalışmayan televizyonun tepesine vurarak bal gibi işini halleden kültürel kesimle bir olamazdık!
Selçuk, tüm teknik ekipmanın iki adet tornavidadan oluştuğu şirketimizde yoktan adaptör var etmeye çalışırken elini kesti. İki adet tornavidayla yarasını kapamayı da beceremeyince ben haline acıdım ve adaptörü Mobilera'dan aldıracağımı söyleyerek Selçuk'u eczaneye gönderdim.
Aslında daha fazla başıma çorap örmesin diye şirketten uzaklaştırdım da diyebiliriz.
Adaptörü olmadığı için nazlanmakta olan Wilke sultanı masama koydum ve Mobilera'da bu adaptörün nerede olduğunu bilebilecek kişilere ulaşmaya çalıştım. Şimdi ismini unuttuğum teknik elemanlar ve konudan hayli bihaber oluşları bana epey değerli 3-4 saatimi kaybettirmişti, ama sonunda, her işi halleden sevgili Zeynep, toplantı dönüşünde adaptörü buldurduğunda saat 14:00 civarındaydı.
Ben hemen kurye şirketini aradım, normal şartlarda 3 saat içinde bana ulaşması gereken cihaz ne hikmetse ancak 19:00 civarında gelebildi. O gün köprüde ekstra trafik ve kuryenin motorsikletinin bozulmuş olması, cihazın başka bir motora transfer edilmiş olması gibi hafifletici sebepler vardı. Böylece işe başlamam Salı gününe kaymış oldu. Neyse ki ben bu Pazartesi günümü tamamen boş geçirmemiştim, daha önce de söylemiş olduğum gibi, bu Wilke sultanı bizim uzakta bir ofisten, internet aracılığıyla kontrol etmemiz gerekiyordu. Yani ofiste masa başında oturarak TIR şu anda nerede, ön kapısı ne zaman açıldı, şöför öğle yemeğinde ne yedi, dişini fırçaladı mı, sütünü içti mi gibi, Wilke sultanın gönderdiği tüm bilgileri izleyeceğimiz bir ekrana ihtiyacımız vardı.
Ben de işte en azından bu ekranı hazırlamıştım cuma gününden beri.
Salı günü, Wilke sultanı masama koydum ve "işte vıdı vıdı başımın etini yediğin adaptör de burada, hadi artık işe koyulalım" şeklinde motive edici bir konuşma yaptım kendisiyle. Wilke sultanın internete çıkmasını sağlayacak olan 6 adet pırasa gayet güzel işe yaramıştı, birkaç satır programladım, denedim, oldu. İşte! İnternete çıkmıştım!
Sonra "bir de şunu deneyeyim" diyerek programda ufak bir değişiklik yaptım.
Wilke sultan yine kaprise başlamıştı. Ekranda "Wilke not responding" yazısını gördüm. Allah allah. Çünkü cuma gününden beri 6 adet pırasa ve bir kilogram parçalanmış cevizden yoksun olan diğer Wilke cihazıyla bir yığın deneme yapmıştım, programda istediğim kadar değişiklik yapabiliyordum.
Oysa bu yeni, tam teşekküllü Wilke sultan daha ikinci programımda şarlıyordu.
Klasik bilgisayarcı çözüm arayışları içinde, önce Wilke sultanı birkaç kez resetledim, sonra birkaç kabloyu çıkardım taktım olmadı.
Can havliyle etrafta resetlenmemiş başka cihaz var mı diye bakındım, arkadaşlar masalarında çalışmaktaydılar, bir ara onların bilgisayarlarını resetlemeyi düşündüm, ama önce işe kendi laptopumdan başladım. Sonuçta Wilke sultanı, bu laptop ile programlıyordum.
Evet, laptopu resetledikten sonra programı Wilke sultana aktarabildim, ve çalıştı! Ama bir satır değişiklik yaptıktan sonra yine "Wilke not responding" mesajını aldım.
Ama fazla naz da aşık usandırır. "Wilke sultan, seninle iletişim kurmaya çalışıyorum, sen her seferinde sırtını dönüyorsun bana" diye homurdandım. Ama homurdanırken bir yandan da emin olmak için önceki yarım Wilke cihazını tekrar taktım, arka arkaya üç dört program değişikliği yaptım, sorunsuz çalışıyordu işte.
Yazık, 6 adet pırasası ve bir gram bile parçalanmış cevizi olmadığı için bu cihaz varını yoğunu ortaya koyuyordu çalışmak için. Yeni Wilke sultan ise, haspam, her şey elinin altında olmasına rağmen nazlanıyordu. "Yok ben bu laptopun kablosu ile çalışmam, beni ne Pentium IV'ler, ne AMD'ler istedi de babam vermedi, şimdi bu USB'den çevirme seri kablolu kıytırık laptopa mı varacağım?" der gibiydi.
Programda yapacağım her satır değişiklik için bu şımarık Wilke sultan hatırına laptop resetleyecek halim yoktu ya!
Böyle Mehter takımı havasında iki ileri bir geri şeklinde bu işi kendi şirketimde önümüzdeki on yıl içinde bitiremeyeceğimi idrak ettim ve hemen toparlanıp fabrikaya; Panel Elektro'ya gittim, orada normal bir PC ve devşirme olmayan, gerçek bir seri kablo ile deneme yapacaktım, zira bizde öyle bir seri kablo filan yoktu haliyle.
Fabrikada yarı üzücü sonucu almam uzun sürmedi. Evet, nazlı Wilke sultan normal kablo ile bağlı bir bilgisayarda sorunsuz çalışıyordu. Ama iş benim laptopuma gelince her değişiklikte "illa reset isterim" diye tutturuyordu. Israr edince de "Wilke not responding" diye cevabı yapıştırıyordu.
Eh, deliyle deli olacak değildim. Ben de seri kabloyu kaptığım gibi, biraz sert davranışlarla Wilke sultanı da toparladım ve ofise döndüm. Wilke sultan kendisine bu sert davranışlarımın sebebini anlamış olmalıydı.
Şirkette artık Wilke sultanın beğenmediği ve geceleyin başka odada kalmasını istediği laptopumla değil de, bir bilgisayarla çalışmaya başladım. Ancak bilgisayar programcılığı demek, sorun demektir. Her seferinde "hayır, böyle olması mümkün değil" diye adlandırdığınız problemlerle karşılaşır ve bu imkansız duruma imkanlı çözümler üretmeye çalışırsınız.
Artık sizin de bildiğiniz gibi, Wilke sultan internete bağlanmak için altı adet pırasaya ihtiyaç duyuyordu. Ben de bu altı pırasayı uygun şekilde kullanarak internete çıkmasını sağlamıştım zaten. Ancak pırasa kullanım sanatında henüz yeni yetme bir çömez olduğum için garip bir problem yaşadım. Wilke sultan, pırasalar eşliğinde gayet güzel internete çıkartıyordu beni. Sonra hattı kesip tekrar bağlanabiliyordum.
Ancak şöyle bir problem vardı ki, kazara pırasalı internet bağlantısı denemelerimden biri başarısız olursa, yani Wilke sultan internete o sefer çıkamamışsa, bir daha bağlantı kurmayı denemiyordu.
- Hadi Wilke sultan, tamam herkesin başına gelebilir, demin bağlanamadın, ama şimdi bağlanırsın? Hadi canım. Hadi sultanım.
- I-ıh.
- Ama neden, bak demin neredeyse yirmi kez bağlandık internete, şimdi tekrar neden bağlanmıyorsun?
- Canım istemiyor.
Evet, sadece tek bir başarısızlık sonucunda Wilke sultan aniden "canım istemiyor" moduna geçiyordu. O bu nemrutluğa başladığı andan itibaren benim bildiğim hiçbir komut kendisine işlemiyordu. Tekrar internete çıkabilmek için cihazı resetlemem gerekiyordu.
Yani durumun dilimizdeki tercümesi, hani olmaz ya, kazara müşteriye demo yaparken Wilke sultan internete çıkamadıysa, onu resetleyene kadar bir daha sistem çalışmayacak demekti. "Şans eseri bir başarısızlık olursa, artık siz şöförle konuşmayı da, kamyonunuzu, tırınızı takip etmeyi de unutun, bu cihaz hassas bir cihazdır" diyecek halimiz yoktu.
Halimiz yoktu, ama benim de bu sorunu çözecek vaktim yoktu.
Bu durumda mecburen son çare olan sahtekarlığa başvurdum. Şöyle bir senaryo hazırladım, Wilke sultan ile demoya başlayacaktık. Demonun bir aşamasında, karşıdan telefonla görüşme için arama yapılacak, ben de bu sırada, telefonun ahizesini kaldırır gibi yaparken bir yandan reset tuşuna da basarak işleri garantiye alacaktım.
Demo tarihi kellemin üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanmaktaydı ve benim bu "beyaz sahtekarlık" çözümüm gayet kolayca kabul edilebilirdi.
İnsanları böyle kandırmak ayıp da olsa, şimdi yapacak birşeyim yoktu, Çarşamba saat 16:00 civarında ben takip ekranı ile haberleşen, kontak aç-kapa gibi temel işlemlerin yapıldığı bir yazılımı bitirmiştim. Pırasalar ve cevizler gayet güzel işe yaramışlardı.
Az önce Selçuk'tan "hikayemizin en iyi ikinci yardımcı aktörü" diye bahsetmiştim ya, en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında tartışmasız en büyük favori ise Taner'di. Demo tarihi bu kadar yakında olduğu, ve müşteriyle irtibat halinde olan kendisi olduğu için haklı olarak pirpirlenmeye başlamıştı ve günde iki üç kez işlerin nasıl gittiğini sormak için beni arıyordu.
Onunla telefon trafiğimizin yeni yeni yeşermeye başladığı günlerdi o günler...
Çarşamba akşamı ben sistemi ilk etapta çalışır hale getirince Selçuk'la birlikte Taner'e gittik ve Wilke sultanın neye benzediğini ona gösterdik. Garibim her şeyin kontrolümüz altında olduğunu düşünmekte ve sevinmekteydi.
Şimdi hatırlayamadığım bir sebepten dolayı o akşam çok fazla kalmadık, bazı şeyleri konuştuk, ertesi gün görüşüp detayları halletmek üzere ayrıldık. Ben, temeldeki işleri halletiğime göre öncelikle şu Wilke sultanın nazlanma konusuyla ilgilenecektim. Zaten o gün Wilke cihazını aldığımız firmanın teknik sorumlusu Alman'lara bir mail atmış ve sorunumu dile getirmiştim, belki de yanıt alırdım.
Almanların "bir kez olmadı, ikinci seferi için ı-ıh diyen" kadın tiplemesi için nasıl bir çözüm önereceklerini de merakla beklemekteydim hani.
Düşünüyorum da, birkaç küçük aksiliğe rağmen, olay düşündüğümden daha da kısa sürmüştü. Temel olarak demoda gösterilebilecek bir hale getirmiştim sistemi. Şimdi Perşembe günü Taner'e gidecektim, o Wilke cihazı üzerine bir telefon ahizesi takacaktı ve karşılıklı konuşmayı da test etmiş olacaktık, bu kadar basitti.
Taner, önceki günkü kısa ziyaretimizde bu boyutta bir proje ile bağdaştıramadığım ofis koşulları yüzünden beni ufaktan dumura uğratmıştı zaten. Ancak bit pazarını andıran masasına baktığımda "bu elektronikçilerin hepsi böyle herhalde" diye düşünmüş ve çok da fazla önemsememiştim.
Fakat bu sabahki ziyaretim Taner'in, sanki başkasının yapacağı bir işe sonradan kendisini zorla sokmuşuz gibi, "ee ben buna hangi ahizeyi takacağım?" sorusuyla, gerçekten sürprizli bir biçimde başladı.
Hani TV dizilerinin başlarında garip bir olay gösterirsin ya seyirciye, zavallı seyirci de "Allaaaah.. Bundan sonra ne olacak acaba?" diye merakla izler. Ona benzer bir durumdu. Ben baştan beri bu proje Taner'in projesi, ben ise sadece bilgisayar programcılığı tarafını yapacağım diye düşünmüştüm.
Oysa daha ilk ziyaretimde "eee nerede bunun ahizesi?" diye hesap sorulan kişi durumuna gelmiştim.
Bana neydi ki ahizeden? Bana Wİlke sultanı programlamam söylenmişti, ben de programlamıştım.
"Sen bilmiyor musun?" diye gaflet içinde sormuş bulundum.
"Yooo, Selçuk gönderecekti." dedi Taner.
"O zaman Selçuk'a sor, bana niye soruyorsun ki?" şeklinde anlamsız bir tepkiyle zaten sonu nereye varacağı muhabbeti uzatmak istemedim. Elbette Selçuk'u aradık, toplantıda olduğu için telefonu kapalıydı.
Biz de Taner'in ofisindeki alet edevat içinden Wilke sultana layık bir telefon ahizesi bakmaya başladık.
Ben, hala aynı safdilli halimle "aaa abi Wİlke'nin şurasında bir delik var, telefon acaba buraya girmez mi?" deyince, zaten oruç başına vurmuş olan Taner "ben nereden bileceğim abi bunun hangi pininde kaç volt var, trifaze mi monoblok mu?" filan gibi benim hiç anlamadığım dilde birşeyler homurdandı.
Bu anlamadığım homurtu cümleleri "Neyse, şunun dokümanını ver de bakayım bari" ile sonlandı.
Öncelikle Wilke sultanın teknik dokümanı varsa bile bende yoktu, ayrıca beni ne ilgilendirirdi? Ben bir zamanlar işe aldığınız fakir ama gururlu bir bilgisayar programcısıydım, etim budum buydu.
Neyse efendim, sonunda Selçuk'a ulaşıldı..
Yazımın başlarında bir yerinde Selçuk'un "bitti" diye adlandırdığı işlere nasıl bakmanız gerektiği konusunda sizi uyarmıştım, değil mi? İşte Wilke'nin teknik dokümanları da Selçuk için sadece "haa, onları mı? Buluruz canım, hallederiz" kategorisindeydi.
Taner tarafından Selçuk'a dostane bir fırça kayıldı, Selçuk da elbette altta kalmayacağı için "birşeyi de halledemiyorsun, ne kazma adamsın dur ben geliyorum ben yaparım." şeklinde karşı atağa kalktı.
Selçuk'un "hemen geliyorum" anlayışı üzerine de biraz konuşmam gerek, ama şimdi cevap hakkı doğar diye uzatmıyorum.
O gelene kadar Taner ile ben, çıfıt çarşısında beni aslında hiç de ilgilendirmeyen konularda debelendik durduk. Taner Wilke sultana bir mikrofon ve hoparlör bağlamaya çalıştı. Ben, konuya epey Fransız olmama rağmen haddimi aşmış, cihazların sağını solunu kurcalamaya başlamıştım. Taner öyle denedi olmadı, böyle taktı, çıkardı, olmadı. Bir yandan da benim icat etmiş olduğum hata sonrası çaktırmadan resete basma konusundaki hoşnutsuzluğunu dile getiriyordu.
Ben, yapabileceğim bir şey yok, bunu ancak proje gerçekleşirse çözeriz, demoyu böyle idare ederiz diyerek onu ikna etmeye çalışıyordum.
Garibim Taner, herhalde başımıza bundan sonra gelecekleri bilse asla bu resetleme konusunda bir serzenişte bulunmazdı.
Ama daha yolun başındaydık!
Selçuk geldiğinde saat epey geç olmuştu. Kendisinin de ne işe yaradıklarını bilmediği bir takım teknik dokümanlar getirmişti, ama bu dokümanlar Taner üzerinde ancak homurtu arttırıcı bir etki yaratabildiler.
Perşembe gecesinin sonunda bu dokümanların işimize yaramayacağı sonucuna varabilmiştik.
Ben, hikayenin başından beri savunageldiğim "ben bilgisayar programcısıyım, programımı yazarım, geri kalan kısmı siz halledersiniz" tavrımı çoktan rafa kaldırmıştım bile. Düpedüz hikayenin ortasındaydım ve Taner de en az benim kadar yabancıydı herşeye. Sürekli olarak birşeyler deniyorduk ve olmuyordu.
Evet, onca pırasa ve cevize rağmen şu Wilke sultana telefon ahizesi bağlamayı becerememiştik bir türlü. Neresine ne takılacağını keşfedememiştik.
Kadınları anlamak gerçekten zor. Oysa biz erkekleri bülbül gibi konuşturmak için neremize ne takılacağı çok bellidir. İşlemi yerine getirir ve mahsülü toplarsın. Oysa Wilke sultan gibi sofistike hatunlar için bırakın voltaj gibi değerleri, neyi ne zaman ve hangi şartlar altında gerçekletiriyor olmanız bile önemliydi.
Ve biz üç erkek bu sorunu çözemiyorduk işte. Becerememiştik, telefon ahizesi takamadık.
Artık kabul etmeliydik ki bu demo cuma gününe yetişmezdi.
Cuma günü dediğim, yarın oluyor, yani sanki her şeyi bitirdik de iş telefon ahizesi takmaya kaldı diye düşünmeyin! Ama o anki ruh halimiz sanki ahizeyi bağlayabilsek, yarın müşterinin karşısına dikilebilecekmişiz gibi bir kendini bilmez güven aşılıyordu bize.
Demoyu bir hafta ertelemek çok da sorun olmazdı sonuçta. Taner bunu halledecekti.
Bu arada küçük bir sorunumuz daha vardı.
Hikaye anlatırken zaman zaman okuyucunun ilgisi azalır. Özellikle ayrıntılara girilmişse bir süre sonra "hı? Neredeyim ben? Burası neresi?" sorularını soran okuyucu ile başbaşa kalabilirsiniz.
Şimdi ben de bu "küçük sorunumuzu" dile getirmeye kalktığımda birkaç okurun uyuyakalmasından çekiniyorum.
Olayı canlandırmak için şöyle anlatmaya çalışayım. Artık hepimizin bir cep telefonu var. Bu telefonların içine küçük dikdörtgen, beyaz kartlar takıyoruz, buna SIM kart diyorlar. SIM kartlar elbette ki konuşma yapmamızı sağlıyorlar, bazı ayarlar yapılırsa internete de çıkabiliyorlar.
Bize bu demo için verilmiş olan SIM kart ise her ne hikmetse, sadece internet bağlantısı için çalışıyordu. Yani Wilke sultan üzerine takıldığında, gayet güzel internete çıkabiliyorduk, ama kendi telefonuma taktığımda görüşme yapamıyordum.
Oysa bizden istenen bu cihazla aynı anda hem internete çıkmamız, hem de telefon görüşmesi yapmamızdı.
Hadi, çok sorun değil diyelim, hepimizin cep telefonu vardı. Ancak Selçuk ve benim SIM kartlarımızı Wilke sultana taktığımızda, telefon görüşmesi çalışıyor, bu sefer de internete çıkamıyordu.
Yani içimizde aynı anda hem gören hem duyan bir Allahın SIM kulu yoktu. Körlerle sağırlar birbirini ağırlar derler ya, tam o vaziyetteydik. Demo kartı kör, bizimkiler sağır.
Bereket, nasıl olduysa, Taner'in kartı hem görüyor hem duyuyordu.
İyi ama ben Taner'in SIM kartını alıp şirkete dönemezdim ya, bu adamcağızın da yapması gereken telefon görüşmeleri vardı...
Neyse, bunu da "hallederiz" diye geçiştirdik.
Ertesi gün, ben bütün gün boyunca Wilke sultanın şu "ikincisi olmaz, ı-ıh" nazlanması ile uğraştım. Bu konuda Almanlar soruma cevap vermişlerdi, ancak verilen cevap benim hoşuma gidecek türden değildi. Adamlar kısaca "yoo Wilke hanım başarısız denemelerden sonra da rahatlıkla internete girer" diyorlardı.
"Ee? Ben ne yapayım peki?" şeklindeki soruma ise, "cihazı bize gönderin, biz size yenisini verelim" şeklinde harika bir çözüm önerisi ile karşılık verdiler.
Oldu canım! Almanya dediğin nedir ki, iki adımlık yol. Ben bilmem kaç günde bu cihazı onlara göndereceğim, onlar bunun üzerine bilmem kaç günde bana ne kadar işimi göreceği meçhul yeni bir Wilke cihazı gönderecekler.
Ben bu elimdeki Wilke'nin kaprislerinden bunalmışım, yeni gelecek olanla anlaşabilmek için günlerce yemeden içmeden kesileceğim.
Kalsın, istemiyorum.
Biz mübarek cuma gününü yine pek de mübarek olmayan uğraşlarla geçirdik. Taner allem etmiş kallem etmiş, ahize niyetine Wilke sultana bir adet mikrofon ve bir adet hoparlör bağlayabilmişti. Hatta bununla da kalmamış, ikisini alana bir adet tarak da hediye ediyordu. Bununla da kalmayıp mavi, siyah ve kırmızı renkte üç adet tükenmez kalem de veriyordu.
Mikrofon ve hoparlör dediysem sakın ola gözünüzün önüne öyle ahizeye benzer bir şey gelmesin! Tam aksine, tüm iç organları dışarıda, kablolara sarılarak tutturulmuş, bir mikrofondan bahsediyorum. Taner onu şirketteki telefon ahizelerinin birini parçalayarak söktü. Hoparlör dediğimiz şey ise, bildiğiniz bilgisayar hoparlörlerinden birinin parçalanması suretiyle elde edildi.
Biz bu bağırsakları dışarıdaki çözüme bile razıydık, işin görüntü kısmını nasıl olsa bir şekilde hallederdik (şimdiye kadarki sorunları hallettiğimiz gibi!) fakat, hoparlör ile mikrofon o kadar aşırı parazit yapıyorlardı ki, o parazitin içinden kendi sesimizi ayırdetmemiz imkansızdı. Hani müşteriyi hipnoz marifetiyle uyutup bu kablo yığınını ahize gibi göstermiş olsak, yine de "hadi bununla konuşun" diyemeyecektik adamlara.
Mübarek mikrofon, bizim sesimizi değil, kendi kafasına esen gürültüyü iletmekle yetiniyordu. Taner bunu Wilke sultanın empedans ayarları ile söktüğü mikrofonun hede hödösünün uyuşmaması şeklinde açıkladı, ama ben nasıl olsa anlamıyordum, o sırada ne dese kabulümdü.
Bu durum, aklıma lisedeki fransızca edebiyat sözlülerimizi hatırlattı bana. Hoca sekiz, dokuz kişiyi tahtaya dizer ve kendisi sıralardan birine oturup uyuklamaya başlardı. Marifet sorduğu ve cevabını dinlemediği sorulara en kesintisiz ve en uzun yanıtı verebilmek, ve uykusunun bölündüğü anlara mantıklı sözcükleri denk getirebilmekti.
Ben, bir önceki sene otomobiller hakkında bir sunuma o kadar iyi hazırlanmıştım ki, üç dört sayfalık metni hala bir çırpıda hiç sekteye uğramadan söyleyebiliyordum.
Hoca bana barajları sordu.
Ben, Türk filmlerine taş çıkaracak şekilde, otomobiller hakkında tüm bildiklerimi, sadece otomobil yerine baraj diyerek saymaya başladım.
Hoca elbette uyukluyordu. Bu esnada ben baraj sektörünün Avrupa'da ne denli önemli hale geldiğini, Japonya devriminin baraj üretimine nasıl etki ettiğini, Almanya'da ayda üçyüzellibin baraj üretildiğini filan anlatmaktaydım. Ama o kadar güzel anlattım ki hoca bir anda irkildi ve "bravo!" dedi, "işte hepiniz böyle çalışmalısınız!".
Fakat bir sonraki soruda uzay silahlarını sordu ve ben aynı ses tonuyla bu kez otomobil yerine uzay silahı demeye korktum nedense! Kem küm birşeyler söyleyince, ninni tonlamasının dışına çıkmış olmamdan ötürü hoca hızla uyandı ve "olmamış! Birine çalışıp diğerine çalışmamışsın" diyerek beni azarladı.
İşte şimdi Taner bana "Japonya'da iki milyon aç empedans var, hiç biri bir mikrofonla aynı düzlemde titreşmiyor" dese, itiraz edecek halim yoktu, bu açıdan kendimi Fransızca Edebiyat hocamıza benzettim.
Ben hafta sonumu programı bu haliyle tam çalışacak şekle getirmekle geçirdim,
Pazartesi günü, Tanerlerin şirkete doğru standart Şişli turumu yapmadım, artık benim yapacak birşeyim yoktu, Selçuk'la Taner şu telefon ahize konusunu halledeceklerdi.
Ama tabii ki halledilen birşey olmadı o gün. Ben sadece Wilke kabusuma bir günlük bir ara vermiş oldum. O gün şirket içindeki işlerime dönebildim biraz olsun. Salı sabahı tekrar Taner'in ofisindeki mesaime dönmek üzere...
Sıradan bir salı günü, 28 Ekim, öğlen Taner'in ofisine gelirken yolların bu kadar da tıkalı olmasına bir anlam verememiştim. İnanılmaz bir trafik vardı.
Taner'in ofisine vardığımda hikayemize yeni bir kahraman katılmıştı.
Taner ve Selçuk benim bir günlük pazartesi tatilimi boş geçirmemişler, bizim şu bağırsakları sallanan ve zaten çalışmayan mikrofon hoparlör ikilisi yerine, SIM kart takılabilen ve konuşma yapılmasına da izin veren, Motorola marka bir telefon seti bulmuşlardı.
Sonunda bildik bir markaya kavuştuk diye sevinçliydim! Koskoca Motorola, artistik ismiyle "Motorola Hand Set"!
Çalışmayacak değildi ya.
Evet, Motorola cihaz, tam bizim işimizi halledecek türden bir canavardı. Telefon takılacak belirgin bir deliği vardı, telefon çalınca bir tuşa basarak açabiliyordunuz vs. Daha ne isteyelim?
Aslında sadece küçücük birşeyi istememiz iyi olurmuş. Keşke bu alet internete çıkabilseydi!
Birkaç gün önceki kör-sağır ikilisine bugün üçüncü kardeşleri de katılmıştı: topal!
Zaten hikayenin diğer kahramanları, bizlerin de neremiz doğruydu ki?
Ancak internete çıkmaktan daha önemli bir sorunumuz vardı. Benim Wilke sultan için kullandığım altı pırasa, bu Motorola cihaz için işe yaramıyordu. Elimdeki pırasaların ayarlarıyla oynamam gerekiyordu ve elbette ki benim elimde hiç bir doküman yoktu bu konuda.
Ben burnumda soluya soluya bu pırasaların yeni gelen Motorola telefonuyla neden çalışmadığını deneme yanılma yöntemleriyle, saatlerce uğraşarak, sonunda çözdüm.
Daha doğrusu, çözmedim de, neden çalışmadığını buldum.
Bu Motorola modemi kullanmak için pırasaları farklı hızda sallamamız gerekiyormuş.
Ben bugüne kadar hep pırasaları saniyede 19.200 defa sallayarak çalıştırmıştım sistemi. Oysa bu güzeller güzeli Motorola telefon seti "hayır! Ben pırasaya pırasa demem, pırasa saniyede 57.600 kere sallanmıyorsa" diye mızmızlanıyordu.
"Ya arkadaşım ha 19.200 ha 57.600, zaten ne kadar sallarsan salla, dona düşmüyor mu son damla? Gel şuna bir orta yol bulalım" şeklinde pazarlıkvari yaklaşımlarım sonuç vermedi. Motorola, mavi köşede, Nuh diyor peygamber demiyordu.
Ama kırmızı köşedeki Wilke sultan da ondan aşağı kalmıyor, peygamber dese de Nuh demiyordu.
Bir köprüde karşılaşmıştı iki inatçı keçi.
Wilke sultan, "ben 57.600 kere sallanan pırasa ile çalışmam, ne bu canım midem bulanıyor" şeklinde itiraz ediyor, Motorola telefon seti ise "hıh! Eski kafalılar! Hangi devirde kaldınız, ben 19.200'lere düşecek handset miyim? Olmaz" diye mırın kırın ediyordu.
Ben bu iki kaprisli cihaz arasında kalmıştım. Motorola telefon setini aldığımız Setkom firmasını aramayı ve "bana ne bana ne, verdiğiniz cihaz 19.200'e inmem diye tutturdu, bu ne kapris bu ne pırasa turşusu" şeklinde itiraz etmeyi düşündüm.
Ve Setkom firmasını aradım da. Ama bugün 28 Ekim'di yarım gün tatildi. Ben gelirken çektiğim o trafik de işte bu tatilin ürünüydü yani. "Lanet olsun, bu adamlar devlet dairesi mi, ne yarım günü kardeşim" şeklindeki şikayetlerimiz sonucu pek değiştirmedi elbette. Ben o günü ve devlet dairelerinin mis gibi tatil yaptıkları 29 Ekim gününü internette motorola haberleşmesini bulabilmek için uğraşarak geçirdim. Ama nafile.
Bir motorola handsetini pırasaları 57.600 kere değil 19.200 kere sallayarak çalışmaya nasıl ikna edeceğimi bulamadım.
Tatilin bitmesini müt
Tatilin bitmesini müteakip, 30 Ekim Perşembe sabahı, kargalar malum besin maddelerini daha yeni yemişlerdi ki hemen Setkom'u aradım. Bu konunun uzmanı olan Mustafa beye, aktarıldığım dördüncü telefon sonunda ulaşabildim. Mustafa bey derdimle yakından ilgilendi, çok nazik bir adama benziyordu. Ben ona Motorola ve pırasaların sallanma hızıyla ilgili derdimi daha yeni anlatmaya başlamıştım ki,
"Biz Selçuk beye bir CD vermiştik, orada vardı bilgiler?" diye soranvari bir cevap aldım.
Böyle bir CD vardı da bizim neden haberimiz yoktu? Selçuk'la Taner'in iki gündür "nerede bu dokümanlar" diye kavga ettikleri CD bu muydu? Selçuk'ta madem böyle bir CD vardı neden bize söylemedi? Şeklinde uzayıp gidebilecek saçma soruları bir kenara bırakıp Mustafa beyi "haa o CD... evet evet... var da, dün bulamadık, Taner Bey de okuyamamış oradan... bir problem varmış" şeklinde kem kümler eşliğindeki bir takım sözcüklerle oyalayıp lafımı "en iyisi siz bana email ile gönderin" diye bitirdim.
Kısacası, şu Selçuk'un basitçe bize bahsetmeyi unuttuğu doküman yüzünden iki gündür boşu boşuna bekliyorduk. Hani aceleci bir insan değilimdir ve böyle bir projeyi de tatil gününde koşturarak bitirmeye çok meraklı değilim, ancak sonuçta bir kez ertelediğimiz ve halen de hiç bir şeyini tam olarak çalıştıramamış olduğumuz bir demoya yetişmeye çalışırken iki tam günü çöpe atmış olmak ağrıma gitmekteydi.
Mustafa beyin bana göndermiş olduğu email ilaç gibi geldi. Bu dokümanda bir Motorola'yla nasıl konuşulacağı, ona nasıl hitap edilmesi gerektiği, pırasaları sallama hızı konusunda da onu ikna edecek şekilde damardan muhabbetin nasıl konulacağı açıklanmaktaydı.
Örneğin Motorola handsetler rakı masasında çok gevşiyorlarmış, ikinci dubleden sonra bırakın 57.600'ü filan, 19.200 hatta 9.600'e bile he diyen Motorolalar oluyormuş. 4.800'e kadar düşenleri "orta malı oldu" diye başka sektörlere kaydırıyorlarmış.
Geyik bir yana, ben de elimdeki Motorola handsetin huyunu suyunu bu kitapçıktan öğrenerek kendisini 19.200'lük pırasalar ile çalışmaya ikna edebildim. Bu ikna süreci bir bilgisayar eşliğinde yürütülmekteydi. Yani Motorolayı bir PC'ye bağlıyorsunuz ve uygun dille, 19.200'lik pırasaları kabul etmeye ikna ediyorsunuz.
Ama marifet bir yemeği oluşturan parçaları ayrı ayrı pişirmek değil, bir araya getirdiğinizde de yenebilir bir hal almalarını sağlamak.
Sonuçta bizim yemeğimiz içinde de Motorola handset, yemeğe konacak soğan gibi bir şeydi. Tek başına soğanı pembeleşene kadar kavurmuştum, ama şimdi yemeğin içine atmam gerekiyordu.
Yani Wilke sultan ile birlikte çalıştırmalıydım onu.
Motorola, uygun pırasa ayarlarına getirilmişti, onu bilgisayardan çıkarıp Wİlke sultana bağladım.
Ama çalışmadı.
Wilke sultan bu yeni gelen arkadaşı beğenmemiş miydi?
Onun kaprislerine öyle alışmıştım ki yadırgamıyordum.
Motorolayı tekrar Wilke sultandan kopardım ve "nedir kardaş senin olayın?" diyerek bilgisayara bağladım. Sordum "sen nasıl pırasayla çalışırsın Motorola kardeş?"
Dedi, "57.600 ağam."
"Ne 57.600'ü be adam! Daha demin ben sana 19.200'lük pırasa ile çalışacaksın demedim mi?" diye bağırdım. Hani bu cihazı sağ olarak tutmak zorunda kalmasam elime geçen her türlü pırasa ile ayaklarına ayaklarına vuracağım falaka niyetine. Öylesine sinirlenmişim zaten dizi dizi aksiliklerle uğraşıyorum günlerdir.
Üstelik hiçbiri benim işim değil! Selçuk bana "bir cihazı programlayacaksın" demişti, "nasıl programlanacağını bilmediğimiz cihazları programlamayı keşfedeceksin" dememişti.
Motorola biraz sinmiş bir şekilde oturduğu iskemleden "ağam, sen bana 19.200'lük pırasa demiş olabilirsin, ama elektriğimi çıkarttığın anda ben unuturum, her seferinde aklıma ancak 57.600 gelir, kulun köpeğin olayım ağam bana birşey yapma, evde çoluk çocuk bekler" diye mırıldandı.
"Senin çoluğun çocuğun ne oluyor, basit bir handsetsin" diye hakaret etmeyi ihmal etmediysem de, durum sinirimi bozmuştu.
Bildiğim bütün ayar kaydetme numaralarını denedim. Tabii her deneme, biraz önce bahsettiğim kablo tak çıkar işlemlerini gerektiriyordu. Motorolayı PC'ye bağla, ayaları kaydet, kabloları çıkar, Wilke'ye bağla, dene, olmadı, Motorola'yı Wilke'den çıkar... Onu oradan çıkar buraya bağla, buradan çıkar şuraya bağla..
Çıkar..
Tak.. Bağla.. Sök.
Anneeee!
Artık parmaklarımın acımaya başladığı bir aşamada ümidi kestim. Bu ne kısmetti yahu...
Sonra "ulan" dedim kendi kendime (artık terbiye sınırlarını çoktan aşmış durumdaydım, geçen Cuma yapacağım demonun 6 gün sonrasında yeni bir çalışmayan alet vardı işte elimde) "Selçuk bana falanca iş için bir başka pırasa seti (yani GPRS modem) vermişti zamanında. O kabloyla bağlanıyordu.. Bir de onu denesem?"
Ne kaybederdim ki?
Ne kadar güzel düşünmüşüm! Adeta zil takıp oynanası bir durumdu ki bu cihaz, kendisine söylenen ayarları elektrik kesilince unutmuyordu! Bunu Motorola'ya bağladım. Denedim, ve işte; OLEY!
Çalışmıştı. Harikaydı...
Ama her oleyin bir karşılığı vardı bu projede.
Gözlerim duruma inanmak istemedi, ama işte bu cihazı Motorola'ya bağlamıştım ve herşey harika çalışıyordu. Telefonu çaldırmayı denedim, tamam. Yanıt veriyordu. Wilke sultan ile bir telefon görüşmesi bile yaptım. Sorunsuzdu. Artık Taner'in kablo yığınına ihtiyacımız kalmamıştı! İşte bu telefon setini kullanabilecektik!
Ama tek birşey eksikti... Internete çıkamıyordum! Ama olur muydu, yazık değil miydi. Herşey çalışıp da bir internet nasıl olmazdı. Teyzemin de şeyi olsaydı...
Bu arada Almanya ile yaptığımız yazışmalardan çok komik bir yanıt geliyordu. Wilke sultan, yeni bir cihazdı ve pırasaların farklı sallanma hızlarıyla çalışabiliyordu. 19.200, 38.400 ve 76.800 hızlarında gayet güzel çalışan Wilke sultanın tek bir kusuru vardı, o da 57.600 hızında çalışmıyordu.
Tesadüfe bakın ki bu 57.600 hızı, Motorola handsetinin çalışmayı bildiği tek hızdı! Diğerlerine "gecelik ilişki" muamelesi yapıyor ve anında unutuyordu meret!
Körler, sağırlar ve topalların yanına bu sefer de sanırım dilsizler eklenmişti. Tam bir özürlüler yazı dizisi mübarek. Bütün karakterler bir şeyi yapıyorlar, ama mutlaka başka bir şeyi yapamıyorlar. Hepsi bir araya gelmiş ve başlarında da ben varım. Bu her biri bir şeyi yapamayan cihazları bir araya getirip her şeyi yapan bir çözüm üreteceğim!
Yok, bu kesinlikle bir kabus. Uyanacağım ve Wilkesiz bir hayata yelken açacağım, bu konuda çok ümitliyim.
Ama madem bir kabusun içinde yolculuk etmekteyiz, mecburen, kabusa uygun hareket ediyoruz. Hala denemeler içindeyim. Çaresiz bir ümitle Setkom Mustafa beyi tekrar aradım. Bu yeni cihaz kombinasyonuyla yaptıklarımı anlattım ve sadece internete çıkamadığımı söyledim. Acaba benim bilmediğim bir komut seti mi vardı?
Mustafa bey, zavallı, o da bilemedi. Ben ise dokümanlarda gördüğüm komutlarla ilgili bütün kombinasyonları denemiştim ve kafayı sıyırmak üzereydim. Bu sıyırma aşaması yüzünden hiç tanımadığım Mustafa Bey'le gayet yavşak biçimde konuşuyordum. Yazık o da beni adam sandığından olsa gerek sistemin çalışmadığına çok üzülmüştü. Motorola seti için kendi kullandıkları yazılımı göndermeyi teklif etti. En azından o yazılım hangi ayarı nasıl yapmış bir bakabilirdim ve hani olmaz ya, belki de işime yarardı.
Ama dosya büyüktü, 8 MB gibi birşeydi. Maille gönderecekti, bu internet yavaşlığı ile ben de herhalde akşama doğru alırdım o maili.
Ama azmetmiştik bir kez, mermer .. pardon Wilke.. ve ben. Delecektim onu.
Mustafa beyciğimin gönderdiği dosyayı beklerken ben bıkmadan usanmadan bildiğim her türlü komutla denemeler yapmaktaydım.
Ama "deneme yapmak" ifadesi burada dile getirildiği kadar kolay bir şey değildi ve biraz önce tasvir etmiş olduğum gibi, her seferinde bir yerlerden bir takım kablolar çıkarılıyor, başka tarafa takılıyor, oradan kartlar sökülüp başka yerlere takılıyor, olmayınca tekrar eski yerlerine takılıyor... Sökülüyor. Takılıyor...
Hani yüksek ateşle kavrulurken bir rüyaya sardırırsınız ve ondan kurtulmak istedikçe habire aynı rüyayı görürsünüz ve içinizi sıkıntı kaplar ya. Tam o pozisyondaydım işte. Ateşim yükseliyordu herhalde ki ben de bu kabusta sürekli aynı şeyleri görmeye başlamıştım.
Ama artık uyansam iyi olacaktı, çok feci şekilde sıkılmaya başlamıştım çünkü.
Ben bu denemelerle cebelleşirken bir yandan Taner ve Selçuk arar sorar, nasıl gidiyor, bitirebilecek miyiz, hallolacak mı filan diye ama benim dellenir halimden korkar, birşey diyemezler.
Ben bir yandan 8MB'lık maili beklerken diğer yandan artık iyice zıvanadan çıkmış vaziyette Turkcell'i ararım. Turkcell'in teknik desteği benim sorduğum haberleşme protokolü ile ilgili konuları nereden bilsin? Oradan oraya, oradan oraya aktarılırım ama elbette bir allahın kuluna rastlayamam şu pırasa sallama işini bilen.
Küçüklükten beri pırasa yemeğini sevmezdim zaten. Artık hiç yemeyeceğim!
Ve sonunda mutlu son! Akşama doğru 8MB'lık mail gelir.
Akşama doğru gelen 8MB'lık mailin boş olduğunu gören gözlerim elbette faltaşı gibi açılır. Boş maili almak için bir sistemin bu kadar saat uğraşmış olması hiç de olası gelmediğinden herhalde server sapıttı diyerek tekrar Mustafacığımı ararım. O artık ağlamaklıdır. "Ne yapayım? İsterseniz gelip omuzlarınıza masaj yapayım" diyecek gibidir.
Ben ona bir ftp adresi veririm. Oraya atsın dosyayı, o çabuk atıyor, ben de yine 1-2 saatte alırım elbet...
Mustafacığım atar dosyayı, ben de geri alırım.
Bir kurulum programı göndermiştir bana sevgili Mustafa. Programı çalıştırdığımda "yeni versiyonlara bakacağım" der. Eh iyi baksın, bana ne kardeşim.
Program internet üzerinden yeni versiyonlarını indirir. Next.. Next... Next...
Ve sonra program kilitlenir.
Ama oldu mu şimdi güzel program kardeşim? Ben seni saatlerdir bekliyorum ve kablo tak çıkardan parmaklarım nasır tutmuş vaziyette. Son ümitle seni kuruyoruz, sen de kilitleniyorsun.
Sen de mi Brütüs yani?
Bende artık salak bir ümitlilik hali vasıl olmuş, herhalde tıklarken bir hata yaptım diyerek programı bir kez daha çalıştırırım, bu sefer çalıştırır çalıştırmaz kilitlenir.
Gücendi herhalde bana.
Mustafa bey, ben onu aramadan beni arar, durum nedir diye merak etmiştir. "Bir sorun var" derim.
Başka bir bilgisayara geçerim, onda da durum farklı değildir. Son ümit olarak binbir emekle ulaştığım kurulum programı, bırakın benim derdimi çözmeyi, kendisi ayakta duracak durumda değil.
Kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş. Aptal setup programı, sen beni bırak kendini çalıştır önce! Hıh!
Çalışsa şaşardım zaten. Yemişim bu yeni programı da. Bu iş olmuyor, Motorola'dan vazgeçicez belli ki diye Selçuk'u ararım. Farkındaysanız hikayenin bu aşamasında artık dilbigisi kuralları tamamen ayaklar altına alınmıştır, çünkü cinler tepede cirit atmaktadır.
Ben Selçuk'a "Taner öbür karta birşeyler yapsın çözsün halletsin abi ben yapamıyorum." diye şarlarım.
Selçuk'un "ama olur mu, hallederdik, ne güzel, Motorola..." filan gibi sözlerine artık nasıl bir gözü dönmüş yanıt vermişsem, susar ve üstelemez.
Ben bu ümitsizlikte eve gidiyorum, yatıp uyuyacağım ve zihnimden Wilke konusunu tamamen atacağım. Kimse üstüme gelmesin, işte hendek işte mermer, ya delersin ya da bilmem.
Ama malum bir kabusun içindeyiz ve kabusun kahramanı öyle sırtını dönüp de olaydan uzaklaşamaz! Artık seyirciyi sinir edecek denli kendisini kaptırmıştır olaya. Hala "ya şunu da deneseydim" diye kendi kendine konuşmaktadır.
Ben de bu yüzden, yani kendi kabusumun kahramanı olduğum için Cuma sabahı sahurun ardından doğrudan şirkete gittim. Hadi Motorola'yı Wilke sultan ile çalıştıramadık, en azından bir telefon çaldırma ve cevap verme işini halletsem, belki bir faydası dokunur diyorum.
Artık bir önceki gece yıkanmış olduğumdan mıdır, yoksa kabusumun yazarları bana biraz nefes aldırmak istediklerinden midir bilmem, bu sabah her şey pek bir yolunda gidiyor. Hatta öyle inanılmaz şeyler oluyor ki, ben bu Motorola cihazını uzaktan arayıp telefon görüşmesi yapmayı bile beceriyorum. Bazı eksiklikler var, ama bir şekilde bu haliyle bile demoyu atlatabiliriz. Benim ilk günlerdeki uydurduğum resetleme çözümü baki, onu mecburen yapacağız...
Halledeceğiz elbet.
Bugün her şey çok güzel, kuşlar cıvıldıyor, ağaçlar çiçek açmış, hayat ne güzel ne hoş, hadi ben de durmayayım kırlara koşayım havasındayım...
Hazır her şey bu kadar güzelken, ben şu Motorola için çalıştırmayı başardığım sistemi bir önceki Ericsson cihaz için de deneyeyim diye tam gaz azıya almış haldeyim.
Fakat Wilke sultan bu, şımarmaya karşı asla tahammülü yok! Adamı yer maazallah. Öyle bir dişli hatun.
Sen misin yaşadığı kabusla dalga geçen? Sistemin çalıştı mı kardeşim? Bırak git, olay yerinden uzaklaş. Hiç bir şeye dokunma. Öyle kalsın, değil mi? Ne gerek var şimdi aynı şeyi Ericsson için filan deneyeceksin.
Belanı mı arıyorsun?
Evet! Arıyorum! Ben belamı arıyorum! Kabus benim değil mi arkadaşım? Kabusu mutlu sonla bitirecek halimiz yok ya? Deneyeceğim. Yaptığım, çalıştırdığım sistemi Ericsson için deneyeceğim.
Hatta Ericsson da çalışırsa Nokia, Siemens, Sony, bildiğiniz her türlü marka ile de deneyeceğim.
Çünkü deliyim. Bana her gün bayram.
Neyse, Ericsson ile deneme yapmam için önce Motorola'dan şu anten bağlantısını sökmem lazım aletin üzerinden, ki öbür tarafa takayım.
Çekiyorum çekiyorum olmuyor, ya bu çok kolay takılıyordu, daha geçen sefer takmıştım ben.
Biraz daha çekiyorum, biraz daha...
Ve antenin bağlantı noktasındaki pini kırıyorum!
O kadar da iyi yıkanamamışım sanırım, keşke ayaklarımı bir kez daha sabunlasaydım...
Evet... Bir cihaz kırmak eksik kalmıştı. Ben onu da becerdim.
Kabusum eper iyi reyting alabilir diye düşünmekteyim.
Saat 07:30, tam birşeyler çözmek üzereydim yahu. Aman allahım... Tabii klasik biçimde kablonun orasını burasını çekiştirip bir araya getirmeye çalışıyorum ama nafile. Kırdık pini iyi mi. İnşallah Taner bunu tamir etmeyi de becerir.
Sabah kös kös gidiyorum tabii Taner'e, neyse ki önemli birşey değilmiş, pin antenin içinde kalmış. Tamir ediyor, son duruma bakıyoruz, artık yapabilecek birşey yok, denedik denedik bu kadar oldu, benden paso, bu haliyle yapacağız demoyu, resmen "idare edeceğiz" yani.
Taner'i bu alete bir mikrofon ve hoparlör yapmak üzere yalnız bırakıyorum ve ben şirkete dönüyorum.
Bunun üzerine Selçuk bana geliyor, benim internete çıkaramadığım Motorola'yı kendi bilgisayarına takarak bal gibi çıkıyor internete.
Ne yapabilirim? Wilke sultan ile çıkmıyor işte. Selçuk tabii ki "olur mu canım onunla da çıkar" filan bir şeyler diyor, ama onunla konuşacak takatim yok benim... Evet söylediği mantıklı, ancak bu hikaye çok önceden mantık sınırlarını aşmış bir durumda. Şimdi gökten başıma iki tane Wilke cihazı düşse şaşırmam.
Öyle bir noktaya gelmişim ki, elimde bir adet eski püskü Wilke cihazı var. Hani şu ilk günlerde, deneme yapmam için bana verilmiş olan. Üzerinde ve pırasalar var, ne de cevizler. Yani sadece programlama yapılabiliyor, başka bir işe yaramıyor. Ama bu eski püskü cihaz benim laptopumla sorunsuz çalışıyor.
Sonra ikinci bir Wilke cihazı, ki ben ona "Wilke sultan" diye sesleniyorum, nazlı mı nazlı, kaprisli mi kaprisli. Onda pırasa da var ceviz de. Ama haspam, benim laptopumu beğenmiyor, onunla çalıştıramıyorum.
Sevinç içinde bulduğumuz Motorola handset, bildiğiniz gibi kendi başına gayet güzel çalışıyor, ama onu pırasanın sallanma hızı konusunda ikna edemiyoruz.
O Motorolanın içindeki aletlerden bir tanesi telefon görüşmesi yapabiliyor ama internete çıkamıyor, diğeri internete çıkıyor, ama SIM kartı takılamıyor.
Sonuç olarak masamdaki 7-8 parça aletin her biri bir başkasıyla problem çıkarıyor. Onunla o çalışıyor ama bununla çalışmazken bu da şununla çalışıyor ama onunla çalışmıyor.
İşin içinden çıkabilirsen ne ala.
Ben artık bu işe bugün bakmamak niyetindeyim. Şeytan görsün bu Wilke'nin yüzünü, ben gece internete gireceğim ve Starcraft oynayacağım. Öf ya. Kaçırırsak da kaçıralım artık projeyi. Ben keçileri kaçırsam daha mı iyi olacak?
Ve işi gücü bırakıyorum sahiden, uzanıp yatıyorum sere serpe, umrumda mı dünya. Sahiden de o gece bilgisayar oyunu oynuyorum, sonra da yatağıma yatıp horul horul uyuyorum!
Cumartesi sabah 10 gibi şirkete geliyorum. Yarım gün kadar Wilkesiz geçirdim ve sahiden biraz sakinlemiş gibiyim. Şimdi en azından aletin sağını solunu yemek istemiyorum. Yine de kendisine pek sevgiyle baktığım söylenemez.
Wilke sultan ve saz arkadaşlarını masanın üstüne yayıyorum, kablolarımı takıyorum, son olarak da adaptörü takıyorum. Biraz uğraşalım bakalım, bu aletle birşeyler daha yapabilecek miyiz.
Daha geçen gün en azından yarım yamalak çalışır halde bıraktığım cihazı prize takıyorum.
Takıyorum ama çalışmıyor alet. Ara sıra böyle temassızlıklar yapıyordu, biliyorum. Biraz itip kakıyorum, yine çalışmıyor. Çekiyorum, çeviriyorum. Yok. Abi inanmıyorum ya, alet mi yandı şimdi. Tabii, böyle bağırsakları dışarıda habire yolculuk ediyoruz aletle, birşeyleri koptu elbet. Elektrik geliyor mu acaba?..
Nereden bileyim?
Oy anam.
Şirkette ölçüm yapacak birşeyim yok ki, acaba dilimi değdirsem şuraya anlaşılır mı... Bir de çarpılıp ölmeyeyim bok yoluna? Ama adaptör bozulmuş olamaz ki, en sağlam cihazımız o, hiçbir kablosu dışarıda değil...
Selçuk'u arıyorum, birşeyler yapabilir mi diye. O da çıkmak üzereymiş, ben sana uğrarım diyor. Bir saat kadar sonra Selçuk geliyor, birşeyler deniyor. Kontrol kalemi bile yok şirkette. Şuradaki rölenin iki ucuna makasla değerek birşeyler yapmaya çalışıyor ama becermek mümkün değil. Ben bu aleti alıp bir televizyon tamircisi filan bulmam lazım şimdi. Çünkü Tanerler de kapalı öğleden sonra.
İşe bak ya, birkaç onbin dolarlık projenin demosu için cihazı tamir etmek üzere Kazasker'de televizyon tamircisi arayacağım.
Kaderde varsa bozulmak neye yarar üzülmek. Evet.
Arıyorum da. Ama bizim sokaklarda hiç elektronikçi yok, bir kaç tamirci var ama onlar daha aleti kutudan çıkarmaya başlarken korkuyorlar. Bir tane elektronikçi var o da tahmin edebileceğimiz gibi, kapalı. Bir yere gitmiş. Kapısında oturup bekliyorum, geleceği yok. Diğer sokakları gezmeye başlıyorum, neyse ki sonunda 4. paralel caddede buluyorum bir tamirci çocuk.
Bakıyor. Adaptör bozulmuş. Yahu nasıl bozuldu bu, o kadar pamuk ipliğine bağlı alet varken elimizdeki tek orjinal, kapalı cihaz bozuldu. Neyse, diğer çalışan adaptörün soketini buna takmasını istiyorum. Eli hayli yavaş, ama sonuçta yarım saate kadar bitiriyor. Borcum ne diye soruyorum "1.5-2 milyon ver yeter abi diyor." Çocuk benim canımı kurtarmış 1.5 milyon mu vereceğim, 5-6 bişeyler verip çıkıyorum mutlu mutlu. Ama akşam evde misafir var ve ben bu gece bu aletle uğraşmayacağım. Yarın bakarım.
Pazar gündüz evden çıkasım gelmiyor, akşam yine tası tarağı toplayıp geliyorum şirkete. Bir saat kadar çalışıyorum. Yine birşeyin hallolduğu yok ama denemeler yapıyorum, programları anlamaya çalışıyorum. Olacak. Ümitliyim.
Tam bir keriz avuntusu hali içindeyim kısaca. Ne olacak be? Ne oldu ki bugüne kadar? Bu projeyle ilgili neyi halletin ki bundan sonra hallolacak?
Ve birinci saatin sonunda bir resetleme sırasında Wilke sultanın tüm ışıkları sönüyor.
Houston we have a problem yani.
İnsan, artık olamaz sanıyor. Fakat heyhat, bal gibi de oluyor. Bu sefer biliyorum ya, adaptörün ucuna dilimle dokunuyorum. Acı gerçek. Dilimde bir ekşime var. Bu sefer adaptör bozulmamış. Yani?
Yani kartı yaktık sanırım. Wilke sultan sizlere ömür.
Hayırlı uğurlu olsun.
Bir noktadan sonra insanda cıvatalar oynar ya. Çok sakin bir biçimde eletrikten çekiyorum fişi ve kalkıp eve geliyorum. Hiç bir şey düşünecek değilim. Yaktık kartı, yarın Taner'lerde rahmetli Wilke sultanın helvasını yeriz. Afiyet olur.
Pazartesi sabahı şirketten malları topluyorum ve Taner'e gidiyorum. O da biraz geç gelecekmiş. İyi. Boş boş oturup bekliyorum, ne yapabilirim, sadece bu arada, belki geceden sabaha alet kendini toparlamıştır diye çalıştırma denemesi yapmayı ihmal etmiyorum.
İnsan bilgisayarcı olunca mucizelere daha kolay inanır demiştim değil mi sizlere? Ne var yani, pazar günü yanan bir cihaz bal gibi pazartesi sabahı çalışabilir. Siz hiç mi dirilen insan görmediniz sanki.
Birkaç kez deniyorum.
Yok, çalışmıyor. Taner gelsin.
Taner geldiğinde acı gerçeği söylüyorum kendisine. Zaten bütün hafta sonu aramızda bir talihsiz bedevi esprisi cereyan ettiğinden pek şaşırmıyor. O da "bir deneyeyim" diyor, takıyor alete, power düğmesini itiyor ve alet tıpış tıpış çalışıyor!
Bir bilgisayarcı için dirilen insan görmek hiç de şaşırtıcı değil!
Aman abi, hiç sorgulamayalım daha önce niye çalışmadı diye. Şşşşş. Biz işimize bakalım.
Öylesine umarsızca kapıyorum ki konuyu ve sahiden de dönüp arkama bakmıyorum bile, bu cihaza pazar günü ne oldu da bugün sabah da çalışmıyordu üstelik ve şimdi çalışıyor?
Bana ne!
Bana ne... Devam et...
Bizden demo bekleyen firma halen ümitle Taner'i arıyor. Taner, bilmem kaç kez oyaladığı adamları mükemmel vücut çalımlarıyla bir sağa bir sola yatırıyor. Adamlara aktardığımız kadarıyla biz işi çoktan bitirmiş durumdayız, herşey çalışır halde, ancak ufak tefek yerlerini toparlamamız gerekiyor, onun için biraz gecikmişiz.
Cihaz çalışıyor mu? Hiç çalışmaz olur mu! Tıkır tıkır çalışıyor, biz bütün testleri yaptık, ama ahizeyi koyacak kutu yapılıyor, işte o yüzden birkaç gün daha bekleteceğiz sizi..
Bu arada belli ki ekip içinde de gizliden gizliye birbirimizi yemeye başlamışık ki hadi ben programı yapamadım, ama Taner de bu aletle çalışacak bir hoparlör takamadı bir türlü diye için için sinirlenmekteyim. Hoparlör monoblok muymuş neymiş, anfi takmak için de 220volt lazımmış, aracın içinde 220 voltu nereden bulacakmışız. O monobloğu bilmemne bloğa çevirebilirse yapacakmış.
Bütün bunlardan bana ne? Bana program yaz dediniz yazdık. Hadi kabul, bazı yerleri uyduruk çalışıyor ama çalışıyor işte sonuçta ite kaka. Ben sana bu bilgiyi nereden bulacağım, rüzgar esti yağmur yağdı dedim mi? Demedim. Yaptım. Sen bana hikaye anlatıyorsun be Taner. Yok 220 voltmuş, araçta 220 yokmuş.
Ne yapayım? Bunca gündür aklın neredeydi?
Öfff.
Sözde yarın, Salı günü demo yapacağız, onlar da Perşembe günü esas müşterilerine demo yapacaklar. İyi de, ben öyle bir program yaptım ki, ancak biz tuşlara basarsak ve kontrolümüz altındayken düzgün çalışıyor. Oysa onlar "cihazı hazırladınız, bize bırakın biz müşteriye götürüp göstereceğiz" diyor.
Ne halt edeceğiz şimdi? Benim bu resetleme konusunu illa halletmem lazım. Ne güzel kurtulduğumu sanıyordum... Taner ise firmaya artık "biz bu işi yapamıyoruz" diyecek durumda değil, çünkü hem konu 1.5 ay kadar bir süredir sallanmış vaziyette, hem de daha kötüsü, geçen haftadan beri iş "abi bitirdik, kutusunu toparlıyoruz" aşamasında aktarılıyor onlara. Şimdi "yok, biz aslında bitirmemişiz" de diyemiyoruz.
Ben bir haftadır resetleme gibi önemli bir konu dururken bir yığın başka çalışmayacak şeyle uğraşmış olduğum için feci baymış vaziyetteyim. Ama ne yapabilirim? Bu noktaya geldikten sonra işten vazgeçmek de enayiliğin daniskası olacak. Yoksa zararın neresinden dönülse kar mıdır? Biz zararın neresindeyiz şu anda??? Karadenizli gibi Amerika kıyılarına kadar yüzdükten sonra "yok ben vazgeçtim geri döneceğim" diyor olmayalım?
Amerika nerede? Görünüyor mu? Bilmiyorum...
Bu arada, farklı şeyler denemekten bıkmamış olmalıyız ki, bu sefer de elimizde, üzerinde GM47 yazan bir başka cihazı denemek istiyoruz. Çünkü bu aletin dokümantasyonu var Taner'in elinde ve neresine ne bağlarsa telefon hattının açılacağı filan yazıyor o dokümanda. Ayrıca buna bir telefon ahizesi takabilmesi de daha olası. Malum şu anki çözümümüz bağırsakları sarkan mikrofon ve hoparlör ikilisi ile stand up gösterisi kıvamında. Üstelik halen çalışmıyor da.
İyi de benim derdim beni yeterince germiş zaten, yahu şimdi bir de başka modemle mi deneme yapacağım...
Bu kadar negatif elektrikten olsa gerek, bu GM47 kartı bir türlü çalışmıyor Wilke sultan üzerinde. Hiç. Ne internete çıkıyor, ne telefon çalışıyor. Oysa bunun dokümanlarında bir yığın komut hazır, bizim onları kullanmamızı bekliyor ne güzel.
Ama çalışmıyor işte.
Artık biraz akıllanmış olduğum için bu yeni kahramanımız GM47'yi doğrudan bir bilgisayara bağlıyorum.Hiç haberleşme yok. Yahu bu alet acaba geçen günkü denemeler sırasında yandı mı? Çünkü Tanerler orasına burasına birşeyler bağlayıp hoparlörden ses çıkartmaya çalışmışlardı.
Bütün pırasa sallama seçeneklerini ve ayarlarını deniyorum. Of ne çok seçenek var, dene dene bitmiyor.
Ve sonunda 115.200'de GM47 bana birşeyler söylemeye başlıyor. Ne dediğini anlamıyorum, ama umrumda değil. İşte konuşuyor benimle! Demek hayatta! Evrende yalnız değiliz! Uzaylılardan mesaj almış gibi seviniyorum! Kaç saattir konuşsun diye uğraşıyorduk, işte sonunda bu hızda konuştu.
Hiç olmazsa şu PC üzerinden cihazla konuşayım diyorum, ama bir terslik var... Halit Kıvanç'ın hikayesi gibi, hani küçük Halit konuşmuyormuş, konuşsun diye kanarya suyu içirmişler, o gün bugündür artık susturamıyorlarmış kendisini. Bizim de konuşsun diye o kadar uğraştığımız GM47 (r2d2 gibi birşey işte), bu sefer de hiç susmuyor. Bana sürekli bir takım sayılar gönderiyor. Evrenin sırrını söylüyor olabilir, ama anlamak mümkün değil. Üstelik gönderdiği sayılar bitmek tükenmek bilmiyor.... Sürekli bilgi geliyor aletten, ben araya girip "gak" bile diyemiyorum ki. Cihaz beni karşısına almış, monolog halinde. Sustu sustu, 115.200'ü görünce patladı mübarek. Ben kendisiyle iletişim kurmaya çalışıyorum, ama o kendi başına konuşuyor, beni kaale aldığı yok.
R2D2'yu... pardon GM47'yi aldığımız firmayı arıyoruz, ama teknik arkadaş konuya Fransız. Hatta Fransa'nın köylerinden. Daha ilk iki cümlede benim ne dediğimi anlamadığını, herhangi bir şekilde de yardımcı olamayacağını anlıyorum. Boşuna cebelleşmeye gerek yok. Pazartesi gününün ortasına gelmişiz ve benim yeni bir çalışmayan alternatifle uğraşmaya hiç niyetim yok doğrusu.
Üstelik şu anki bütün uğraşımız bu GM47 arkadaşı bir PC ile çalıştırmaya yönelik. Hadi bunu başardık diyelim, daha bunu Wilke sultanın huzuruna çıkarmak var, pırasaları ikisinin birden anlayacağı dilden sallamak var.
Ölme eşeğim ölme.
Peki neden uğraşıyorsun o zaman diyeceksiniz.
Kafası kesilmiş tavuk gibi sağa sola koşturuyoruz da ondan. Müşteriye rezil olma sınırlarını çoktan geçmişiz, rüsva haldeyiz. Bir sonraki adımda ne olacak merak içindeyiz.
"Bu GM47'yi de nereden çıkardınız, çıkarın hikayeden, çıkarın bunu benim kabusumdan, ben eski kahramanlarımla yeterince kabus dolu ilişkiler içindeyim" diye haykırarak tekrar kendi cihazlarımıza dönüyorum.
Ancak bu sefer, nereden aklıma estiyse, aslında ilk günden yapmam gereken bir şeyi yapıyorum ve test için Wilke sultanı almış olduğumuz firmayı arıyorum. Orada Cem bey, konuya benim beklediğimden çok çok daha fazla hakim. Bu resetleme sorunundan bahsediyorum ona. Ne dese beğenirsiniz? Sahiden de Wilke sultanın böyle bir problemi varmış. Sultan meğer, başarısız bir internet denemesinden sonra bloke kalıyormuş.
Doğuştan bir rahatsızlık yani.
Yani bu cihaz sahiden de benim "uyduruk" çözümüm ile çalışabiliyormuş ancak!!!
Eeee? Napıcaz?
Cem bey bana ilginç bir şey anlatıyor. Wilke sultanın bu bloke kalma sorunun gidermenin bir yolu varmış. Küçük bir ameliyat yapılması gerekiyormuş.
- Nee! Ameliyat mı?
- Evet, küçük bir operasyon.
- Nedir? Biz yapabilir miyiz? Wilke'nin masada kalma riski nedir?
- Yapabilirsiniz. Wilke sultanın kaburgalarında tıp dilinde "output" diye adlandırılan 6 adet sinir ucu var.
- Eee?
- İşte o sinir uçlarından 3 numaralı olan uç ile elinizdeki cevizlerin 13 numaralı olanını birbirine bağlayacaksınız.
- Nasıl bağlayacağım?
- Kablo ile.
- Kablo?
- Evet. O kadar.
İşte bu noktada, bu cihazla daha önce programlama yapmış olan Mobileradan Fatih kardeşimizin kulaklarını biraz olsun çınlatıyorum. Bana Wilke sultan ile nasıl yemek yaptığını gayet güzel anlatmış, ancak bu "küçük operasyon"dan bahsetmeyi unutmuştu!
Ben sabah uyandığımda nasıl bir kahin dışkısı yemiş olmalıyım ki böyle bir operasyon yapmam gerektiğini tahmin edebileyim???
Neyse, Cem beyin açıklamalarını uyguluyoruz, tabii bu süreç hayli uzun sürüyor. BU arada o da bana, denemem için bu işleri yapmış olduğu bir program örneği gönderiyor.
Operasyonu yapıyoruz, öyle, böyle deniyoruz ama bu resetleme işini beceremiyoruz.
Yapamıyorum işte. Pes! Bunu da denedik, bu da olmadı. Olmuyor.
Yapabileceğim tek şey aleti alıp Cem Bey'e gitmek. Ama dışarı çıkmak üzereymiş, yarın, yani Salı sabahı için sözleşiyoruz. Taner, demoyu bekleyen firmadan aradıklarında nasıl atlatacak onları düşünedursun, zaten ben Cem beye gidince işler hallolacak mı sanki? O da meçhul. Belki kartın bir yeri bozuk, belki bizim hazırladığımız parçalardan biri sorunlu. Yazılım derdi değil gibi, çünkü bana söylediklerini yaptım, yemiyor.
Taner demoyu salı sabahı yapacağımızı söylüyor müşteriye!
Salı sabahı, yani ilk demo tarihinin 10 gün kadar sonrasında gecikmeli olarak artık demoyu yapmak üzere kesinlikle geleceğimizi söylediğimiz saatlerde ben Cem beye gidiyorum. Sağolsun, çok ilgili, kendi hazırladığı programı bir denemek istiyor. Bir saat kadarlık bir yazılım adaptasyonu sonrasında bana örneğini gönderdiği program, işte bal gibi de çalışıyor.
Harbi rezillik. Bu alet çalışmıyor diye gelmişim ve hata yazılımdan çıkıyor. Adamı boşuna uğraştırmak buna denir işte. Herhalde "kim bu armut yazılımcı" demiştir içinden.
Oysa yazdığı program, benim yazdığımla aynı, hiçbir farklı komut da yok. Ama şimdi benim hatam nerede, ne yapınca bu lanet resetleme muhabbeti düzeldi, uğraşacak değilim. Kendi programımı yedekliyorum, onun yaptığını kaydedip Taner'e dönüyorum.
Bu sefer haberler iyi. Artık elimizdeki bu Wilke internete bağlanıyor, ekrana mesaj gönderiyor, sonra çaldığında bir tuşa bastığımızda hattı kapatıp telefon görüşmesini açıyor, sonra tekrar internete bağlanabiliyor. Bağlantı kopunca tekrar deneyebiliyor.
Taner de bu noktaya geldikten sonra artık hoparlör monoblokmuş cartmış curtmuş dert etmiyor, bir şekilde yapacak buna takılacak hoparlör ve mikrofonu...
Ben, eski programı kaybetmeden, Cem beyden aldığım yazılımı bizim programa uyarlıyorum, ve akşama doğru artık bu iş çalışır hale geliyor gerçekten. Artık Taner buna bir kutu yapacak, ve Perşembe günü demoya gideceğiz. Bu kaçıncı erteleme oldu, gerçekten bilmiyorum, ama nasıl becermişse Taner salı günkü demoyu perşembeye almayı başarmış. Ben artık bir satır program yazmak bile istemiyorum, ama yine de bazı ufak tefek ayrıntılar var, mesela tam internete çıkmaya çalışırken telefon çalarsa bir türlü açamıyorum hattı, ya da bağlantı sırasında hata yersem yine bir kilitlenme yaşıyorum. Hoş bunları demoda atlatırız atlatmasına, ama yine de biraz uğraşıp düzeltmeye çalışacağım.
Çarşamba günü sabahtan yine Taner'e gidip akşam 4'e kadar bu aksaklıklar ile uğraşıyorum, o da cihaza bir kutu yapmakla cebelleşiyor. Mutlu sona çok yaklaştık. Ben epey birşey hallediyorum ve Perşembe sabahı çok erkenden görüşmek üzere ayrılıyoruz.
Perşembe sabahı geldiğimde tek bir aksilik kalmış durumda, yazılımda son rötuşları yapıyorum, ama Taner alete takılacak bir mikrofon ayarlayamamış. Sabah firmadan haklı telefon trafiği gelmeye başlıyor, nerede olduğumuzu soruyorlar. Taner bir yandan kutunun sağını solunu deliyor, kabloları oradan geçiriyor, arada tabii birşeyler kopuyor, küfürler, bağrışmalar, kan gövdeyi götürüyor. Saat 10:00 gibi kutu ile işimiz bitmiş, ama cihaza takılacak bir ahize bulmalıyız. Şirketindeki telefonlardan birini söküp ahizesini bizim sisteme takıyoruz, arıyorum, program, biraz yavaş da olsa, hattı açıyor ama konuşamıyoruz, bu ahizeden benim sesim geliyor ama onun sesi gelmiyor bana. Başka ahizeyle deniyoruz, yok. Bu arada, herhalde bu proje testi için yaptığımız telefon görüşmesi faturası da benim için rekor olacak...
Saat 10.30, biz konuşmak için birşey takamamış durumdayız. Taner ortalıkta dört dönüyor, artık rezilliğin haddi hesabı yok. Bu iş böyle son dakikaya bırakılır mı, anlamış değilim, ama şimdi bu konuda en ufak birşey söylesem ahizenin kafamda kırılmasını da göze almış olacağım belli ki!
En sonunda Taner bu ahizenin mikrofonunun 1MegaOhm olduğunu, bize 600ohmluk mikrofon gerektiğini keşfediyor. Ortalığın altı üstüne geldikten sonra ve etraftaki tüm elemanlar bir ton fırça yedikten sonra böyle bir mikrofon bulunuyor. Ama nal gibi büyük mikrofon, bunun ahize içine sığması olacak şey değil.
Ahize açılıyor, koca mikrofon onun içine konuluyor ve yarısı açıkta kalacak şekilde, koli bandı ile kapatılıyor.
Yanlış duymadınız, bağırsakları içinden sarkan bir cihazı koli bandı ile sarmalayıp "işte bu bizim demo ürünümüz" diye müşteriye gitmekteyiz.
11:00'de orada olacaktık, saat 10:45 ve bizim elimizde şu anda son derece gayri ciddi bir demo seti var!!!
Neyse, sonuç olarak demoya gidiyoruz. Ama 11'dekine geç kaldığımız için Genel Müdür yardımcısı bizi beklemekten vazgeçmiş, biz de orada zaten bizim adamımız sayılan Adem'e demoyu yapıyoruz. Adem öncelikle bu koli bandıyla kapatılmış ahizeyi görünce yıkılıyor. "Ben bununla müşteriye nasıl giderim, bir buçuk ayda bunu mu yaptınız yapa yapa?" diye haklı bir soru soruyor ama yapacak birşey yok şu anda. Al tepe tepe kullan, ister ağzına tut, ister başka yerine.
Diyemiyoruz tabii.
Bir minibüste denememizi yapıyoruz, her şey tamam, uzaktaki bir bilgisayardan bilgi gönderip minibüsün motorunu durduruyoruz, arama yapıyoruz, telefon çalmıyor tabii ama konuşma yapılıyor, olsun.
Ve böylece yılan hikayesi demomuzu gerçekleştirmiş oluyoruz. Bu ahize rezilliğinden kurtulmak için işin nihai müşteri ayağı pazartesiye erteleniyor. Taner o güne kadar mikrofon hoparlör konusunu, artık ne yapıp edip, çözecek.
Ben c.tesi sabahı gelip aleti alıyorum, hoparlörü yapmış gibi, ben de birkaç şey daha deneyeceğim, son düzeltmelerimi yapacağım, p.tesi sabahı çok erkenden geleceğim.
P.tesi sabahı geliyorum, Taner'in hazırladığı hoparlörü cihaza takıyoruz, oh çok güzel, telefonla arıyorum, çaldığını duyuyoruz, ama hat açıldığı anda müthiş bir yankılanma ve ıslık sesi çıkıyor.
Bunun çözümü için yaklaşık 15 test görüşmesi ve 3 saat gerekiyor. Ama bu da halloluyor. Biraz zor da olsa, herşey halloluyor işte hayatta demek ki...
Müşteriden bugün de randevu alınamadı ama. Cihazı o şekilde, çalışır vaziyette, kimse dokunmasın diye uzak bir köşeye koyuyoruz.
Hikayemiz, esas demo günü için çağrı beklemek üzere böylece sona eriyor.
Başıma gelen tüm bu aksilikleri nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum. Ancak çok iyi bildiğim bir gerçek var ki, bu projeden sonra artık eski Türk filmlerini çok başka bir gözle izliyorum!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)