4 Haziran 2007

Bizi İnsanlığımızdan Uzaklaştıran Büyük Şehir

Büyük şehirler bizi en temel insani değerlerimizden uzaklaştırıyor.

Bir haftalık küçük bir Doğu Karadeniz turuna çıkmıştık. Uçakla Trabzon'a gittik. Önceden ayarlanmış şekilde orada kiralamış olduğumuz otomobille ilk geceyi Zigana'da geçirecektik. Önce bir akşam yemeği için şehrin bilmediğimiz sokaklarında dolaşırken, `tesadüfen` küçük bir pidecide karar kıldık. Ben ehliyetimi İstanbul'da unutmuşum, bu yüzden bir dizi telefon görüşmesi yapmaktayım. Amacım ev arkadaşımın en azından ehliyetimin fotokopisini faks ile bana yollayabilmesi. Böylece sekiz gün boyunca Karadeniz'in dağlarında yolculuk ederken olası bir trafik kontrolünde, elimde hiç olmazsa durumu açıklayabilecek bir belgenin bulunması.

Ben bu bir dizi telefon görüşmesini yaparken pidecinin sahibi konuyla yakından ilgilendi. Önce ehliyetin fotokopisini fakslayabilmemiz için birkaç arkadaşını aradı, maalesef yakınlarda bir faks cihazı bulamadık. Ancak adamın `durduk yere` bana yardımcı olmaya çalışmasından biraz huzursuzluk duymaya başladım doğrusu.

`Durduk yere`!

Öyle ya, büyük şehirde hangimiz bir başkasına yardımcı oluyoruz? Bir çıkarımız yoksa...

Pidecinin de durumdan bir çıkar umduğunu düşünmeye başlamıştım ki adam baklayı ağzından çıkardı sonunda. Konu arabayı hangi şirketten kiraladığımıza geldi. Meğer kendisi de araba kiralama işi yapıyormuş.

`Hah` dedim kendi kendime. `İşte sonunda sadede geldik. Bu arabayı iade edip kendisinden araba kiralamamızı sağlamaya çalışacak.`

Adamcağız Karadenizin dağlık, çoğu tırmanma ile geçen yollarında benzinli araç kullanmamak gerektiğini, dizelin mutlaka çok daha ekonomik olacağını söyledi ve araya tanıdıklarını sokarak araba kiraladığımız şirketten bu aracı dizel ile değiştirmelerini istedi.

Ben `büyük şehirli`yim ya, adamın bir çıkarı olmadan bana yardım etmeyeceğini baştan kabul etmişim bir kere. Bu, tartışılmaz bir gerçek benim gözümde. Ama adam açıkça uğraşıyor, dizel araçlar daha pahalı olmasına rağmen bizden bunun için de fark almamaları gerektiği yönünde firmayı ikna ediyor.

Karadeniz insanının konuşma tarzı çok tuhaf, bir yandan gülüyoruz, bir yandan da bu filmin sonu nereye bağlanacak diye merak etmekteyiz.

Epey bir telefon trafiği arasında ilk gece kalacağımız yer hakkında da konuşuyoruz. Adı Emre imiş. Beynim bir yandan Emre ile sohbet etmekte, diğer yandan beni nasıl punduna getirip de kazıklayacağını düşünmekte. Öyle ya, tanesi iki buçuk YTL'den iki tane pide yemeğe gelmişiz topu topu, hani çok yağlı bir müşteri de sayılmayız ki, bize neden yardım ediyor?

Pideler de öyle doyurucu ki bu arada... Karnımız şişmiş, bir yandan Zigana Tatil Köyü hakkında konuşuyoruz, diğer yandan ikram edilen çaylarımızı yudumluyoruz.

Tatil Köyü'nün de sahibi Emre'nin arkadaşı çıkmaz mı! Onu arayıp bizi İstanbul'dan gelen arkadaşları olarak takdim edip bir de otel indirimi ayarlıyor bedavadan.

Hadi araba kiralama işini anladım, bir şekilde kendi çıkarı için yapıyor da, bu otel indirimi nereden çıktı? Acaba bizim üzerimizden komisyon mu alacak diye düşünüyorum, ama böyle bir komisyon komplosu için iki yabancının gelip bu sokak arasındaki kendi pidecisini bulacak olması sahiden de pek akıllıca bir yatırım değil! Kırk yılda bir böyle bir durumla karşılacak da, üç kuruş komisyon koparacaksa vallahi helal olsun böyle ticari zihniyete...

Otel indirimimizi aldık, araç konusunda ise firma yetkilileri Emre'yi kızdırıyorlar. Şu anda araçları yokmuş, pazartesi olurmuş falan filan. Emre artık düpedüz fırçalamakta adamları. `O zaman ben bu arabayı iade ediyorum` diyor. Olur mu hiç öyle şey, ödemesi yapılmış edilmiş, adamlar neden geri kabul etsinler hiç bir kusuru olmayan araçlarını?

Ama Emre'nin tuttuğunu koparmadan önce bırakmaya hiç niyeti yok. Araba iadesi kolayca kabul ediliyor edilmesine ama aradan geçen üç saatin kiralama ücretini talep ettiklerinde bir kez daha Emre'nin hışmına uğruyorlar.

Sonuç, yarım saat sonra Emre ile birlikte havaalanındayız, otomobilimizi iade edip bir haftalık tatilimizde bizim için yaklaşık 150 YTL'lik ekonomi sağlayacak yeni dizel aracımıza biniyoruz. Üstelik Emre'nin şirketinden de değil, başka bir tanıdığından alıyoruz arabayı.

`Büyük şehirli beynim` Trabzon'un bir ara sokağındaki lokantasını işleten Emre beyin `tesadüfen` orada pide yiyen iki yabancıya, bize, yardımcı olmak için neredeyse bir buçuk saat uğraşmasını hiç mi hiç anlamış değil. Bütün bunların, onun deyimiyle `gözümün önünde iki yabancının tabiri caizse kazıklanmasına göz yumamam` yaklaşımıyla yapılmış olması akıl alır gibi değil...

Hayatımda en son kimin için bu şekilde yardımcı olduğumu düşünüyorum o anda. Acaba en son kime yardım etmek için cebimden çıkan paraları düşünmeden onlarca kişiyi cep telefonuyla aradım?

Acaba kimin için o çok değerli saatlerimden bir buçuk tanesini feda ettim?

Aslında bunun bizim en doğal halimiz olduğunu acaba ne zaman unuttum?

Emre, aslında insan olmanın o en doğal hali içerisinde, yardıma ihtiyacı olan iki kişiye yardım etmekteydi. Birkaç gün içerisinde onun bütün bunları ne çıkar uğruna yaptığını düşünmekten vazgeçtim. Gürcistan sınırında bir dağ kahvesinde bizden çay için para almayan köylüleri gördükten, dağ yolunu çıkamayıp da geri dönmek zorunda kaldığımızda bizi evlerinde misafir etmek isteyen çobanlarla konuştuktan sonra tüm bu davranışların ardında bir çıkar arayışı olması gerekmediğini, bunların insanlık adına da yapılabileceğini anlamaya, daha doğrusu hatırlamaya başladım.

Nedir bizi büyük şehirde bu denli insanlığımızdan uzaklaştıran şey? Biz hangi noktadan sonra `abi köyden geldim, eve dönecek param yok` diyen adama inanmaz hale geldik?

Peki hangi noktadan sonra bu adamlar böyle bir yalana başvurur hale geldiler?

Hangi eşik değeri aşıldıktan sonra artık şehirde bir trafik kazası yaptığımızda arabanın anahtarını almadan dışarı çıkamaz olduk?

Arkadaşı kendisini `numaradan` arabanın önüne attıktan sonra bir yayaya çarpmış olmanın şokuyla dışarı fırlayan insanın arabasını çalmaya hangi eşik değeri itti onları?

Trafikte bunalan bir ambülansı, içinde hasta olmamasına rağmen siren çalarak ilerleten hangi algı düzeyidir? Ve o nasıl bir algı düzeyidir ki, acil durumda bir ambülansın geçmesi için boş bırakmamız gereken emniyet şeridini herhangi bir vicdani sıkıntı duymadan işgal etmemize yol açar?

Madalyonun ister önü, ister arkası olsun. Sonuç olarak biz bu şehirde en temel insani özelliklerimizi yitirmişiz.

Karadeniz turumun daha ilk gecesinde bundan utandım.

Ama daha da çok ne zaman utandım biliyor musunuz?

O `durduk yere` bize yardımcı olan Emre, ertesi gece sırf sohbet etmek için Tatil Köyü'nde bizi ziyarete gelmek istediğinde içimden `hay allah, amma da çok yorgunum, keşke gelmese, şimdi nereden çıktı` diye homurdandığımda, için için kendimden nefret ettim!

İşte o an, gerçekten insanlıktan çıkmış olduğumu gördüm.

Emre'nin arabası dağ yolunda küçük bir kaza yapmış. Yoldan taş düşmüş ve arabanın altı delinmiş. Çekici çağırmış, bekliyormuş.

O an doğal olanı benim, en azından yanında durmak için oraya gitmemdi. Ama saat çok geçti, çok yorulmuştuk. Gitmek istemedim, zaten o da beni çağırmadı. `Nasıl olsa buralarda başka arkadaşları vardır` gibi çok mantıklı gerekçeler sıraladı beynim.

Evet çok mantıklıydı bunlar. Dün bana yardımcı olabilmek için kendisini helak etmiş olmasını adam gibi açıklayamayan akıllı zihnim şimdi `gecenin bu saatinde` dağ yoluna inmemek için ne kadar güzel mantık yürütmekteydi.

Bizler artık insan gibi yaşamayı tamamen unutmuş olduğumuz için o muhteşem `büyük şehirli beynim` bu işin altında bile bir iş olabileceğini filan düşünmekteydi üstelik!

Sanırım ben de bir zamanlar `açım` diyene inanacak denli saf ve temizdim. Sanırım ben de bir zamanlar camına `bana yol sormayın` yazmayan dükkanların olduğu bir şehirde yaşıyordum.

Belki çok ileride bir gün, ben de bana yol soran birisine günün telaşesine boğulmuş bir sıkıntı içinde değil, yerimden kalkarak hatta belki kapının önüne kadar çıkıp elimle göstererek yol tarif edeceğim.

Hatta kim bilir, belki bunları yaparken gülümsüyor bile olacağım.

Ya da belki, bütün bunlardan ufacık da olsa bir rahatsızlık duymayı bile unutacağım.

Çok cesur olabilirsem, büyük şehrin bana sunduğu, `high-tech` yalancı cennetten kendimi kurtarıp en temel insani dürtülerimi bastırmak zorunda kalmayacağım denli basit yaşayacağım.

O güne kadar, herkese kuşku ile bakmaya devam!

Yaşasın büyük şehir!