11 yaşında, ilkokulu bitirmiş, ortaokulun birinci sınıfına başladığım günü o kadar iyi hatırlıyorum ki.
Okulun bahçesinde lise sonda adamlar vardı. Ama ne kocaman adamlardı onlar! Ben minnacık bir velettim. Onların ise sakalları filan çıkmış, kelli felli amcalardı!
Ben acaba bir gün onlar kadar büyük olacak mıyım diye düşündüm oturduğum yerde. Gözümde o kadar ulaşılmaz bir yaştı ki 19! Tam sekiz yılım vardı, neredeyse bugüne kadar yaşadığım kadar bir süre. İnanılmaz uzun. Ortaokul ve lise bitecek, bütün bu badireler atlatılacak ve işte o zaman ben onların yaşına gelmiş olabileceğim.
Herhalde imkansız gibi birşeydi o an bu benim için.
Sonra bir çırpıda geçen sekiz yılı ve bu sekiz yılın sonunda, okulun bahçesinden son kez çıkarken arkama dönüp bakışımı hatırlıyorum yine dün gibi.
Dün gibi hatırlıyorum, çünkü sahiden de her şey dün gibi.
Okulun giriş bahçesinde bir heykel vardı. Bir erkek heykeli. Elinde sopa gibi bir asa tutardı bu erkek heykeli. Sanki bizi dövecek gibiydi.
Arka bahçede ise bir Meryem heykeli vardı. Allah günahımız varsa bağışlasın, kollarını yana açmış sevgiyle bakıyordu bu heykelcik de.
Biz, o ufacık yaşımızda kapıdan giren için erkek heykelini "işte bu sopayı alacaksın" diye yorumlar, kapıdan çıkışta arka bahçeye girmeye hak kazananların da "şimdi ise işte bunu alacak" olduklarını söyler gülüşürdük.
Geçmez denilen sekiz yıl geçmiş işte, ve ben daha dün kendimi koca "amca" diye gördüğüm noktadaydım. Ama bu işte bir gariplik vardı, çünkü ben kendimi hiç de "amca" gibi hissetmiyordum! Ben hala o sekiz yıl önce küçük tahta sırasında oturan çocuktum.
Ve sokaktan dışarıya baktım. Evli, çoluk çocuk sahibi insanlar gördüm. Artık biraz tecrübelenmiş olmalıydım ki, o günlerin de aslında o kadar uzak olmadıklarını seziyordum, ama yine de öylesine uzak görünüyorlardı gözüme. Ben? Evlenecektim, bir çocuğum olacaktı filan!
Hadi canım!
Üniversite hayatı ise liseye nazaran çok daha dolu dolu geçti sanırım. Bir takım aşklar, hüsranlar, biraz olsun geçim sıkıntısı, yavaş yavaş hayatın içine doğru atılış yani uzun lafın kısası.
Pek çok şeyler okudum, birçok farklı deneyimlerim oldu bu yıllarda. Uzun bir dört seneydi. Hayat görüşüm daha bir oturdu (aslında sabit fikirlerim daha bir pekişti demeliyim ama gururuma yediremiyorum elbette).
Üniversitenin bitmesine yakın, "artık ben oldum" demeye başlamıştım. Aşkın ne olduğunu biliyordum ben, öğrenmiştim. Yaşamımın amacını çözmüş gibiydim. Çok okumuştum, epey gezmiş tozmuştum.
Ben, öğrenilecekleri öğrenmiştim artık. Doğrularım oluşmuştu. Bundan sonraki hayatım boyunca herhalde bu doğrular boyunca yürüyecektim.
Yanıma lise çağında gençler geliyorlardı ve hayatı çok bildiklerini sanıyorlardı. Nasıl gülüyordum içimden onlara. "Hey! Siz kendinizi ne sanıyorsunuz?" demek istiyordum, ama olgun davranıp demiyordum elbette. Onların aşk dedikleri şey aslında bir gönül eğlencesinden ibaretti. Aşkların en büyüğünü ben yaşamıştım ben. Çok sevdiğim kızı, ailesi yüzünden bırakmak zorunda kalmıştım. Aşıkken ayrılmıştım ondan. Bu veletler şimdi bana ne aşk maşk diye ahkam kesiyorlardı? Benim kadar bilebilirler miydi aşkın ne demek olduğunu?
Spritüel olarak da çok ilerlemiştim ben. Artık bundan daha fazla gidecek yerim kalmamıştı. İyilik, doğruluk, herkese karşılıksız yardım, hizmet...
Dedim ya, "ben olmuştum" artık. Yani, elbette daha yolun çok çok başında olduğumu iyi biliyordum. Ama en azından hangi yolda yürüyeceğimi bulmuştum. Bundan sonrası uzun bir yolculuktan ibaretti, nereye gideceğimi biliyordum, başıboş değildim.
Üniversite son dediğim, 22 yaş. Bunları söylerken 22 yaşındaydım yani ben!
Bugün, 35 yaşına gelmişim, yolun yarısını geçip diğer tarafa doğru yelken açmışım ve olanca hızımla ilerliyorum. Zaman her geçen gün daha hızlı akıyor, kim ne derse desin. Belki de biz geri dönmeye çalıştıkça o bizden daha çok kaçıyor. Kimbilir.
22 yaşımı dün gibi hatırlıyorum. "Ben oldum" deyişim capcanlı gözümün önünde. Ve bugün o 22 yaşındaki halimle dalga geçiyorum. "Hey! Sen kendini ne sanıyorsun ufaklık! Oldun ha! Hahahahaha! Sen daha hayata adım dahi atmadın ki, küçük kardeşim. Senin tüm deneyimin okul sıralarından ibaret. Okulun kantininden, kağıt oynamaya gittiğiniz kahve masalarından ve kızların peşinden sürüklendiğin Ortaköy'den, Moda'dan, Bahariye'den filan ibaret!" diye bağırıyorum o 22 yaşındaki bana. "Oldun ha! Welcome to hell brother. Esas yolculuk şimdi başlıyor."
22 yaşımın o dev aşkını bugün sadece bir gülümseme ile hatırlıyor olmam sahiden anlamlı. 22 yaşımda "öğrendim, artık bitti" dediğim spiritüel yaşamı bugün bambaşka bir şekilde algılıyor olmam da öyle.
22 yaş. 200'ün üzerinde şiir yazmıştım. Yaşanabilecek en yoğun duyguları yaşadığımı, edinilebilecek tüm temel bilgileri edindiğimi düşünmüştüm.
Sivri bir tiptim ben o zaman. Doğru doğrudur, yanlış da yanlıştır. O kadar! Acımasızdım, başkalarına karşı acımasız olduğumun on misli kendime karşı acımasızdım.
Ve 50-60 yaşlarındaki insanlara bakıp şaşıyordum. Hayatları çok ilginçti. Beni sinir krizleri geçirtecek olaylara karşı çok soğukkanlı duruyorlardı. Asla affedilmez denilen davranışları affediyorlar, asla barışmayacakları insanlarla barışıyorlardı.
22 yaşımda saygı duyduğum bir büyüğüm bana "hayatta değişmeyen tek şey değişimdir" demişti. Bugün beyaz gördüğümüze yarın siyah diyebilir, bugünün tartışılmaz yanlışları yarın bizim en temel doğrularımız haline gelebilir.
Yaş 35. Kendi çapımda büyük deneyimler yaşadım. Büyük mutluluklarım ve büyük acılarım oldu. Şimdi en azından "artık bitti, bundan ötesi yok" dememem gerektiğini biliyorum. Ama sahiden şaşırarak ve aslında hayranlık duyarak izliyorum zamanın, kişiliklerimizdeki o sivri köşeleri yumuşatmasını.
Her geçen gün beyaz ile siyah birbirine daha çok yaklaşıyor. Grinin tonlarını anlamaya ve sevmeye başlıyoruz sanki.
Artık biliyorum ki siyah gördüğüm şey aslında kapkaranlık değil, sadece ben onun içindeki gri tonlarını göremiyorum henüz.
Biliyorum ki beyaz, bembeyaz değil. Ben sadece onun üzerindeki gölgeleri algılayamıyorum.
Önceliklerimiz sürekli olarak değişiyor, biz sürekli olarak değişiyoruz. Onca emekle, sırtımızdaki ağır yüklerle çıktığımız bir tepe, iki gün sonra büyük bir kum fırtınasında alt üst oluyor ve biz artık başka bir tepeye doğru yürüyor buluyoruz kendimizi.
Dün bir dost için, birlikte iyi vakit geçirmek bizim için birinci öncelikteyken bugün yavaş yavaş vakit geçirmekten çok, kötü günümüzde onu yanımızda bulabilmeyi önemsemeye başlıyoruz.
Belki bu yüzden yaşlandıkça daha çok bayram tebriği gönderiyoruz.
Dün ihaneti asla affetmezken bugün bunun ardındaki sebepleri sorgulayıp belki hatanın kendi üzerimize düşen kısmını bulabiliyoruz.
Dün ağlamazken, bugün hıçkıra hıçkıra ağlıyoruz. Hem de hiç utanmadan!
Ve ruhumuz bunca değişim geçirirken, ne komiktir ki bir yandan hala o 11 yaşındaki küçük çocuk olarak kalıyoruz. 11 yaşındayken 19 yaşa dair planlar, 19'dayken 23'e dair planlar, sonra "bir 40a geleyim" demeler, 40 yaşında iken "daha gencim, 60'ı görecek miyim?" sorusu.
60 yaşına gelince gelecekle ilgili planlar yapmayacak mıyım sanıyorsunuz?
Peki ya 80?
Sanırım değişimin duracağı tek bir an olacak. Belki son bir saniye gökyüzüne bakacağım ve "ulan dün gibi hatırlıyorum, 11 yaşında ortaokul birinci sınıfa başladığım günü" diyeceğim! Ben hala 11 yaşındaki o küçük çocuk olacağım.
O güne kadar?
O güne kadar, sırt çantamı yüklenmiş, hep güzel bir tepede, harika bir manzara eşliğinde hayatımın geri kalanını sakin bir biçimde geçirmek için, yürüyor olacağım.
Pek çok güzel manzara, nice gün batımları anı defterime işlenmiş olacak.
Aynı bugün gibi.
Dün gibi.
8 Aralık 2006
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder