29 Mart 2007

Kadınlar Bizden Daha Çok Yaşıyor!

Tramvayın kapısı açıldı ve içeri cıvıl cıvıl bir genç kızla onun yaşlarında bir erkek çocuk girdiler. Kız hemen bir basamak yukarı çıktı ve gülerek, bu şekilde çocukla aynı boya geldiklerini söyledi.

Ve hemen akabinde hiç nefes almadan bugün bankada başından geçen bir olayı anlatmaya başladı. Konunun başını bilemediğim için tam olarak ne olduğunu anlayamadım, ama kısaca bankada bir sıra numarası hikayesi olduğunu söyleyebilirim. Bir yanlış anlama olmuş, başka birisinin yerine geçer gibi bir duruma düşmüş, ama aslında öyle değilmiş, zaten adamla da anlaşmışlar, bir sorun olmamış, fakat bankacı kıllık çıkarmış, onu sinir etmek için araya başka iki müşteri almış falan filan...

Kız bunları anlatırken o kadar kaptırmıştı ki kendisini, nasıl şevkle anlatıyor görmelisiniz, dilimizi bilmeyen birisi olayı izlese herhalde dünyanın sonuyla ilgili muazzam önemli bir şeyler konuştuklarını sanır. Oysa bankada bir sıra muhabbeti, kimse kimseyle kavga etmemiş, saç baş yolunmamış, kimse bıçak çekmemiş, silah göstermemiş...

Kısaca, erkek gözüyle, ortada anlatmaya ve dinlemeye değer bir olay yok!

Ama kız için o an öylesine dolu dolu yaşanmış ki, şimdi tekrar anlatırken bile aynı heyecanı, aynı duyguları bire bir aktarıyor...

Bir yandan erkek çocuğun kızı can kulağıyla dinlemesini takdir ederken, diğer yandan zihnimde yanan bir ampulle gülümsemeye başladım. Gülümsememin birinci adımı, erkeğin yerine kendimi koymamdı. Herkes bilir ki erkekler böyle konularla asla ilgilenmezler, evde kadın o gün kuaförde başından geçen "ilginç" olayları bir bir anlatırken kocası, o da eğer nazik birisi ise, onu dinliyor gibi yapar, ama diğer yandan mutlaka sandviçini yiyor, birasını içiyor ve zap yapıyordur. Pek çoğumuz için gayet tanıdık bir karikatür karesidir bu ve hayli de gerçektir!

Eğer erkek bu kızın bankadaki sıra numarası ile ilgili yaşadıklarını bu kadar empati kurarak dinliyorsa, hani küçük bir yanılgı payını saklı tutarak, kesinlikle kızı tavlamayı umuyordur diyebilirim. Yoksa hiç yoktan var edilmiş bir banka sıra numarası olayını böyle merakla dinlemesinin hiç bir açıklaması olamaz!

Bir yandan bu çocuğun şu anda yaşadığı duruma gülümserken diğer yandan beynim daha da derinlerde öyle bir şey söylemekteydi ki bana, gülümsemeyi geçmiş, resmen sırıtma sınırlarına ulaşmıştım.

Tramvay durdu, benimle birlikte gençler de indiler, ben başka tarafa doğru yürürken onlar yokuş yukarı hızlı adımlarla uzaklaştılar. Kız hala aynı heyecanla bir şeyler anlatmaktaydı.

Onları gözlerimle takip ederken içimden çok net biçimde şu düşünce geçiyordu:

"Kadınlar kesinlikle bizden daha fazla yaşıyorlar!"

Ama bu çok açık değil mi? Bir erkek olarak, uyku dışında geçirdiğim zaman dilimindeki kaç dakikayı hatırladığımı sordum kendime.

Cevap birkaç güzel kız görüntüsü, Türkiye-Norveç futbol maçı ile ilgili haberler, tavlamaya çalıştığım kız (ya da kızlar) ile ilgili hesap kitaplarım ve işle ilgili birkaç önemli noktaydı.

Onun dışında biz erkekler de bankaya gideriz, sıra numarası alırız, bazen bizim yerimizi başkası kapar, bazen bununla ilgili tartışırız bile. Ama asla birkaç saat sonra bu yaşadığımızı hatırlamayız. O zaman bunları sahiden yaşadığımız söylenebilir mi?

Yok, biz gerçekten de boşuna yaşıyoruz. Bizim saatlerimiz sadece "anlatmaya değer" bir şeyler yaşama umuduyla geçer. Anlatmaya değer şeylerimiz de çok ağırlıklı olarak kadınlar, futbol, işimiz ve arabalar üzerinedir. Bunun dışındaki yaşadıklarımız, sadece bu yaşayacaklarımıza hazırlık anlamı taşır!

Oysa bir kadın için karşıdan karşıya geçerken bir arabanın durmaması, tamamen "yaşanmış" bir andır. Biz erkekler, belki o arabanın ardından ana avrat küfrederiz, yani bir tepki veririz, ama bu tepki tamamen reflekstir aslında. Bazen gururumuzu kurtarmak için, bazen sadece o an içimizden gelen hayvani dürtülerle, bir tepki veririz. Ama dönüp baktığımızda bu, yaşanmış bir an değildir aslında. Öylesine bir şeydir. Zaten iki adım sonra unuturuz.

Dolayısıyla biz erkekler bir günü olsa olsa iki, üç saat olarak yaşarız. Kadınlar ise günün resmen suyunu çıkarırlar, her saniyesinden anlatabilecek, heyecanlanabilecek bir şey alırlar. Böylece onlar bir günü bizden on, on beş saat daha fazla yaşarlar!

Öncelikle kadınlardan daha az yaşıyor olduğumu keşfetmenin garip heyecanı ile gülümserken, diğer yandan kadınların eve gelince kocalarına "günün nasıl geçti?" şeklinde soru sormalarına daha bir anlam vermeye başladım. Eh, haklılar, onlar için gün, "olmuş" bir çok olaydan meydana gelmekte. Halbuki biz erkekler için günler "olmuş" küçük olaylar arasındaki boşluklardan ibarettir! İş hayatımızdaki olayları eve taşımamak gibi de garip bir eğitimden geçirilmiş olduğumuz için haliyle "günün nasıl geçti?" sorusuna hiç anlam veremeyiz. Çok nadir de olsa başımızdan geçen küçük çapkınlık hikayelerini de -ki bunlar bizim için en değerli olaylardır-karımıza anlatamayacağımıza göre... Son seyrettiğimiz maçtaki buz gibi golü hakemin ofsayt diye saymadığını da, haklı olarak "ofsayt ne?" diye soran kadıncağıza anlatamayacağımıza göre...

Sonuçta bizim günümüzde, gerçekten de hiç bir şey olmamıştır!

Ne yani? Bankaya gidip sıra numarası aldığımızı, bir başkasının bizim önümüze geçmeye çalıştığını mı anlatacağız?

Böyle bir şey olmadı ki. Biz onu unuttuk bile. Biz o anı yaşamadık, sadece bir sonraki adım için doğa kanunlarına karşı gelmemek adına boşluk doldurmaktaydık.

Kadın, gün içinde geçirdiği o saatleri "yaşadığı" için "günün nasıl geçti kocacığım?" diye sorar ve hiç cevap alamadığı için üzülür. Çünkü onun günü sahiden de bir takım olayların yaşandığı saatlerden oluşmuştur. Tabii ki kadın aklıyla, bir erkeğin geçirdiği, gerçek anlamıyla boş saatleri idrak edemez.

Bizler de, erkek aklımızla kadının bize bomboş gelen bir sahnede olan biteni Oskarlık filmmiş gibi anlatmasını anlayamayız.

Bizim için "dolu dolu yaşamak" demek, gündüz işin dışında sabah çıkıp koşu yapmak, akşam yüzmeye gitmek, oradan dönüp sinemaya, tiyatroya, konsere gitmek, haftasonu balığa çıkmak, arkadaşlarla bilgisayar oyunu ya da kağıt oynamak filandır. Her saniyemizi böyle "doldururuz".

Elbette geriye kalan her milisaniyeyi de seksle doldurarak tamamlarız döngüyü!

Haksız da değiliz, çünkü biz ancak bu anları gerçekten "yaşarız". Oysa kadın için öyle mi? O kendisini böyle heba etmek zorunda değildir, sahile çıkıp bankta oturduğu dakikaları da "yaşamaktadır" o! O otobüs durağında beklerlen üstüne sıçratılan suyu yaşamına deneyim olarak katmıştır. Bir cam kenarında iki koltuğa tüneyip arkadaşıyla kahve içip sohbet ettiği dakikalar da yaşanmıştır onun için.

Uff.. Bu örnekler daha ne kadar çok uzatılabilir! Doğa resmen biz erkeklere haksızlık yapmış yahu!

Az yaşıyoruz, az.

8 Mart 2007

zeka vs. akıl

Kelimelerle oynamayı severim ama kelime oyunu yapmayı pek sevmem.

Mesela yukarıdaki cümleyi kurarken kelimelerle oynuyorum, ama bir kelime oyunu yapmıyorum. Basket topuyla oynamak ama basket oynamıyor olmak gibi bir şey sanırım bu...

Lost diye bir dizi oynuyor, pek çoğunuz duymuşsunuzdur hani şu insanların deliler gibi bütün bir haftasonu ekran başından kalkmadan bir oturuşta on, on beş bölüm seyrettikleri, hastalık haline gelen dizi.

Ben o dizideki Kate'e aşığım! Onun uğruna bunca yıllık aşkım Lyv Tyler'ı bile terkettim! Artık yeni, biricik aşkım Evangeline Lilly'dir.

Bu cümlede geçen "aşk"ın gerçek aşk olmadığını savunmak benim lügatımda "kelime oyunu"dur. Elbette burada aşk ile ne kasdettiğim gayet net anlaşılıyor, dolayısıyla benim Evangeline Lilly'ye olan aşkımın aslında güzel dilimizde hangi müstesna kelime ile daha doğru ifade edilebileceği ile uğraşmam. Meraklısı çok uğraşmak istiyorsa da, ona engel olmam.

Çok kısaca "ben Kate'e aşığım" derim. Olur biter.

İlkokuldaki ev ödevleri gibi, "kelime oyunu" ve "kelimelerle oynamak" ifadelerini böylece iki cümlede kullandıktan sonra konumuza giriş yapabiliriz sanırım, zira bugün üzerinde ahkam kesmeye çalışacağım iki kelime, "akıl" ve "zeka" arasında kelime oyunu yapmadan konuşmaya çalışabilmek için öncelikle "kelime oyunu" ile neyi kasdettiğimi netleştirmem gerekiyordu.

Fakat kelimelerle oynama alışkanlığım yüzünden sanırım bu açıklamalarım da hayal ettiğim kadar net olamadı!

Yıllarca zeki olmanın bir marifet olduğunu sanarak yaşadım. Oysa son yıllarda deneyimlediklerim bana bu işte bir bit yeniği olduğunu hissettirmeye başlamışlardı. Eh, ben de kendi çapımda biraz zeki bir insan olduğum için bu bit yeniğini uzun süre fazla ciddiye almadım. Kadı kızında bile o kadar yenik olurdu sonuçta.

Aç parantez.

Alın size bir kelimelerle oynama eğlencesi daha. Buradaki "yenik" kelimesinin yanlış ve anlamsız olduğunu söyleyerek kelime oyunu yapmak isteyenler çıkabilir diye hemen olay anında bir not düşmek istedim. Hani cinayet mahalinde makdülün etrafı çerçeve ile çizilir ya, işte yukarıda da "yenik" diye bir kelimeyi resmen katlettim.

Çok da keyif alarak yaptım bunu üstelik. Bir daha fırsatım olsa bir daha yaparım. Pişman değilim.

Kapa parantez.

Sanırım yaşlanmak böyle bir şey olsa gerek ki, ard arda deneyimlediklerimden yavaş yavaş zekanın öyle çok da her derde deva olmadığı sonucunu çıkarmaya başladım.

İnsan yaşadıkça, bir zamanlar beyaz dediği öyle çok şeye zaman içinde siyah demeye başlıyor ki, böylesine derinden hayal kırıklıklarını dahi gittikçe daha olgunlukla karşılıyor. Demek benim zekam o kadar da değerli değilmiş ha???

Aman allahım! Bu resmen yıllarca kankalık yaptığınız, bir sürü şey paylaştığınız, hep konuştuğunuz, dertleştiğiniz en yakın arkadaşınızın aslında var olmadığını, tamamen sizin hayal ürününüz olduğunu öğrenmek gibi büyük bir yıkım.

Hep filmlerde olur böyle şeyler sanıyorsunuz değil mi? Yanılıyorsunuz. Sürekli olarak yaşamaktayız bunu. Hatta şu an "evren" diye adlandırdığımız şeyin de aslında bizim zihnimizin bir ürünü olduğunu söylüyorlar. Eğer bu gerçekse, umarım bu gerçeği idrak edecek kadar çok yaşamam.

Bu konudaki düşünceler, geçenlerde bir dansçı kardeşime "sen çok yeteneklisin, hatta dünya çapında bir dansçı olabilirsin, ama çok çalışmadığın sürece bu yeteneğin heba olur gider" tarzında bir dizi ukalalık yaparken sinsice beyin çeperlerimde gezinip, kendisine yandaş topladı. Meğer o çeperlere bu konuda ne çok toz birikintisi toplamışım.

Eh, yaş olmuş otuz altı. Beyin çeperleri yemiş olduğumuz kazıklarla, yani deneyimle sıvanmış iyice. Artık ikinci üçüncü kata çıkmaya başlamışız.

Ben bu ukalalıklara giriştikten sonra daha söyleyeceklerimin yarısına bile gelmeden içimi bir sıkıntıdır kapladı. Halbuki daha nice zevzekliklerim vardı yolda. Ama dedim ya, bir düşünce silsilesidir kafamın içinde fır dönüyor, keyif bırakmadılar bende. Ukalalığımı yarım bıraktım.

Birden "sen ne yaptın?" soru cümlesi belirdi yanıp sönen ampullerin birinde. Aslında başka bir yere bakıyordum, belki duvara filan, ya da camdan dışarı. Ama hani film karelerinin içine tek bir görüntü sokarlar, gözünüz onu görmez ama bilinç düzeyinde algılarsınız ya...

Sanki kendi kendime böyle bir oyun oynuyordum:

"Sen ne yaptın zekan için?"

Soru gittikçe daha küstahlaşıyordu. Anlamazdan gelmeye devam etsem birkaç dakika içinde sülaleme geydirmeye dönüşebilirdi. Oysa bal gibi anlamıştım ne demek istediğini.

O dansçı kardeşime danstaki dünya çapındaki yeteneğini ancak çalışarak nakte çevirebileceğini söyleyen ben, biraz abartacak olursak, kendi "dünya çapındaki" zekamı nakte çevirmek için ne yapmıştım?

Düşünceler çok büyük bir süratle hunhar eylemlerine hazırlanmışlardı bile. Beni can evimden vuracak hain bir intihar saldırısı düzenleyeceklerdi. Biliyordum.

Bildim.

Zeki olmak, aslında güzel olmak gibi bir şey. Bir kadını güzel olduğu için beğenebilirsiniz, onu arzulayabilir, hatta benim Evangeline Lilly'ye aşık olmam gibi, ona aşık olabilirsiniz.

Hadi kadınlar da gücenmesin, sizin için de George Clooney'miz, Mel Gibson'ımız var.

Bu insanlar sahiden de güzeller.

Güzel oldukları için onları takdir ediyor musunuz peki? Cevap, kocaman bir hayır! Neden takdir edeyim ki, ne yapmış güzel olmak için? Doğuştan güzel, olsa olsa imrenirim, kıskanırım, gıpta ederim. Peki dünyada onlardan daha güzel olup da o konumda olmayı hayal eden başka binlerce insan yok mu?

Cevap, kocaman bir evet!

Bu güzel insanların becerisi, güzelliklerini "nakte" çevirebilmek için gereken güce sahip olmuş olmaları.

Burada "nakit"ten kastım, elbette ki türlü renklerdeki banknotlar değil! Her bireyin kendi "nakti" vardır. Kimisi için sadece huzur, kimisi için güç, kudret, kimisi için ise belki sadece güzel bir partner bulabilmektir nakit.

Dansçı kardeşime sıraladığım ukalalıkların satır aralarından kendi zekamı küçümseyecek bu sonuçları çıkarmak hiç de hoşuma gitmiş değildi doğrusu. Ama dost acı söylüyordu, ben de kendimin en yakın dostu olarak epey acı söylemekteydim.

Zeki olmak hiç bir şey değildi. Bu zekayı nakte çevirebilecek aklı kullanmaktı marifet.

Dünyanın en büyük futbolcusundan çok çok daha yetenekli bir çok futbolcu vardır, ancak bu güzel yeteneklerini dünyanın en büyük futbolcusu olabilecek yönde kullanamamışlardır. Bunların içinde "ben öyle disipline filan gelemem, kumsalda kızları tavlamak için kullanırım yeteneğimi, daha ne isterim hayattan" diyenler olabilir. Onlara saygım sonsuz. Ne istediklerini biliyorlar!

Ama siz benim ne demeye çalıştığımı anladınız. Sözüm "ben ondan çok daha yetenekliyim, aslında dünyanın en büyük futbolcusu ben olabilirdim... Ama...." diye sızlanan büyük yeteneklere.

Çok alçak gönüllü davranmayacağım. Ben sahiden de iyi bir bilgisayar programcısıyım. Hatta şu on beş yıla yakın sürelik iş hayatımda benden daha yetenekli olduğunu düşündüğüm sadece bir programcı ile tanıştım. Algoritmam güçlüdür, çözemeyeceğim problem yok gibidir.

Ne kadar güzel değil mi?

Peki neden Bill Gates'i tanıyor da beni tanımıyorsunuz? Belki ben Bill Gates'den daha zekiyim? Belki ben Microsoft'ta çalışan tüm programcılardan daha yetenekliyim?

Peki neden Windows'u ben değil Bill Gates düşündü?

Neden Windows'un hiç bir programında benim imzam yok?

Şimdi benim sahiden de iyi bir bilgisayar programcısı olduğum söylenebilir mi?

Sergen'in muhteşem bir sol ayağı ve yeteneği vardı. Türkiye'nin en büyük futbolcusu olduğu söylenebilir mi?

Evet, benim dansçı kardeşime sıraladıklarım aslında çok doğru sözlerdi. Dansa yönelik Allah vergisi büyük bir yeteneği vardı. Ama esas mesele bu yeteneği ne kadar "nakte" çevirebileceği idi. Kendisinden çok daha yeteneksiz, ama çok daha başarılı dansçılarla tanışmasından korkuyordum.

Aynı Bill Gates'le tanışmaktan korkmam gibi belki de! Aynı, Microsoft'ta çalışan, aslında çok kısıtlı bir zekaya sahip, ancak bu zekayı nakte çevirmeyi başaran bir programcıyla tanışmaktan korkmam gibi!

Bu yüzden diyorum ki, zeka ve aklı ayrı ayrı değerlendirmek gerçek yaşamda çok da anlamlı sonuçlar vermiyor bize. Yetenek ve çalışmayı ayrı ayrı değerlendirmenin vermediği gibi.

Pes! Bunca yazıyı, zaten hepinizin bildiği bu sonuca varmak için mi yazdım?

Hayır, bir adım daha öteye gitmek istiyorum. Artık ne kadar zeki olduğumu, ve ne kadar akıllı olduğumu ölçmekten vazgeçmekten bahsediyorum. Artık bunların yerine başka bir kavram koymak gerekiyor.

Zeka ve akıl, belki de X diye adlandıracağımız apayrı bir kavramın iki elemanı. Biz günlük yaşantımızda hep bu X ile ilgileniyoruz. Konsantrasyonumuzu da aslında buna vermemiz gerekiyor. Ben sadece "çok yeteneklisin, ama çalışmadığın sürece..." ile başlayan bir cümle kurmak istemiyorum. Adam yetenekli, ama az çalışıyor, ya da disiplinli değil.

İşte bu kişinin gerçek özelliği budur. Bu adam için "çok yetenekli" demenin aslında hiç bir anlamı yok. Çok yetenekli + az çalışan + disiplinsiz = bir miktar X.

Bu adam bir miktar X'tir! Çok yetenekli, ama daha çok çalışsaydı ne olurdu? Hiç bir şey olmazdı, çünkü bu, bir başkası olurdu! Bu adam ise hala sadece bir miktar X'tir.

Bir başkası ondan daha fazla X olabilir!

Şimdi "daha az yetenekli, ama daha çok çalıştı bir yere geldi" demenin ne anlamı var? Ulaştığımız tek bir nokta var, o da ne kadar X olabileceğimiz!

Kendimi "zeki" olarak nitelendirirken aslında ne kadar X olduğumu düşündüm yani anlayacağınız. Benden daha fazla X olanları gözümün önüne getirdim.

Artık "ben onlardan daha zekiyim" demiyorum.

Onlar benden daha fazla X.

Tek gerçek bu.