21 Ekim 2012

Kano tatili... Sonunda!


Ayarladık, ayarlayamadık, size uydu, bize uymadı, hava kötüledi, araya bayram girdi, kış geldi geliyor, yapamayacağız, kaçırdık filan derken en sonunda üç kişilik dev ekibimiz bir araya gelebildi ve uzun süredir hayalini kurduğumuz kano tatilini yapabildik.

İyi ki de yapmışız.

Üç kişilik dev ekibimiz; ben, sevgili eşim Ebru ve rehberimiz, arkadaşımız, büyüğümüz Vedat abi.

İstanbul’dan uçakla Dalaman’a, oradan otobüsle Vedat abilerin evinin bulunduğu Ataköy’e ulaştık, Vedat abi ve eşi Julie bizi tamamen doğal ürünlerden oluşan muhteşem bir sabah kahvaltısı sofrası ile karşıladılar. Taze sıkılmış meyve sularını, peynirleri, kaymakları, çeşitli “rekoltelerin” karışımı, Vedat abinin özel formülü balları, reçelleri, cevizleri mideye indirdikten sonra elbette bir rehavet çöktü.

İstanbul’da nereye ekeceğimizi bilemeyip yanımızda getirdiğimiz iki yavru sedir ağacını da (kimileri buna fidan diyor) Vedat abilerin bahçesinde saksılara yerleştirdikten sonra 7-8km. Mesafede’ki Akyaka’da, şirin Susam Otel’e yerleştik.

Beni son dakikaya kadar bu tatilin iptal edilebilir olduğuna inandıran, aşırı stresli ve yoğun bir hafta geçirmiştim. Öyle ki, Cumartesi sabahı uçağa binmeden sadece birkaç saat önce yeni web sayfasının son satırlarını yazmış, işleri ofisteki arkadaşlara paylaştırmış ve bilgisayarı kapatabilmiştim.

Bilgisayarını sabah kapatabilmiş olan birisinin o gece ne yaptığını anlatmaya gerek yoktur sanırım.

Böyle bir uykusuzluğun da etkisiyle olsa gerek, akşam 6 sularında, bisikletle kısa bir Akyaka turundan sonra otele girdik ve bir daha da çıkamadık.

Bunu en son balayında, uzun bir yolculuktan sonra Maçka’ya ulaştığımızda yaşamıştık. “Biraz kestirelm, sonra çevrede biraz yürürüz” diye akşam 4 gibi uyuyup sabah 9’da kalkmış ve bize “ee? Akşam nasıl geçti?” diye soran otel sahibine de “biraz etrafı gezdik” diye yalan söylemek zorunda kalmıştık.

Neyse ki bu sefer kimse bize akşam ne yaptığımızı sormadı...

Sabah 9’da Vedat abiler bizi Alternatif Outdoor’un minibüsüyle aldılar ve 45 dakikalık mesafedeki İngiliz Limanı’na hareket ettik.

Haritada tam yerini bulamadığım için tahmini bir güzergah çiziyorum. Burada tek emin olduğum Akyaka’nın nerede olduğu ve hazreti google’ın işaretlemiş olduğu Sedir Adası’nın yeri. Sanırım ikinci gece konaklamış olduğumuz adanın yeri de doğru.



Kano ile ilgili daha önce “mutlaka 7-8 kez devrileceksiniz”, “denge kurmak epey zor oluyor” şeklinde korkutulmuştum. Ancak hiç de korktuğum gibi olmadı. Ne binerken ne inerken, bir kez olsun devrilme tehlikesi yaşamadık. Evet, kano, özellikle iki kişilik bir kano, iniş binişlerde epey sallanıyor, ama büyük ihtimalle profesyonel aletler oldukları için herhangi bir sıkıntı yaşatmadılar.

3 günlük tüm yiyecek, içecek, çadır, uyku tulumu, mat gibi malzemelerin o kanolara nasıl sığdığını bilemiyorum. Nasıl sığdıklarına akıl sır erdiremediğim onca malzemenin üzerine Vedat abinin minibüsünün arkasını dolduran onca mutfak malzemesinin nasıl eklendiği ise küçük bir mucize olsa gerek.

İki kişilik kanoda uyum çok önemli. Arkada oturan, öndeki kişinin kürek çekme ritmine uymalı. Yoksa kürekler havada tokuşuyorlar.

Arkada oturanın bir diğer görevi de iki ayağının ucuyla iterek dümeni kontrol etmek. Sürekli aynı şekilde kürek çekip dümen sayesinde yön değiştirebiliyor olmak çok keyifli doğrusu.

Kano gezisi aslında küçük çaplı bir mavi tur. Hatta ondan daha zevkli, çünkü tekneyle süratle geçerken birçok koy, bir çok sahilden geçiyorsunuz ama sadece girip demir attığınız yerleri daha detaylı görebiliyorsunuz. Kanoda ise, kendi kol gücünüzle, olanca yavaşlığıyla içinden geçiyor olduğunuz için güzergahın her detayını deneyimleme şansınız oluyor.

Kano için yavaş derken elbette Vedat abinin kanosunu kastetmiyorum. Biz iki kişi, ve onunkinin yarısı yük taşımamıza rağmen, bütün gücümüzle küreklere asıldığımız anlarda dahi Vedat abiyi her zaman 30-40 metre kadar ileride dinlenir, bizi beklerken gördük. Ne zaman kürek çektiğini, ne zaman durduğunu bilmiyoruz. En sonunda kanosunun arkasında küçük bir elektrik motoru saklı olduğuna karar verdik.

Kıyılarda giderken keyifli olmasına keyifli ama “açık denize” çıktığınızda, okyanusun azgın dalgalarıyla boğuşurken biraz yorucu olabiliyor. “Bir körfezin içindeki koyların girinti çıkıntıları arasında gezinirken ne azgın dalgası?” diyeceksiniz, inanın abartmıyorum, 10 metre büyüklüğündeki dalgalar... Hadi 10 metre değil de 5... yok yok insan boyu... Belki de zaman zaman kanonun üzerine sıçrayan dalgalar.. Tuzlu su yüzünüze yüzünüze çarparken “şu karşıki adanın etrafından döneceğiz” şeklindeki bir hedef ve challenge karşısında sürekli kürek çekiyor, ufukta gördüğünüz şilep... belki de gemi... ya da, ya da yelkenlilerin rotasıyla kesişip kesişmediğinizi düşünüyorsunuz.

Bir koya girip “aa burası ne kadar güzelmiş, hadi yüzelim” ya da “burada sahile çıkalım” diyebilmek çok keyifli. Kanoya binerken komik bir kostüm giyiyorsunuz, üzeirinizde bir can yeleği, altınızda ise kocaman bir etek var. Bu etek, kanoya oturduğunuzda bölmenizi kapatıp içeri su girmesini engelliyor. Tabii bu kostümle suya düşmek de epey eğlenceli.

Doğa tatili, “dünyevi dertler”den kurtulmak için birebir. Ama uğradığımız her yerde kafamızın etrafında dozurdayan arılar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ebru arılar için “dozurdamak” değil “vızırdamak” fiilinin kullanıldığı konusunda beni uyarıyor, ancak bence bu katil yaratıklar için “dozurdamak” çok daha uygun.

Doğa adamı Vedat abi halinden memnun, etrafındaki bir düzine arıyla birlikte yemek hazırlayabiliyor ama biz elimizdekileri sürekli sallayarak iki saniye rahat duramıyoruz. Yemeklerimizi suyun içinde yemek bile çare değil.

Vedat abinin dediğine göre 2004-2005 arasında arılar öyle çoklarmış ki, kahvaltı bile edemiyorlarmış.

Onu bile rahatsız edecek bir arı kütlesini hayal etmek istemiyorum!

Neyse ki akşam hava kararıp kamp ateşimizi yaktıktan sonra arıların gazabı da sona eriyor. Hele hele ateş başında çaylarımızı yudumlarken aklımızdan tek bir olumsuz düşünce bile geçmiyor. Vedat abi bize beş yıldızlı otel konforu sunmaya kararlı. Bir koyda kanolarımızı kıyıya çekip biraz yüzdükten sonra deniz kenarında bir taşın üzerinde bizi bekleyen meyve tabağı herhalde yeterli örnektir.

Ancak bu konforun ve ardı arkası kesilmeyen ikramın benim açımdan kötü de bir anlamı var. Geziye çıkmadan önce artık kırmızı alarm seviyesine ulaşmış kilo problemimle, enerji harcayarak biraz olsun savaşabileceğimi ummuştum.

Ne mümkün.

Sürekli yiyoruz. Sıcak yemek yemediğimiz anlarda da boş durmamak için olsa gerek çikolata ya da kuruyemişleri hüpletiyoruz.

Kano tatiline çıkacaklara en büyük tavsiyem ayaklarına deniz patiklerinden almaları. Sandalet de idare eder, ama bence patik harika çözüm. Kıyılara çıktığınızda sizi neyin beklediğini bilemiyorsunuz, kanodan inerken ayağınıza deniz kestanesi batması tehlikesi var.

Bunun dışında yarım parmaklı eldivenler de çok iş görür eminim. Parkurumuz zorlu olmamasına rağmen ikinci günün sonunda ellerim epey su toplamıştı.

Bir de güneş gözlüğü tavsiye ederim. Güneşten korunmaktan ziyade, birazcık rüzgar ve dalgada her kürek darbesinde gözünüze tuzlu su kaçmasını engellemek için.

Ancak çölde kutup ayısına rastlama olasılığı hayli yüksek olan benim gibiler, mesela bir kano yolculuğunda ayak topuklarının su toplamasına önlem bulamayabilirler. Ya da sırtlarının su toplaması kendilerini biraz rahatsız edebilir.

Yine de siz siz olun, eğer ayak topuğunuz su toplamışsa kanoyu kıyıya çekmeye çalışırken bir taş parçası üzerinden kaymayın, kayıp ayağınızı taşa çarpacaksanız da en azından su toplamış olan yeri çarpmamaya çalışın. Bu sahiden çok acıtıyor çünkü. Ben bu darbeyi aldığımda yaklaşık 30 saniye kadar yerimden kıpırdayamadım. Ayak topuğum mu kırıldı, yoksa su toplayan yer patladı da tuzlu su mu acıtıyor, ayırdedemedim.

Özellikle de sonraki bir gün boyunca aynı topuğu kanonun zeminine sürte sürte devam etmek hiç de zevkli olmadı.

İlk gecemizi geçirdiğimiz kumsal çok keyifliydi, ama ne kadar ıssız görünürse görünsün sonuçta ana karaya bağlıydı ve seyrek de olsa biraz öteden geçen kamyonların sesini duyabiliyorduk. Ama ikinci gece kaldığımız ada harikaydı. Etrafımızda dönenen şirin tavşanlar, kendilerine sunduğumuz çeşitli sebzeleri, havuçları hiç reddetmediler. Hiç biri elimden bir şey yiyecek kadar insancıl değildi ama gece 5-10 metre etrafımızda cirit atmaktan da geri kalmadılar.

Adada sadece tavşanların misafiri değildik, 5-6 üyeden oluşan küçük bir koyun grubu da bizi çok misafirperver ağırladılar. Onlar tavşanlar kadar korkak olmadıklarından elimizden kuruyemiş yemeye cesaret ettiler, hatta bir koç biraz daha fazlasını talep ettiğinde biz biraz korktuk doğrusu.

Koyun ve tavşandan başka adada farelerin de olduğunu Vedat abi ayrılışımızdan birkaç saat sonra söyleyecekti.

Elbette tüm yolculuk böyle şirin yaratıkların etrafında cereyan etmiyor. Mesela camgözlerin yuvasından geçerken altımızdan bir Jaws geçip de kanomuzu yemeye çalışırsa diye etrafta bir trafo direğine bağlayabileceğim kalın bir elektrik kablosu aradım, ancak Vedat abi boşvermemi söyledi.

Sakin sakin kürek çekmek asla yorucu değil, ama bir noktaya ulaşmak için kesintisiz gittiğinizde, birinci saatin sonuna doğru biraz kastırmaya başlıyor doğrusu. Neyse ki bizim turumuz son derece keyfe kederdi, istediğimiz anda denizin ortasında durup kürek çekmeyi bırakıyor, sohbet edebiliyorduk.

Hatta Vedat abinin icadı “branda-yelkenli” sistemiyle, akşam yere serdiğimiz brandayı ellerimizle havada tutarak küçük çaplı bir yelkenli gezinti keyfi dahi yaşayabildik.

Üç günlük gezintimiz Akyaka’da, Azmak deresinde ters yönde kürek çekerek sona erdi. Rafting ile kıyaslanamayacak olsa da, sakin sakin giderken birden sağa sola savrulmak, bununla mücadele etmek gerçekten keyifliydi.

Her güzel deneyimden sonra olduğu gibi, kısa bir süre içinde unutmak üzere bir kez daha “insan böyle şeyleri asla ertelememeli” diyerek günlük hayatımıza döndük. Henüz unutmamışken de bu yazıyı yazıp bitirmek istedim. Sürçü lisan ettiysek affola.