Ayarladık, ayarlayamadık, size uydu, bize uymadı, hava
kötüledi, araya bayram girdi, kış geldi geliyor, yapamayacağız, kaçırdık filan
derken en sonunda üç kişilik dev ekibimiz bir araya gelebildi ve uzun süredir
hayalini kurduğumuz kano tatilini yapabildik.
İyi ki de yapmışız.
Üç kişilik dev ekibimiz; ben, sevgili eşim Ebru ve
rehberimiz, arkadaşımız, büyüğümüz Vedat abi.
İstanbul’dan uçakla Dalaman’a, oradan otobüsle Vedat
abilerin evinin bulunduğu Ataköy’e ulaştık, Vedat abi ve eşi Julie bizi tamamen
doğal ürünlerden oluşan muhteşem bir sabah kahvaltısı sofrası ile karşıladılar.
Taze sıkılmış meyve sularını, peynirleri, kaymakları, çeşitli “rekoltelerin”
karışımı, Vedat abinin özel formülü balları, reçelleri, cevizleri mideye
indirdikten sonra elbette bir rehavet çöktü.
İstanbul’da nereye ekeceğimizi bilemeyip yanımızda
getirdiğimiz iki yavru sedir ağacını da (kimileri buna fidan diyor) Vedat
abilerin bahçesinde saksılara yerleştirdikten sonra 7-8km. Mesafede’ki
Akyaka’da, şirin Susam Otel’e yerleştik.
Beni son dakikaya kadar bu tatilin iptal edilebilir olduğuna
inandıran, aşırı stresli ve yoğun bir hafta geçirmiştim. Öyle ki, Cumartesi
sabahı uçağa binmeden sadece birkaç saat önce yeni web sayfasının son
satırlarını yazmış, işleri ofisteki arkadaşlara paylaştırmış ve bilgisayarı
kapatabilmiştim.
Bilgisayarını sabah kapatabilmiş olan birisinin o gece ne
yaptığını anlatmaya gerek yoktur sanırım.
Böyle bir uykusuzluğun da etkisiyle olsa gerek, akşam 6
sularında, bisikletle kısa bir Akyaka turundan sonra otele girdik ve bir daha
da çıkamadık.
Bunu en son balayında, uzun bir yolculuktan sonra Maçka’ya
ulaştığımızda yaşamıştık. “Biraz kestirelm, sonra çevrede biraz yürürüz” diye
akşam 4 gibi uyuyup sabah 9’da kalkmış ve bize “ee? Akşam nasıl geçti?” diye soran
otel sahibine de “biraz etrafı gezdik” diye yalan söylemek zorunda kalmıştık.
Neyse ki bu sefer kimse bize akşam ne yaptığımızı sormadı...
Sabah 9’da Vedat abiler bizi Alternatif Outdoor’un
minibüsüyle aldılar ve 45 dakikalık mesafedeki İngiliz Limanı’na hareket ettik.
Haritada tam yerini bulamadığım için tahmini bir güzergah
çiziyorum. Burada tek emin olduğum Akyaka’nın nerede olduğu ve hazreti
google’ın işaretlemiş olduğu Sedir Adası’nın yeri. Sanırım ikinci gece
konaklamış olduğumuz adanın yeri de doğru.
Kano ile ilgili daha önce “mutlaka 7-8 kez devrileceksiniz”,
“denge kurmak epey zor oluyor” şeklinde korkutulmuştum. Ancak hiç de korktuğum
gibi olmadı. Ne binerken ne inerken, bir kez olsun devrilme tehlikesi
yaşamadık. Evet, kano, özellikle iki kişilik bir kano, iniş binişlerde epey
sallanıyor, ama büyük ihtimalle profesyonel aletler oldukları için herhangi bir
sıkıntı yaşatmadılar.
3 günlük tüm yiyecek, içecek, çadır, uyku tulumu, mat gibi
malzemelerin o kanolara nasıl sığdığını bilemiyorum. Nasıl sığdıklarına akıl
sır erdiremediğim onca malzemenin üzerine Vedat abinin minibüsünün arkasını
dolduran onca mutfak malzemesinin nasıl eklendiği ise küçük bir mucize olsa
gerek.
İki kişilik kanoda uyum çok önemli. Arkada oturan, öndeki
kişinin kürek çekme ritmine uymalı. Yoksa kürekler havada tokuşuyorlar.
Arkada oturanın bir diğer görevi de iki ayağının ucuyla
iterek dümeni kontrol etmek. Sürekli aynı şekilde kürek çekip dümen sayesinde
yön değiştirebiliyor olmak çok keyifli doğrusu.
Kano gezisi aslında küçük çaplı bir mavi tur. Hatta ondan
daha zevkli, çünkü tekneyle süratle geçerken birçok koy, bir çok sahilden
geçiyorsunuz ama sadece girip demir attığınız yerleri daha detaylı
görebiliyorsunuz. Kanoda ise, kendi kol gücünüzle, olanca yavaşlığıyla içinden
geçiyor olduğunuz için güzergahın her detayını deneyimleme şansınız oluyor.
Kano için yavaş derken elbette Vedat abinin kanosunu
kastetmiyorum. Biz iki kişi, ve onunkinin yarısı yük taşımamıza rağmen, bütün
gücümüzle küreklere asıldığımız anlarda dahi Vedat abiyi her zaman 30-40 metre
kadar ileride dinlenir, bizi beklerken gördük. Ne zaman kürek çektiğini, ne
zaman durduğunu bilmiyoruz. En sonunda kanosunun arkasında küçük bir elektrik
motoru saklı olduğuna karar verdik.
Kıyılarda giderken keyifli olmasına keyifli ama “açık
denize” çıktığınızda, okyanusun azgın dalgalarıyla boğuşurken biraz yorucu
olabiliyor. “Bir körfezin içindeki koyların girinti çıkıntıları arasında
gezinirken ne azgın dalgası?” diyeceksiniz, inanın abartmıyorum, 10 metre büyüklüğündeki
dalgalar... Hadi 10 metre değil de 5... yok yok insan boyu... Belki de zaman
zaman kanonun üzerine sıçrayan dalgalar.. Tuzlu su yüzünüze yüzünüze çarparken
“şu karşıki adanın etrafından döneceğiz” şeklindeki bir hedef ve challenge
karşısında sürekli kürek çekiyor, ufukta gördüğünüz şilep... belki de gemi...
ya da, ya da yelkenlilerin rotasıyla kesişip kesişmediğinizi düşünüyorsunuz.
Bir koya girip “aa burası ne kadar güzelmiş, hadi yüzelim”
ya da “burada sahile çıkalım” diyebilmek çok keyifli. Kanoya binerken komik bir
kostüm giyiyorsunuz, üzeirinizde bir can yeleği, altınızda ise kocaman bir etek
var. Bu etek, kanoya oturduğunuzda bölmenizi kapatıp içeri su girmesini
engelliyor. Tabii bu kostümle suya düşmek de epey eğlenceli.
Doğa tatili, “dünyevi dertler”den kurtulmak için birebir.
Ama uğradığımız her yerde kafamızın etrafında dozurdayan arılar için aynı şeyi
söyleyemeyeceğim. Ebru arılar için “dozurdamak” değil “vızırdamak” fiilinin
kullanıldığı konusunda beni uyarıyor, ancak bence bu katil yaratıklar için
“dozurdamak” çok daha uygun.
Doğa adamı Vedat abi halinden memnun, etrafındaki bir düzine
arıyla birlikte yemek hazırlayabiliyor ama biz elimizdekileri sürekli
sallayarak iki saniye rahat duramıyoruz. Yemeklerimizi suyun içinde yemek bile
çare değil.
Vedat abinin dediğine göre 2004-2005 arasında arılar öyle
çoklarmış ki, kahvaltı bile edemiyorlarmış.
Onu bile rahatsız edecek bir arı kütlesini hayal etmek
istemiyorum!
Neyse ki akşam hava kararıp kamp ateşimizi yaktıktan sonra
arıların gazabı da sona eriyor. Hele hele ateş başında çaylarımızı yudumlarken
aklımızdan tek bir olumsuz düşünce bile geçmiyor. Vedat abi bize beş yıldızlı
otel konforu sunmaya kararlı. Bir koyda kanolarımızı kıyıya çekip biraz
yüzdükten sonra deniz kenarında bir taşın üzerinde bizi bekleyen meyve tabağı
herhalde yeterli örnektir.
Ancak bu konforun ve ardı arkası kesilmeyen ikramın benim
açımdan kötü de bir anlamı var. Geziye çıkmadan önce artık kırmızı alarm
seviyesine ulaşmış kilo problemimle, enerji harcayarak biraz olsun
savaşabileceğimi ummuştum.
Ne mümkün.
Sürekli yiyoruz. Sıcak yemek yemediğimiz anlarda da boş
durmamak için olsa gerek çikolata ya da kuruyemişleri hüpletiyoruz.
Kano tatiline çıkacaklara en büyük tavsiyem ayaklarına deniz
patiklerinden almaları. Sandalet de idare eder, ama bence patik harika çözüm.
Kıyılara çıktığınızda sizi neyin beklediğini bilemiyorsunuz, kanodan inerken
ayağınıza deniz kestanesi batması tehlikesi var.
Bunun dışında yarım parmaklı eldivenler de çok iş görür
eminim. Parkurumuz zorlu olmamasına rağmen ikinci günün sonunda ellerim epey su
toplamıştı.
Bir de güneş gözlüğü tavsiye ederim. Güneşten korunmaktan
ziyade, birazcık rüzgar ve dalgada her kürek darbesinde gözünüze tuzlu su
kaçmasını engellemek için.
Ancak çölde kutup ayısına rastlama olasılığı hayli yüksek
olan benim gibiler, mesela bir kano yolculuğunda ayak topuklarının su
toplamasına önlem bulamayabilirler. Ya da sırtlarının su toplaması kendilerini
biraz rahatsız edebilir.
Yine de siz siz olun, eğer ayak topuğunuz su toplamışsa
kanoyu kıyıya çekmeye çalışırken bir taş parçası üzerinden kaymayın, kayıp
ayağınızı taşa çarpacaksanız da en azından su toplamış olan yeri çarpmamaya
çalışın. Bu sahiden çok acıtıyor çünkü. Ben bu darbeyi aldığımda yaklaşık 30
saniye kadar yerimden kıpırdayamadım. Ayak topuğum mu kırıldı, yoksa su
toplayan yer patladı da tuzlu su mu acıtıyor, ayırdedemedim.
Özellikle de sonraki bir gün boyunca aynı topuğu kanonun
zeminine sürte sürte devam etmek hiç de zevkli olmadı.
İlk gecemizi geçirdiğimiz kumsal çok keyifliydi, ama ne
kadar ıssız görünürse görünsün sonuçta ana karaya bağlıydı ve seyrek de olsa
biraz öteden geçen kamyonların sesini duyabiliyorduk. Ama ikinci gece
kaldığımız ada harikaydı. Etrafımızda dönenen şirin tavşanlar, kendilerine sunduğumuz
çeşitli sebzeleri, havuçları hiç reddetmediler. Hiç biri elimden bir şey
yiyecek kadar insancıl değildi ama gece 5-10 metre etrafımızda cirit atmaktan
da geri kalmadılar.
Adada sadece tavşanların misafiri değildik, 5-6 üyeden
oluşan küçük bir koyun grubu da bizi çok misafirperver ağırladılar. Onlar
tavşanlar kadar korkak olmadıklarından elimizden kuruyemiş yemeye cesaret
ettiler, hatta bir koç biraz daha fazlasını talep ettiğinde biz biraz korktuk
doğrusu.
Koyun ve tavşandan başka adada farelerin de olduğunu Vedat
abi ayrılışımızdan birkaç saat sonra söyleyecekti.
Elbette tüm yolculuk böyle şirin yaratıkların etrafında
cereyan etmiyor. Mesela camgözlerin yuvasından geçerken altımızdan bir Jaws
geçip de kanomuzu yemeye çalışırsa diye etrafta bir trafo direğine
bağlayabileceğim kalın bir elektrik kablosu aradım, ancak Vedat abi boşvermemi
söyledi.
Sakin sakin kürek çekmek asla yorucu değil, ama bir noktaya
ulaşmak için kesintisiz gittiğinizde, birinci saatin sonuna doğru biraz
kastırmaya başlıyor doğrusu. Neyse ki bizim turumuz son derece keyfe kederdi,
istediğimiz anda denizin ortasında durup kürek çekmeyi bırakıyor, sohbet
edebiliyorduk.
Hatta Vedat abinin icadı “branda-yelkenli” sistemiyle, akşam
yere serdiğimiz brandayı ellerimizle havada tutarak küçük çaplı bir yelkenli
gezinti keyfi dahi yaşayabildik.
Üç günlük gezintimiz Akyaka’da, Azmak deresinde ters yönde
kürek çekerek sona erdi. Rafting ile kıyaslanamayacak olsa da, sakin sakin
giderken birden sağa sola savrulmak, bununla mücadele etmek gerçekten
keyifliydi.
Her güzel deneyimden sonra olduğu gibi, kısa bir süre içinde
unutmak üzere bir kez daha “insan böyle şeyleri asla ertelememeli” diyerek
günlük hayatımıza döndük. Henüz unutmamışken de bu yazıyı yazıp bitirmek
istedim. Sürçü lisan ettiysek affola.
