İnsan hiç bir şey yazası yokken masaya oturur, ellerini klavyenin üstüne koyar ve boş gözlerle ekrana bakarsa ortaya bir yazı çıkar mı?
Sanırım çıkıyor, öyle ki bugüne kadar pek çok hikaye ne yazacağını bilemeyen yazarlara başrol vermiştir ilk satırlarında. Eh, adam yazar sonuçta, kasap değil ki eti kıyma makinasına atınca yağlarının nasıl parçalandığını betimlesin. Bizim bildiğimiz bu, buruşturulup çöp tenekesine fırlatılmış dosya kağıtları ile ilgili kalbimizin derinlerine işlemiş ne çok anımız vardır. Uzmanlık alanımız bu, elbette bunu anlatacağız.
Ama bizim kalbimize böylesine derin işlemiş bu kağıt buruşturup basketçi edasıyla çöp kovasına fırlatma olayının okuyucu için ne denli ilgi çekici olduğuna dair şüphelerim var. Hatta bunu "şüphe" diye adlandırmak biraz hafif bile kalıyor. Besbelli ki ilgilerini çekmiyor. Onlara ne kardeşim benim yazamadığım anlardan? Okur dediğin benim yazamadığımla değil de yazabildiğimle ilgileniyor olmalı...
Mı?
O zaman merak ediyorum, yazar olmamakla beraber ben dahil, birçok yazar yaşamında en az bir kez neden bu yola başvurmuştur? Neden yazamadığımız anları anlatmaya bu kadar düşkünüz?
Acaba diyorum yapabildiklerimizi değil de yapamadıklarımızı anlatırken mi daha samimi oluyoruz?
Lance Armstrong'un bir kitabını okudum. Hani şu meşhur bisiklet yarışçısı, kanseri yenip bilmem kaç kez Fransa bisiklet turunu kazanmış ve benim sürekli adını Neil Armstrong diye karıştırdığım adam. İnsan bu kadar meşhur bir sporcu iken dünyanın bir ucunda alakasız bir tip tarafından bir astronot ile karıştırılmak ne kadar gariptir kimbilir...
Yazdığı kitap tam bir başarı öyküsü. Adam deliler gibi çalışmış, başarılı olmak için ne gerekiyorsa yapmış. Bir yandan ben neden bu kadar çalışkan değilim diye de benim sinirimi bozmuş.
Bu kitapta beni en çok etkileyen sahneler ne diye düşündüğümde bir antrenman sırasında gereksiz bir süratle giderken bisikletten düşüp duvarda patlamasını, evliliğinin çatırdamasını, ya da bisiklet turunun önemli etaplarından birinde aşırı yorularak neredeyse bilincini yitirmesini hatırlıyorum!
En büyük sporcunun dahi sizin bizim gibi başarısız olabileceğini görüyor ve seviniyoruz belki de. Sanki adam sporcu değil de uzaylı. O hiç hata yapmaz, o üzülmez, ağlamaz, saçmalamaz, haksızlık yapmaz. O bir mükemmel. Bu kadar ilahi bir varlık bile işte bisikletten düşmüş. Bir bisikletçi olsam bu beni çok mutlu ederdi sanırım. Ben de sık sık düşüyor olurdum çünkü. Ama moralimi bozmama gerek olmazdı, çünkü Lance Armstrong bile düşüyor.
Hatta belki çok daha farklı bir tatmin veriyor bize Lance Armstrong'un bir yarış kaybetmesi. Çünkü sanırım hepimiz ruhumuzun derinliklerinde bir yerde, başarılı olanların hüsranlarını seyretmekten keyif alıyoruz. Bir ip cambazı onlarca metre yükseklikte bir ipin üzerinde akrobasi yaparken acaba içimizden bir an bile olsun "ah yere düşse kimbilir ne muazzam bir şey olur" demiyor muyuz?
Bu örnekleri çoğaltabiliriz, ama hepsinin bir ortak paydası var ki, hepsinde "çok başarılı" birilerinin başarısızlığa uğradıkları andan bahsediyoruz.
Oysa şimdi, tam bu satırları okurken kendi kendime şunu diyorum; "sarı çizmeli Mehmet Ağa, bir Babür Şaylan çıkmış şu anda bir şey yazası olmadığını söylüyor."
Eee? Ne yapalım yani? Babür Şaylan büyük bir yazar mı? Hayır. Herkesin tanıdığı bir ünlü mü? Hayır. O bir uzaylı değil yani? Değil. O bir mükemmel insan değil? Değil.
O zaman yazamıyorsa bana ne?
Sahiden, benim yazamamamdan size ne?
İşin doğrusu şu ki, ben bu satırları yatırım olarak yazıyorum, ileride bir gün belki işime yarar!
28 Kasım 2006
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder