“İnsan alırken de, verirken olduğu kadar samimi olabilmeli.”
Bilgece laflar yumurtlamaya meraklı olduğum yıllarda dilimden düşürmediğim beylik bir cümleydi bu. Karşınızdakine iyilik etmek kolaydır. Çıkarır cebinizden para verebilirsiniz, onun bir işini halledebilmek için saatlerce soğukta sıra bekleyebilirsiniz. Bütün bunları yapmak insana iyi hissettirir Kişi belki de gizliden gizliye bir “yüce gönüllülük” sıfatı yakıştırır kendisine.
Çoğunlukla bu iyilikleri yaparken gerçekten de samimidir.
Buraya kadar güzel.
Peki kaçımız, bize benzer bir iyilik yapıldığında kendimizi borçlu, belki biraz ezilmiş hissetmeyiz?
O kadar çok insan tanırım ki, kendilerini eş, dost, akrabaları için perişan ederler, ama hiç bir zaman onlardan bir karşılık almazlar. Kazara böyle bir iyiliğe “kurban gittiklerinde” ise ezilip büzülürler ve bu borcun altından nasıl kalkacaklarını düşünürler kara kara.
İyilik eylemini vermek ve almak olarak düşünürsek, verirken bu kadar mutlu olan insanların alırken mutsuz olmaları aslında biraz garip değil midir? Eğer onlara bir iyiliğim dokunduğunda kendilerini bu kadar borçlu hissediyorlarsa, basit bir mantıkla, bana iyilik yaptıklarında da benim onlara borçlu olduğumu düşünüyor olmaları gerekmez mi?
Vermek insanı bu kadar mutlu hissettiriyorsa, neden karşımızdakinin aynı şekilde mutlu olmasını istemeyiz?
İnsan kendi yaşamını başkalarına adayabilir, felsefi açıdan tartışmalı olsa da, benim şahsi görüşüm bunun bilgece bir davranış şekli olduğudur.
Ama eksik bir bilgeliktir bu. Hayatta karşımıza çıkan her sınav gibi, her başarılı testin ardından yeni bir soruyla karşılaşırız. Egomuzu yenerek kendi çıkarlarımızı ikinci plana atıp başkalarının iyiliği için çırpınıyor olabiliriz, fakat işte bu sınavı geçtikten hemen sonra ikinci bir soru çıkar karşımıza ve ne yazık ki hemen hemen hiç bir zaman bu soruyu göremez, “tamam ben bu sınıfı geçtim, işimi bitirdim” diyor oluruz.
Halbuki sıradaki yeni soru, aynı iyiliklerin bize yapılması durumunda da egomuzu yenip yenemeyeceğimizdir!
Öyle ya, toplumun her kesimi tarafından iyilik yapmak “güzel” bir davranış şekli olarak adlandırılmıştır. İnsan bunu düşündüğü sürece “ben ne kadar iyi bir insanım” diyecektir ister istemez. Aslında tüm yaşamı iki kutba ayırmış olduğunu farkedemeyecektir: iyilik yapan ve iyilik yapılan. Bir pozitif, bir negatif kutup gibi adeta.
Böyle düşünen birisinin her zaman pozitif kutupta yer almayı tercih etmesi de çok doğaldır elbette.
Oysa bunu da aşıp, aslında iyiliğin çok doğal, hatta sıradan bir insan davranışı olduğunu gerçekten kabul edebilsek, işte o zaman “alırken de samimi olabilme” mertebesine erişmiş olacağız.
Bir sofrada sürahi kimin yakınındaysa bardaklara suyu o doldurur. Kimse “ah bardakları ben doldurmalıydım, sana ne kadar büyük iş çıkardım” diye düşünmez. Hiç kimse de “bak ne güzel, sofradaki herkesin suyunu ben doldurdum, ne güzel bir insanım ben” diye böbürlenmez.
Su doldurma eylemi o kadar doğaldır ki, ardından hiç hesap yapmayız.
Yaşamdaki iyilikler de aslında sadece sürahinin o an için bizim yakınımızda olmasından ibarettir, o kadar. Bugün benim yanımda olan sürahi yarın bir başkasının yanında olabilir, hiç gocunmadan bardağımızı uzatır, doldurturuz.
Buna çok benzer bir sınavın “affetmek” üzerine olduğunu düşünüyorum.
Sınavın birinci aşamasında çözmemizin beklendiği problem, başkalarını affetmektir. Başlarda kalbimiz serttir, kolay kolay beceremeyiz bunu. Belki zamanla içimizdeki varlık sevgisi biraz büyür de kendimize yapılan yanlışları affetmeye başlarız.
Fakat affettikçe, yine hiç farkında olmadan, bir sonraki sınavın soruları da oluşmaya başlar. Bunu “affeden” ile “hata yapan, affedilen” olarak kutuplaştırdığımız sürece elbette ki asla affedilen rolünde olmayı istemeyiz.
Oysa, iyilik örneğinde olduğu gibi, olay sadece sürahinin bize biraz daha yakın olmasından ibarettir. Hatasız kul olmaz ki, elbet bir gün biz de hata yaparız, biz de bir kalp kırarız. O gün, sürahinin bizden uzak olduğu gündür.
Böyle göremediğimiz için ne yaparız biliyor musunuz? Hemen hemen her şeyi affedebiliriz, İsa kendini çarmıha gerenleri bile affetmişti, belki bizim de bu denli sonsuz bir bağışlayıcılığımız olabilir.
Ama bu, sınıfı geçtiğimizi göstermez.
Her şeyi, ama her şeyi affedebilen insanoğlu nedense kendisini bir türlü affedemez. Yaptığı hatayı ömür boyu beraberinde taşır, kendisini cezalandırır, acı çektirir, süründürür. Çünkü kendisini affedebileceğini insanlara söyleyemiyordur. Başkalarını affetmek herkesin gözünde ulu bir mevkidir, ama “evet, yaptığım hatayı biliyorum, bunu yinelememek için elimden geleni yapacağım ve kendimi affediyorum” diyemezsiniz!
Başkasını affedebilirsiniz, insanlar bunu hoş görürler, ama kendinizi affedemezsiniz. Bu, güzel değildir.
Bu işte bir saçmalık yok mu sizce de?
İyilik yapmayı ve affetmeyi yüce bir davranış şekli olarak gördüğümüz sürece bunların kendimize yapılmasını istemeyeğiz.
İnsan egosunu biraz yenip başkalarını affedebilir, ama tamamen yenmeden kendisini affedemeyecektir.
Kendisini affetmeyi başardığı gün ise...
Kimbilir hangi yeni sınav çıkacaktır karşısına...
30 Kasım 2009
15 Kasım 2009
Yaşamın İnce Çizgileri
Senaryo kursundaki hocalarımdan biri, iki erkeğin yakın arkadaşlığı için “kankalıkla eşcinsellik arasında çok ince bir çizgi vardır” demişti. Gündelik yaşama dair gözlemlerine saygı duyduğum bu kişinin sözlerini o zaman için yeterince anlamlı bulamamıştım.
Oysa tüm yaşantımız benzer “ince çizgiler”le örülü aslında. Bir tarafı simsiyah, diğer tarafı bembeyaz, birbirine son derece zıt iki yaşam bölgesinin sınırlarının böylesine pamuk ipliğiyle çizilmiş olması ne kadar da ilginç, ne kadar da anlamlı aslında.
Kırk, elli yaş civarı, belli bir mevkiye gelmiş erkeklerin genç kızlara ilgisi hepimizce malum. Çoğu zaman bu ilgi hiç de kötü niyetli değildir üstelik. Gayet masumane bir yakınlıktır bu. Erkek, yaşının, deneyimlerinin ve becerilerinin kattığı gücün farkında, kendisine büyük ihtimalle hayranlıkla bakan genç kızları yaşam tecrübesiyle etkilemekten çok hoşlanır. Ayrıca gençliğinde büyük ihtimalle kolayca dile getiremediği şeyleri hiç bir sıkıntı duymadan söyleyebilmenin rahatlığı içindedir artık. Genç kızın ne kadar güzel, ne kadar çekici olduğunu söylerken hiç bir endişe taşımaz. Oysa yirmili yaşlarında öyle midir? Her şey bir yana, o yaşta sahiden de kızı tavlama derdi içinde olduğu için bu tip şeyleri söylemekte çok zorlanır. Şimdi ise artık “evli barklı”, “zararsız bir yaşlı adam” pozisyonundadır ve bu pozisyonun avantajlarından sonuna kadar faydalanacaktır. Sohbet biraz samimileşirse göğüs dekoltesinin çok hoş durduğundan, ya da mini eteğin kendisine çok yakıştığından bile bahsedebilir. Dediğim gibi, yirmili yaşlarda değildir artık, kızın tepkisinden korkması gerekmiyordur, ki zaten kızcağız kendisinden yirmi, otuz yaş büyük, babası yaşındaki adama ne tepki verebilir ki?
Ayrıca şu da bir gerçek ki, her kadın beğenilmekten hoşlanır. Her erkek de bir kadına kur yapmaktan. Her kadın dünyanın en güzel kadını olduğunu duymayı, her erkek de dünyanın en zeki ve en güçlü erkeği olduğunu duymayı sever. Yaşlı adam – genç kız sohbeti, karşılıklı olarak bu ihtiyaçların çok güzel biçimde karşılandığı bir durumdan ibarettir. Zararsızdır.
Ama zararsız bölgeden zararlıya geçmek için arada çok çok ince bir çizgi vardır sadece. Bir adım sonrasında genç kızın yaşlı adama hayranlıkla birlikte aşık olması, yaşlı adamın kendisini sunmaya hazır bu genç vücudu arzulaması ve herkesin başına dert olacak bir ilişkinin başlaması vardır.
İşler asla bu amaçla, bu düşünceyle başlamamıştır. Başlangıçta bu sadece masumane bir flört oyunu gibidir. Bir çok erkek gerçekten de hiç bir beklenti taşımadan bir kadının güzelliğini vurgulamayı sever. Kadınların ruhlarını okşamak güzeldir sonuçta. Hatta çok rahatlıkla diyebiliriz ki, yaşlı adam genç hanımı neredeyse kendi kızı gibi, ya da yaş farkına göre kız kardeşi gibi sevmektedir. Onun başarılı olmasını, mutlu olmasını çok ister.
Ama dedik ya, yaşamın siyah ve beyaz bölgeleri çok ince çizgilerle birbirinden ayrılmıştır.
Bu durumu, iki kişinin arasına Pandora’nın Kutusu’nu koymaya benzetiyorum. Oturup o kutuyu parmaklarınızla okşayabilirsiniz, hiç açılmayacağını bildiğiniz o kutunun içinden çıkabilecekleri hayal etmek güzeldir. Ama o parmaklar ufacık bir dikkatsizlikle o kutuyu açıverir birden!
Sevgilisiyle kavga ettiği günün ardından geceyi bir barda geçiren kadın için de benzer bir “ince çizgi” yok mudur? Morali bozuktur, kendisini değersiz hissetmektedir ve kadın o an için ruhunu okşayacak, güzel olduğunu söyleyecek bir sese ihtiyaç duyar.
Bir erkeğe değil, bir sese.
O ses yanına geldiğinde bu oyunu azıcık sürdürmekle Pandora’nın Kutusu’nun gizli düğmesine yanlışlıkla(!) basıverip o gizemli sesin yatağında uyanılacak bir sabah arasındaki çizginin kalınlığı nedir ki?
Ne yöne baksam bu tip örnekler görüyorum. Düşünüyorum, mesela nereden çıkmıştır “baldız baldan tatlıdır” sözü? Bir erkeğin, sevip aşık olarak evlendiği kadının kız kardeşini kendi kardeşi gibi sevmesi son derece doğal değil midir? Büyük ihtimalle benzer kişilik özelliklerine, benzer fiziksel güzelliklere sahip iki kadından bahsediyoruz.
Yaşlı adamın genç kızı, kendi kardeşi gibi sevmesi, Pandora’nın Kutusu’nu okşamaktır. Kutuyu okşamayı bırakıp yumruğunu indirerek onu kırana ise kısaca “ayı” demeli herhalde.
Çok yakın bir arkadaşımla, “kankam”la sohbet ediyorduk. “O kız, çok gençti değil mi? Aranızda bir şey olmadı mı?” dedi. “Yok canım” diye cevap verdim, “kardeşim gibi severim ben onu, çok tatlı, güzel bir kız ama çok küçük benden...”
Bunu der demez de hafifçe gülümsedim. Neyse ki yaşam bana o ince çizgilerin öte tarafına geçmenin ne denli kötü sonuçlar doğurabileceğini göstermişti daha önce. O rengarenk dünyaya küçücük bir adım atarsınız, mutlaka “hemen geri döneceğim canım, büyütmeyelim” de dersiniz... Sonrası malum, dipsiz bir karanlığa doğru düşüş. Şanslı olan birkaç kırıkla o kuyudan çıkabilir yıllar sonra...
Belki de yaşamı çok basit kurallara uyarak yaşamak ve bu ince çizgileri uzaktan bile olsa görünce hemen yolunu değiştirmek, hatta oradan koşa koşa kaçmak en doğrusudur, kim bilir?
Oysa tüm yaşantımız benzer “ince çizgiler”le örülü aslında. Bir tarafı simsiyah, diğer tarafı bembeyaz, birbirine son derece zıt iki yaşam bölgesinin sınırlarının böylesine pamuk ipliğiyle çizilmiş olması ne kadar da ilginç, ne kadar da anlamlı aslında.
Kırk, elli yaş civarı, belli bir mevkiye gelmiş erkeklerin genç kızlara ilgisi hepimizce malum. Çoğu zaman bu ilgi hiç de kötü niyetli değildir üstelik. Gayet masumane bir yakınlıktır bu. Erkek, yaşının, deneyimlerinin ve becerilerinin kattığı gücün farkında, kendisine büyük ihtimalle hayranlıkla bakan genç kızları yaşam tecrübesiyle etkilemekten çok hoşlanır. Ayrıca gençliğinde büyük ihtimalle kolayca dile getiremediği şeyleri hiç bir sıkıntı duymadan söyleyebilmenin rahatlığı içindedir artık. Genç kızın ne kadar güzel, ne kadar çekici olduğunu söylerken hiç bir endişe taşımaz. Oysa yirmili yaşlarında öyle midir? Her şey bir yana, o yaşta sahiden de kızı tavlama derdi içinde olduğu için bu tip şeyleri söylemekte çok zorlanır. Şimdi ise artık “evli barklı”, “zararsız bir yaşlı adam” pozisyonundadır ve bu pozisyonun avantajlarından sonuna kadar faydalanacaktır. Sohbet biraz samimileşirse göğüs dekoltesinin çok hoş durduğundan, ya da mini eteğin kendisine çok yakıştığından bile bahsedebilir. Dediğim gibi, yirmili yaşlarda değildir artık, kızın tepkisinden korkması gerekmiyordur, ki zaten kızcağız kendisinden yirmi, otuz yaş büyük, babası yaşındaki adama ne tepki verebilir ki?
Ayrıca şu da bir gerçek ki, her kadın beğenilmekten hoşlanır. Her erkek de bir kadına kur yapmaktan. Her kadın dünyanın en güzel kadını olduğunu duymayı, her erkek de dünyanın en zeki ve en güçlü erkeği olduğunu duymayı sever. Yaşlı adam – genç kız sohbeti, karşılıklı olarak bu ihtiyaçların çok güzel biçimde karşılandığı bir durumdan ibarettir. Zararsızdır.
Ama zararsız bölgeden zararlıya geçmek için arada çok çok ince bir çizgi vardır sadece. Bir adım sonrasında genç kızın yaşlı adama hayranlıkla birlikte aşık olması, yaşlı adamın kendisini sunmaya hazır bu genç vücudu arzulaması ve herkesin başına dert olacak bir ilişkinin başlaması vardır.
İşler asla bu amaçla, bu düşünceyle başlamamıştır. Başlangıçta bu sadece masumane bir flört oyunu gibidir. Bir çok erkek gerçekten de hiç bir beklenti taşımadan bir kadının güzelliğini vurgulamayı sever. Kadınların ruhlarını okşamak güzeldir sonuçta. Hatta çok rahatlıkla diyebiliriz ki, yaşlı adam genç hanımı neredeyse kendi kızı gibi, ya da yaş farkına göre kız kardeşi gibi sevmektedir. Onun başarılı olmasını, mutlu olmasını çok ister.
Ama dedik ya, yaşamın siyah ve beyaz bölgeleri çok ince çizgilerle birbirinden ayrılmıştır.
Bu durumu, iki kişinin arasına Pandora’nın Kutusu’nu koymaya benzetiyorum. Oturup o kutuyu parmaklarınızla okşayabilirsiniz, hiç açılmayacağını bildiğiniz o kutunun içinden çıkabilecekleri hayal etmek güzeldir. Ama o parmaklar ufacık bir dikkatsizlikle o kutuyu açıverir birden!
Sevgilisiyle kavga ettiği günün ardından geceyi bir barda geçiren kadın için de benzer bir “ince çizgi” yok mudur? Morali bozuktur, kendisini değersiz hissetmektedir ve kadın o an için ruhunu okşayacak, güzel olduğunu söyleyecek bir sese ihtiyaç duyar.
Bir erkeğe değil, bir sese.
O ses yanına geldiğinde bu oyunu azıcık sürdürmekle Pandora’nın Kutusu’nun gizli düğmesine yanlışlıkla(!) basıverip o gizemli sesin yatağında uyanılacak bir sabah arasındaki çizginin kalınlığı nedir ki?
Ne yöne baksam bu tip örnekler görüyorum. Düşünüyorum, mesela nereden çıkmıştır “baldız baldan tatlıdır” sözü? Bir erkeğin, sevip aşık olarak evlendiği kadının kız kardeşini kendi kardeşi gibi sevmesi son derece doğal değil midir? Büyük ihtimalle benzer kişilik özelliklerine, benzer fiziksel güzelliklere sahip iki kadından bahsediyoruz.
Yaşlı adamın genç kızı, kendi kardeşi gibi sevmesi, Pandora’nın Kutusu’nu okşamaktır. Kutuyu okşamayı bırakıp yumruğunu indirerek onu kırana ise kısaca “ayı” demeli herhalde.
Çok yakın bir arkadaşımla, “kankam”la sohbet ediyorduk. “O kız, çok gençti değil mi? Aranızda bir şey olmadı mı?” dedi. “Yok canım” diye cevap verdim, “kardeşim gibi severim ben onu, çok tatlı, güzel bir kız ama çok küçük benden...”
Bunu der demez de hafifçe gülümsedim. Neyse ki yaşam bana o ince çizgilerin öte tarafına geçmenin ne denli kötü sonuçlar doğurabileceğini göstermişti daha önce. O rengarenk dünyaya küçücük bir adım atarsınız, mutlaka “hemen geri döneceğim canım, büyütmeyelim” de dersiniz... Sonrası malum, dipsiz bir karanlığa doğru düşüş. Şanslı olan birkaç kırıkla o kuyudan çıkabilir yıllar sonra...
Belki de yaşamı çok basit kurallara uyarak yaşamak ve bu ince çizgileri uzaktan bile olsa görünce hemen yolunu değiştirmek, hatta oradan koşa koşa kaçmak en doğrusudur, kim bilir?
Etiketler:
ince çizgi,
Pandoranın Kutusu,
tehlike,
yaşam
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)