Daha önce başıma birkaç kez gelmişti, ama hiç cesaret edememiştim.
Bir keresinde hiç unutmuyorum, bizim sitenin bahçesinden dışarı doğru yürüyorum, karşıdan bir kız geliyor. Herşeyi unutan balık hafızam her ne hikmetse böyle şeyleri unutmuyor, neyse... Ama nasıl bir güzellik!
Kız mı çok güzel, yoksa ben mi o gün pek bir mutlu günümdeyim, bilmiyorum, ama öyle ya da böyle bana yansıyan sonuç o ki, kız olağandışı güzel.
Hoş benim güzellik anlayışıma da pek güven olmaz, benim için bir Lyv Tyler vardır, onu da hiç beğenmeyen çoktur...
Bu dünya üzerindeki bedenim kızın karşımdan gelip yanımdan geçmesi boyunca birkaç saniye boyunca yürümeye devam etti, ama ruh aleminde bu birkaç saniyeyi ben yitirdim. Zaman durdu. Ben böyle duru bir güzellik görmedim.
Zamanında bir arkadaş otobüs durağındaki kızlara bakarken kafasını trafik tabelasına çarpmıştı, amma dalga geçmiştik onunla. Şimdi bu vesileyle kendisinden özür diliyorum, onu anlayamamışım, özdeşleşememişim. Empati kuramamışım. O gün bereket önümde trafik tabelası yoktu. Trafik tabelasını bırak karşıma kutup ayısı çıksa ona bile çarpacak hale gelmişim.
Geçerken içimden bir ses "kıza çok duru bir güzelliği olduğunu söyle" dedi. O kadar! Sadece güzel olduğunu söyle. Bir çay içmeye davet etme, onunla tanışmayı umma. Sadece güzel olduğunu söyle. Bunu duymayı hak edecek kadar güzel çünkü.
Bir erkek, bir kadına, hiçbir başka amaç taşımadan sadece güzel olduğunu söyler mi?
Acaba söylesem bana bir tokat atar mıydı... Ama neden atsın, ben ona sarkıntılık etmiyorum birşey yapmıyorum, sadece güzel olduğunu söylüyorum. Kızacak birşey yok ki...
Elbette kızacak birşey yok, çünkü kızın benim içimdeki seslerden haberi yok. O kızmamış haliyle yürümesine devam etti, ben afallamış şekilde diğer yönde yürümeye devam ettim. Dönüp söylesem mi acaba filan derken zaten sokağa çıkmıştım bile.
O gün kendi kendime söz vermiştim, eğer bir daha böyle bir şey yaşarsam mutlaka söyleyeceğim. Yahu ne var bunu söylemem karşımdaki insanı olsa olsa mutlu eder, hiç bir art niyetim yok... Mu acaba... Hani ben istemesem de o çok sevinip benimle tanışmak istese... yi mi istiyorum acaba gizliden??
Aman canım, ne istiyorsam isteyeyim, boşver, sonuç olarak bir daha olursa söyleyeceğim diye söz verdim kendi kendime.
Sadece şunu unutmamalıydım ki, kendi kendime söz verip de yapmadığım daha birçok şey olmuştu yaşamımda. Ve bu da sonuncusu olmayacaktı.
Daha doğrusu, bir sonraki deneyimimde yaşayacağım, bir sonraki kendime söz verip de yapmadığım şeye kadar sonuncu olacaktı! Bu biraz çok bilinmeyenli denklem gibi oldu, ama neyse. Zaten konumuzdan saptıkça sapıyoruz, ben bütün bunları esas konuya giriş olarak yazıyordum sakız gibi uzadıkça uzadı...
Ben o günden sonra birkaç kez daha çok güzel kızlar gördüm ve elbette her seferinde kendime verdiğim sözü bir kenara bırakıp güzel olduklarını filan söylemedim...
Ama artık bu işe bir son vermek gerektiğine dair bir işaret gönderildi bana otobüsle eve döndüğüm bir akşam üstü.
Otobüs kalabalık, ben oturuyorum, iki kız geldi yanımda ayakta durdular. Kızların biri aklımı başımdan aldı resmen. Bir yandan da elbette başımı kaldırıp kaldırıp bakmaya çekiniyorum.
Ben öğrencilik hayatım boyunca çok kopya çektim. Bu işin ustası gibi birşeydim. Ama daha sonraki yıllardan birinde bir şekilde bir sınav sırasında öğretmen kürsüsünde bulundum ve o gün her öğrencinin ne komik hareketler yaptığını o kadar net gördüm ki. Oh! Meğer bizim öğretmenlerimiz bizim bütün yaptıklarımızı görüyorlarmış. Başını kaldırıp camdan dışarı bakmalar, tahtaya doğru, düşünüyormuş gibi dalıp gitmeler...
Bir otobüs içinde bir erkeğin bir kıza bakma, ya da daha amiyane tabiriyle bir kızı "kesme" şansı da sınırlı. Ya tam bir hödük olup kıza gözlerini dikip o kaçana kadar bakacaksın, ya da sürekli bakışlarını sağda solda -sözde olan- şeyler için gezdireceksin. O gezintinin bir ucunda da ona bakacaksın.
Bir nevi "geçerken uğradım" durumu.
Eminim ki, öğretmenler sınıfta olan biteni nasıl görüyorlarsa, güzel kızlar da otobüste kendisine bakmak için ıkınan bu "öğrencileri" öyle farkediyorlar.
Madem karşılıklı bir oyun bu, oynayalım.
Kız öyle dünya güzeli değil. Hatta belki çirkin bile sayılabilir. Ama gözleri öyle canlı bakıyor, suratında öyle anlamlı bir ifade var ki...
Heyhat! Otobüs biraz kalabalıklaşınca onlar daha arkaya gittiler. Artık sağa sola bakma numaram da sökmüyordu, birkaç kez iyice abartıp arkaya bile baktım, ama yok bu iş böyle olmayacak. Benim bu kıza bakmam lazım.
Bakacaksın da ne olacak?
Hiiç. Sadece bakacağım.
Bu sahiden garip bir durum. Ama yapacak bir şey yok. Bakasım gelmiş bir kere.
Çaresiz, ayağa kalktım ve ben de arkaya yürüdüm. Kalabalık bir otobüste ayakta kalmaktan ölesiye nefret eden bendeniz maymun gibi ayaktaydım işte. Otobüs sıcak ve ben terliyorum. Olsun, kızı görüyorum. Ne tatlı bakışları var.
Allah sahibine bağışlasın. (Bu sözün de tam anlamını bilmem. Kimdir "sahibi"? Bu yüzün sahibinden mi bahsediyoruz yoksa bu kızın "sahibi" gibi iğrenç bir tanımlama mı sözkonusu?)
Kendime verip de tutmadığım söz aklıma geldi birden. Daha da terlemeye başladım. Tamam! Bu sefer yapacağım bu işi! Uf kendimle konuşurken bir yandan gönül rahatlığıyla uygun açıdan kızcağızın güzel yüzüne bakıyorum. Hafif bir göğüs dekoltesi de var, ama inanın orada değil bakışlarım. (Değilse nereden gördün?)
Ya bu da laf mı, her erkek 100 metre ileriden gelen bir kadının yüzünü görmeden önce en azından göğüslerinin boyutları hakkında bir fikir sahibi olur. Kızın yüzü çok hoş diye bu en tabii erkek davranışımdan geri kalacak halim yok ya?
Kızcağız benim yıllardır tutamadığım bir sözün kefaretini ödeyeceğinden bihaber, yanındaki arkadaşıyla sohbet halinde. Çok güzel gülüyor be!
Tamam dedim, ben sondan bir önceki durakta ineceğim. Eğer aynı durakta inersek yanlarına gidip söyleyeceğim.
Bir yandan da ümit ediyorum, o kadar durak içinde benim durağımda inecek halleri yok ya!
Diğer yandan diyorum ki, yok başka durakta da inse, ben onlarla inip söylerim... Yapar mıyım? Hmm. Belki o zaman kaytarmak için haklı bir sebebim olur... Neyse bekleyelim ve görelim...
Kendi kendime eğleniyorum yani, otobüste karşılaştığım bir kıza sadece çok güzel olduğunu söylemek için hayaller içindeyim.
Tahmin edin bakalım hangi durakta indiler?
Evet! Tam da öyle oldu. Hay bin kunduz. Kendimize de söz vermişiz yine... Off offf. Ne söz veriyorsun abicim, biliyorsun tutamayıp sonra kendine kızıyorsun.
Peh. Kızlar indi, karşı kaldırıma geçtiler. Biraz gerilerinden ben de geçtim. Ha gayret, iki saniye sürecek, sonra dönüp gideceğim. Peşlerinden yürüdüm. Birkaç adım.
I-ıh. Olmuyor. Bir arkadaşıma telefon açtım. Hani kızlar bu akşam karanlığında sapığın biri bizi mi takip ediyorlar diye tedirgin olmasın. Bir yandan telefonla konuşup diğer yandan onlara iyice yaklaştım.
Ve geçtim. Bir sokağa saptım.
Kızlar da o sokağa saptılar.
Eee yeter ama bu ne ya Allahım beni mi test ediyorsun. Yoksa durduk yere hayatımın kadınıyla tanışmak mı üzereyim. Tam filmlere konu olacak bir aşk hikayesi mi bu, böyle saçmalık olur mu...
Biraz durdum, telefonu kapatırken kızlar yanımdan geçti.
Ha gayret! Bu sefer olacak.
Yürüdüm peşlerinden. Birkaç adım mesafemdeler artık.
"Afedersiniz"
Desem duyup duracaklar.
Peki ben diyebildim mi?
Elbette ki... Hayır.
Ben orada bir taşın üstüne oturdum, kızlar yürüyorlar akşamın karanlığı içinde. Amma da uzakmış evleri. Epey bir ilerlediler. Ben bir yandan kendi salaklığıma gülüyorum, bir yandan da korkaklığımla dalga geçiyorum.
Lan geri zekalı, millet bu kadar sürede kızla mercimek fırın üzerine sohbete bile giriyor. Sen sahiden adam olmazsın yahu.
Kızlar iki sokak öteye vardılar bu arada. Hala yürüyorlar. Eh yani oha artık bu sefer gidip söylüyorsun, hiç zart zurt etme dedim kendi kendime.
Ama bir yandan da kendi kendimi avutuyorum, "boşversene" diyorum, "sabaha kadar yürüyecek değiller ya, ben onlara yetişemeden evlerine girmiş olurlar herhalde!"
Eh madem öyle Allahım, o zaman bana bir işaret daha gönder, ben kızlara yetişemeden bir yerde dursunlar, bakkala filan girsinler mesela. O zaman artık karşı koymayacağım sana!
Gece vakti evimin ters yönünde iki kız peşinde yürürken bir yandan da Allahla pazarlık ediyorum. Şu halime bak. İyi ki kafamın ortasına yıldırım filan yemedim "bana ne lan sen kıza çok güzelsin diyeceksin, benimle vıdı vıdı ediyorsun" diye gaipten ses duysam "haklısın hocam" diyeceğim.
Köşeyi döndüm.
Kızlar yok.
Oh içim bir rahatladı ki, herhalde evleri yakındaydı. Ben elimden geleni yaptım abicim, vallahi görsem söyleyecektim, ama yetişemedim, benim suçum yok. Sözümü tuttum, yapabileceğimi yaptım. İçim rahat.
Bu şekilde, hafiflemiş şekilde birkaç daha adım attım ve sağ tarafta bir marketin kasasından çıkmak üzere olan iki kızı farkettim.
Allahım! Bu bir kabus olmalı!
Kendime söz vermeyi geçmiş, daha iki dakika önce Allah ile pazarlık etmişim.
Sanırım bu kez kaçış yok.
Biraz ilerledim. Kızlar marketten çıktılar.
Hala vazgeçebilirim. Çok geç değil.
Kes lan tantanayı. Söyleyeceksin işte. Seve seve!
Kızlar yanıma geldi, bir güç ağzımı açtı. "Kusura bakmayın, ama ne kadar güzel olduğunuzu söylemesem içim rahat etmeyecekti" dedim.
Kızcağız afalladı. Bu akşam karanlığında yoksa sapık mıyım, manyak mıyım, "güzele tecavüz etmek sevaptır" mı diye bağlayacağım bu sözü?
Gerildi. Şaşkındı. Ne diyeceğini bilemedi...
Ben hikayenin devamını bilmiyorum. Çünkü mutlu bir şekilde, koşar adımlarla, hatta çocuklar gibi şen, hoplaya zıplaya uzaklaştım olay yerinden.
Arkama bile bakmadım.
30 Kasım 2006
29 Kasım 2006
Nahoş bir kişilik bölünmesi hali...
Nahoş bir kişilik bölünmesi hali içerisindeyim son günlerde. Hatta son günleri bırak, son aylarda.
Hatta son yıllarda.
Hadi hadi baklayı ağzımdan çıkarayım, kendimi bildim bileli.
Ne zaman stabil bir hale geçeceğimi merak etmekteyim. Yok, yani ben de bileyim sıvı mıyım katı mıyım buhar mıyım. Kimbilir belki farkına varmadan plazma haline bile geçivermiş olabilirim.
Şair yarım sürekli olarak olaylara kıçıyla gülen yarımla didişme halinde. Hani insan komşu ülkelerdeki iç savaşlara üzülse de çok kılını kıpırdatmaz, ama bu iç savaş mübarek benim bizzat kıl köklerimin oralarda cereyan ediyor, bu yüzden sürekli bir teyakkuz halindeyim. Hangi çılgın beni ikizler burcu olacak bir tarihte doğurmuş diye şaşarım.
Şair yarım aşıksın, sen biraz ağla, hüzünlen, çık deniz kenarında dolaş filan, yatağına yat hayaller kur, şiir yaz diye vır vır ediyor beynimin bir yanında, olaylara kıçıyla gülen yarım ise elbette kıçıyla gülüyor şair yarıma. Başka bir yeriyle gülmesini bilmiyor o. O aşk diye bir şeyin hikaye olduğunu savunuyor kendince. "Erkeğin aşk dediği şey, avını elde edene kadar, o avın peşinde koşmanın zevkine taktığı bir isimden ibarettir" diyor. "O yüzden av ne kadar zor ise, aşk o kadar büyük olur. Hatta Van Gölü canavarı gibi bir avdan bahsediyorsak, yani belki de imkansızsa onu avlamak, hatta ancak rüyalarımızda görüyorsak onu... Yeme de yanında yat böyle aşkın, yemişim senin aşkını ben" diye ekleyip kıkırdıyor yattığı yerden.
Şair yarım ise sevgiye inanıyor. Sevgi ne kadar karşılıksız olursa o kadar mutluluk verir insana diyor. İçinde kırmızı güller, mavi bulutlar geçen mısralar düzüyor sonsuz aşkına. Utanıyor için için benim şair yarım. Olaylara kıçıyla gülen yarım ise bir kez yatağa attıktan sonra aklıma şiir filan gelmeyeceğini, en güzel kafiyeleri de sırtımı dönüp horlarken yazacağımı söylüyor.
Çok adi bir yarım bu.
Şair yarım ise bu sözleri duymaktan bile imtina ediyor. Çok utangaç o. Böyle şeyleri düşünmüyor bile. Sanki bir bebek bu karşımdaki dişi. O bembeyaz, masum. Onun ancak saçlarını okşarsın, o mutlu olduğu için mutlu olursun. Yüzünü bir saniye olsun gülümsetmek için saatlerini verirsin. Ne yüce birşeydir sevgi.
Diyorken şair yarım, olaylara kıçıyla gülen yarım onun ensesine okkalı bir tokat indirip "hadi lan ordan. Seks düşünmüyorsun? İbne filan mısın lan sen?" diye kahkahalarla gülüyor.
Gayler çok duygusal insanlarmış.
Şair yarımın ise yazık, gaylikle maylike ilgilenecek hali yok ki. O yanağından süzülüp usulca yere düşen bir damla gözyaşına odaklanmış öylece duruyor. Sevdiğini elde edememenin acısı içinde, bir yandan burnunu çekerken diğer yandan "olsun, o mutlu olsun bana yeter" diyor.
Olaylara kıçıyla gülen yarım elbette bu laf üzerine dayanamayıp "yeni bir av bulana kadar böyle sızlanırsın, sonra birden onun mutluluğunu iplememeye başlarsın ooooolum, senin sevgi diye kendini kandırdığın şey bundan ibaret." diyor.
Şair yarım içinden "sen şeyiyle düşünen bir adamsın sadece" diye homurdanıyor, ama bu düşüncesini şairane bir şekilde dile getiremediği için bir şey de demiyor. Orhan Veli olsam bunu bile ne güzel söylerdim kimbilir...
Ama malum savaş bendenizin içinde cereyan ettiği için telepatik iletişim had safhada. Olaylara kıçıyla gülen yarım "tabii ki şeyimle düşüneceğim, sen neyinle düşündüğünü sanıyorsun??" diye soruyor.
"Benim kalbim var" diyor şair yarım.
"Hay senin kalbini de, sevdiğin kızı da..." diyecek gibi oluyor ama o noktada artık ben de biraz müdahale ediyorum. Tamam, sansürcü bir zihniyetim yok ama fazla saygısızlığa da kaçılmasını istemem. Ne de olsa kendi bünyemdeki olaylar bunlar.
Bir yarımın "sevginin en yoğun hali" diye adlandırdığını diğer yarım "elde edemememiş olmak yüzünden gözü dönmek" diye nitelendiriyor. Nasıl bir nahoş durum, tahmin edersiniz.
Bir yarım yatıp aşka dair hayaller kurmak isterken diğer yarım tam aksine kaybedecek bir dakikamın bile olmadığını, çok ama çok çalışmam gerektiğini söylüyor. "Lan 35 yaşına geldin, bir baltaya sap olmak için 55 yaşına gelmeyi bekliyorsan o zaman saplık özelliklerini bile kaybetmiş olacaksın" diye hem lafı geydiriyor, hem de kıkırdıyor.
Şair yarım "çok istersen olur, yeter ki hayal et" derken olaylara kıçıyla gülen yarım "hayallerinizi gerçekleştirmek için ilk olarak uyanmanız gerekir" sözünü seviyor.
Ben mi?
Ben elbette orta yolu seviyorum. Bu ikisinin didişmelerinden dersler çıkarıyorum...
Yuvarlanıp gidiyoruz kısacası...
Hatta son yıllarda.
Hadi hadi baklayı ağzımdan çıkarayım, kendimi bildim bileli.
Ne zaman stabil bir hale geçeceğimi merak etmekteyim. Yok, yani ben de bileyim sıvı mıyım katı mıyım buhar mıyım. Kimbilir belki farkına varmadan plazma haline bile geçivermiş olabilirim.
Şair yarım sürekli olarak olaylara kıçıyla gülen yarımla didişme halinde. Hani insan komşu ülkelerdeki iç savaşlara üzülse de çok kılını kıpırdatmaz, ama bu iç savaş mübarek benim bizzat kıl köklerimin oralarda cereyan ediyor, bu yüzden sürekli bir teyakkuz halindeyim. Hangi çılgın beni ikizler burcu olacak bir tarihte doğurmuş diye şaşarım.
Şair yarım aşıksın, sen biraz ağla, hüzünlen, çık deniz kenarında dolaş filan, yatağına yat hayaller kur, şiir yaz diye vır vır ediyor beynimin bir yanında, olaylara kıçıyla gülen yarım ise elbette kıçıyla gülüyor şair yarıma. Başka bir yeriyle gülmesini bilmiyor o. O aşk diye bir şeyin hikaye olduğunu savunuyor kendince. "Erkeğin aşk dediği şey, avını elde edene kadar, o avın peşinde koşmanın zevkine taktığı bir isimden ibarettir" diyor. "O yüzden av ne kadar zor ise, aşk o kadar büyük olur. Hatta Van Gölü canavarı gibi bir avdan bahsediyorsak, yani belki de imkansızsa onu avlamak, hatta ancak rüyalarımızda görüyorsak onu... Yeme de yanında yat böyle aşkın, yemişim senin aşkını ben" diye ekleyip kıkırdıyor yattığı yerden.
Şair yarım ise sevgiye inanıyor. Sevgi ne kadar karşılıksız olursa o kadar mutluluk verir insana diyor. İçinde kırmızı güller, mavi bulutlar geçen mısralar düzüyor sonsuz aşkına. Utanıyor için için benim şair yarım. Olaylara kıçıyla gülen yarım ise bir kez yatağa attıktan sonra aklıma şiir filan gelmeyeceğini, en güzel kafiyeleri de sırtımı dönüp horlarken yazacağımı söylüyor.
Çok adi bir yarım bu.
Şair yarım ise bu sözleri duymaktan bile imtina ediyor. Çok utangaç o. Böyle şeyleri düşünmüyor bile. Sanki bir bebek bu karşımdaki dişi. O bembeyaz, masum. Onun ancak saçlarını okşarsın, o mutlu olduğu için mutlu olursun. Yüzünü bir saniye olsun gülümsetmek için saatlerini verirsin. Ne yüce birşeydir sevgi.
Diyorken şair yarım, olaylara kıçıyla gülen yarım onun ensesine okkalı bir tokat indirip "hadi lan ordan. Seks düşünmüyorsun? İbne filan mısın lan sen?" diye kahkahalarla gülüyor.
Gayler çok duygusal insanlarmış.
Şair yarımın ise yazık, gaylikle maylike ilgilenecek hali yok ki. O yanağından süzülüp usulca yere düşen bir damla gözyaşına odaklanmış öylece duruyor. Sevdiğini elde edememenin acısı içinde, bir yandan burnunu çekerken diğer yandan "olsun, o mutlu olsun bana yeter" diyor.
Olaylara kıçıyla gülen yarım elbette bu laf üzerine dayanamayıp "yeni bir av bulana kadar böyle sızlanırsın, sonra birden onun mutluluğunu iplememeye başlarsın ooooolum, senin sevgi diye kendini kandırdığın şey bundan ibaret." diyor.
Şair yarım içinden "sen şeyiyle düşünen bir adamsın sadece" diye homurdanıyor, ama bu düşüncesini şairane bir şekilde dile getiremediği için bir şey de demiyor. Orhan Veli olsam bunu bile ne güzel söylerdim kimbilir...
Ama malum savaş bendenizin içinde cereyan ettiği için telepatik iletişim had safhada. Olaylara kıçıyla gülen yarım "tabii ki şeyimle düşüneceğim, sen neyinle düşündüğünü sanıyorsun??" diye soruyor.
"Benim kalbim var" diyor şair yarım.
"Hay senin kalbini de, sevdiğin kızı da..." diyecek gibi oluyor ama o noktada artık ben de biraz müdahale ediyorum. Tamam, sansürcü bir zihniyetim yok ama fazla saygısızlığa da kaçılmasını istemem. Ne de olsa kendi bünyemdeki olaylar bunlar.
Bir yarımın "sevginin en yoğun hali" diye adlandırdığını diğer yarım "elde edemememiş olmak yüzünden gözü dönmek" diye nitelendiriyor. Nasıl bir nahoş durum, tahmin edersiniz.
Bir yarım yatıp aşka dair hayaller kurmak isterken diğer yarım tam aksine kaybedecek bir dakikamın bile olmadığını, çok ama çok çalışmam gerektiğini söylüyor. "Lan 35 yaşına geldin, bir baltaya sap olmak için 55 yaşına gelmeyi bekliyorsan o zaman saplık özelliklerini bile kaybetmiş olacaksın" diye hem lafı geydiriyor, hem de kıkırdıyor.
Şair yarım "çok istersen olur, yeter ki hayal et" derken olaylara kıçıyla gülen yarım "hayallerinizi gerçekleştirmek için ilk olarak uyanmanız gerekir" sözünü seviyor.
Ben mi?
Ben elbette orta yolu seviyorum. Bu ikisinin didişmelerinden dersler çıkarıyorum...
Yuvarlanıp gidiyoruz kısacası...
28 Kasım 2006
Hiç bir şey yazasım yok
İnsan hiç bir şey yazası yokken masaya oturur, ellerini klavyenin üstüne koyar ve boş gözlerle ekrana bakarsa ortaya bir yazı çıkar mı?
Sanırım çıkıyor, öyle ki bugüne kadar pek çok hikaye ne yazacağını bilemeyen yazarlara başrol vermiştir ilk satırlarında. Eh, adam yazar sonuçta, kasap değil ki eti kıyma makinasına atınca yağlarının nasıl parçalandığını betimlesin. Bizim bildiğimiz bu, buruşturulup çöp tenekesine fırlatılmış dosya kağıtları ile ilgili kalbimizin derinlerine işlemiş ne çok anımız vardır. Uzmanlık alanımız bu, elbette bunu anlatacağız.
Ama bizim kalbimize böylesine derin işlemiş bu kağıt buruşturup basketçi edasıyla çöp kovasına fırlatma olayının okuyucu için ne denli ilgi çekici olduğuna dair şüphelerim var. Hatta bunu "şüphe" diye adlandırmak biraz hafif bile kalıyor. Besbelli ki ilgilerini çekmiyor. Onlara ne kardeşim benim yazamadığım anlardan? Okur dediğin benim yazamadığımla değil de yazabildiğimle ilgileniyor olmalı...
Mı?
O zaman merak ediyorum, yazar olmamakla beraber ben dahil, birçok yazar yaşamında en az bir kez neden bu yola başvurmuştur? Neden yazamadığımız anları anlatmaya bu kadar düşkünüz?
Acaba diyorum yapabildiklerimizi değil de yapamadıklarımızı anlatırken mi daha samimi oluyoruz?
Lance Armstrong'un bir kitabını okudum. Hani şu meşhur bisiklet yarışçısı, kanseri yenip bilmem kaç kez Fransa bisiklet turunu kazanmış ve benim sürekli adını Neil Armstrong diye karıştırdığım adam. İnsan bu kadar meşhur bir sporcu iken dünyanın bir ucunda alakasız bir tip tarafından bir astronot ile karıştırılmak ne kadar gariptir kimbilir...
Yazdığı kitap tam bir başarı öyküsü. Adam deliler gibi çalışmış, başarılı olmak için ne gerekiyorsa yapmış. Bir yandan ben neden bu kadar çalışkan değilim diye de benim sinirimi bozmuş.
Bu kitapta beni en çok etkileyen sahneler ne diye düşündüğümde bir antrenman sırasında gereksiz bir süratle giderken bisikletten düşüp duvarda patlamasını, evliliğinin çatırdamasını, ya da bisiklet turunun önemli etaplarından birinde aşırı yorularak neredeyse bilincini yitirmesini hatırlıyorum!
En büyük sporcunun dahi sizin bizim gibi başarısız olabileceğini görüyor ve seviniyoruz belki de. Sanki adam sporcu değil de uzaylı. O hiç hata yapmaz, o üzülmez, ağlamaz, saçmalamaz, haksızlık yapmaz. O bir mükemmel. Bu kadar ilahi bir varlık bile işte bisikletten düşmüş. Bir bisikletçi olsam bu beni çok mutlu ederdi sanırım. Ben de sık sık düşüyor olurdum çünkü. Ama moralimi bozmama gerek olmazdı, çünkü Lance Armstrong bile düşüyor.
Hatta belki çok daha farklı bir tatmin veriyor bize Lance Armstrong'un bir yarış kaybetmesi. Çünkü sanırım hepimiz ruhumuzun derinliklerinde bir yerde, başarılı olanların hüsranlarını seyretmekten keyif alıyoruz. Bir ip cambazı onlarca metre yükseklikte bir ipin üzerinde akrobasi yaparken acaba içimizden bir an bile olsun "ah yere düşse kimbilir ne muazzam bir şey olur" demiyor muyuz?
Bu örnekleri çoğaltabiliriz, ama hepsinin bir ortak paydası var ki, hepsinde "çok başarılı" birilerinin başarısızlığa uğradıkları andan bahsediyoruz.
Oysa şimdi, tam bu satırları okurken kendi kendime şunu diyorum; "sarı çizmeli Mehmet Ağa, bir Babür Şaylan çıkmış şu anda bir şey yazası olmadığını söylüyor."
Eee? Ne yapalım yani? Babür Şaylan büyük bir yazar mı? Hayır. Herkesin tanıdığı bir ünlü mü? Hayır. O bir uzaylı değil yani? Değil. O bir mükemmel insan değil? Değil.
O zaman yazamıyorsa bana ne?
Sahiden, benim yazamamamdan size ne?
İşin doğrusu şu ki, ben bu satırları yatırım olarak yazıyorum, ileride bir gün belki işime yarar!
Sanırım çıkıyor, öyle ki bugüne kadar pek çok hikaye ne yazacağını bilemeyen yazarlara başrol vermiştir ilk satırlarında. Eh, adam yazar sonuçta, kasap değil ki eti kıyma makinasına atınca yağlarının nasıl parçalandığını betimlesin. Bizim bildiğimiz bu, buruşturulup çöp tenekesine fırlatılmış dosya kağıtları ile ilgili kalbimizin derinlerine işlemiş ne çok anımız vardır. Uzmanlık alanımız bu, elbette bunu anlatacağız.
Ama bizim kalbimize böylesine derin işlemiş bu kağıt buruşturup basketçi edasıyla çöp kovasına fırlatma olayının okuyucu için ne denli ilgi çekici olduğuna dair şüphelerim var. Hatta bunu "şüphe" diye adlandırmak biraz hafif bile kalıyor. Besbelli ki ilgilerini çekmiyor. Onlara ne kardeşim benim yazamadığım anlardan? Okur dediğin benim yazamadığımla değil de yazabildiğimle ilgileniyor olmalı...
Mı?
O zaman merak ediyorum, yazar olmamakla beraber ben dahil, birçok yazar yaşamında en az bir kez neden bu yola başvurmuştur? Neden yazamadığımız anları anlatmaya bu kadar düşkünüz?
Acaba diyorum yapabildiklerimizi değil de yapamadıklarımızı anlatırken mi daha samimi oluyoruz?
Lance Armstrong'un bir kitabını okudum. Hani şu meşhur bisiklet yarışçısı, kanseri yenip bilmem kaç kez Fransa bisiklet turunu kazanmış ve benim sürekli adını Neil Armstrong diye karıştırdığım adam. İnsan bu kadar meşhur bir sporcu iken dünyanın bir ucunda alakasız bir tip tarafından bir astronot ile karıştırılmak ne kadar gariptir kimbilir...
Yazdığı kitap tam bir başarı öyküsü. Adam deliler gibi çalışmış, başarılı olmak için ne gerekiyorsa yapmış. Bir yandan ben neden bu kadar çalışkan değilim diye de benim sinirimi bozmuş.
Bu kitapta beni en çok etkileyen sahneler ne diye düşündüğümde bir antrenman sırasında gereksiz bir süratle giderken bisikletten düşüp duvarda patlamasını, evliliğinin çatırdamasını, ya da bisiklet turunun önemli etaplarından birinde aşırı yorularak neredeyse bilincini yitirmesini hatırlıyorum!
En büyük sporcunun dahi sizin bizim gibi başarısız olabileceğini görüyor ve seviniyoruz belki de. Sanki adam sporcu değil de uzaylı. O hiç hata yapmaz, o üzülmez, ağlamaz, saçmalamaz, haksızlık yapmaz. O bir mükemmel. Bu kadar ilahi bir varlık bile işte bisikletten düşmüş. Bir bisikletçi olsam bu beni çok mutlu ederdi sanırım. Ben de sık sık düşüyor olurdum çünkü. Ama moralimi bozmama gerek olmazdı, çünkü Lance Armstrong bile düşüyor.
Hatta belki çok daha farklı bir tatmin veriyor bize Lance Armstrong'un bir yarış kaybetmesi. Çünkü sanırım hepimiz ruhumuzun derinliklerinde bir yerde, başarılı olanların hüsranlarını seyretmekten keyif alıyoruz. Bir ip cambazı onlarca metre yükseklikte bir ipin üzerinde akrobasi yaparken acaba içimizden bir an bile olsun "ah yere düşse kimbilir ne muazzam bir şey olur" demiyor muyuz?
Bu örnekleri çoğaltabiliriz, ama hepsinin bir ortak paydası var ki, hepsinde "çok başarılı" birilerinin başarısızlığa uğradıkları andan bahsediyoruz.
Oysa şimdi, tam bu satırları okurken kendi kendime şunu diyorum; "sarı çizmeli Mehmet Ağa, bir Babür Şaylan çıkmış şu anda bir şey yazası olmadığını söylüyor."
Eee? Ne yapalım yani? Babür Şaylan büyük bir yazar mı? Hayır. Herkesin tanıdığı bir ünlü mü? Hayır. O bir uzaylı değil yani? Değil. O bir mükemmel insan değil? Değil.
O zaman yazamıyorsa bana ne?
Sahiden, benim yazamamamdan size ne?
İşin doğrusu şu ki, ben bu satırları yatırım olarak yazıyorum, ileride bir gün belki işime yarar!
27 Kasım 2006
Hoşgeldim. İyilik yapıp denize atmak üzerine.
İyilik yap denize at demişler. Şimdi tabii ben bu satırları yazacağım ve birileri okurken belki beyni sulanacak, sıkılacak ama ne diyecek olduğumu merak ederek sonuna kadar gitmek için kendisini zorlayacak. Sonuçta eline hiçbir şey geçmeyecek ve belki tavan arasındaki cinler tepesine çıkmak için bu mükemmel fırsatı kaçırmayacaklar. Bu durumda ben iyilik mi yapmış olacağım kötülük mü, bilemiyorum. Ayrıca bu yaptığım şeyi denize atmış sayılır mıyım, onu da tam bilemiyorum. Evet, internet ortamı ve buradaki sayfalar bir sanal deniz gibi değerlendirilebilir, ama iyilik olup olmadığı bile belirsiz bir sanal iyiliği sanal denize atmak atalarımızın kemiklerini ne kadar sızlatır? Elbette onu da bilemiyorum.
Sonuç olarak iyilik mi yapıyorum kötülük mü yapıyorum bilemeden binmiş bulundum bir alamete.
İyilik yapıp denize atmak, çoğumuzun bildiği gibi, birisine iyilik yapıp herhangi bir karşılık beklemeden bu iyiliği denize atmak, yani artık onu unutmak anlamına geliyor. Hani bir su birikintisine atsa, şeytan filan dürter, insan o su birikintisinden yaptığı iyiliği geri alabilir gibi birşey düşünülmüş olsa gerek. Oysa denize attınız mı bir kez, artık onu unutursunuz.
Hele hele benim gibi birisi, kesinlikle unutur, çünkü ben içinde deniz anası olan bir denize asla giremem. Çok iğreniyorum. İstanbul'da bir iyilik yapıp da denize attım mı, artık benim için ondan bir geri dönüşüm beklemek hayal olur.
Ama benim, yapılmış olan bir iyiliği denize atıp doğaya karıştırmakla ilgili derin endişelerim var. Öncelikle bunun insan doğasına uygun olmadığına dair bir sezgim var. Denize atılmış bir iyiliğin, bu olayda "edilgen" olarak geçen kişiye, yani iyiliğin yapılmış olduğu kişiye gerçekten bir faydası var mıdır?
Ben her zaman insanoğlunun bedavaya aldığı bir malın asla değerini bilemeyeceğini düşünmüşümdür. Bu bizim yaradılışımızda vardır. Ne denli bilge bir kişi olursak olalım, biz ona doğru adım atmadan avcumuza bırakılmış hiç bir dünya nimetinin gerçek anlamda tadına varamayacağımıza inanıyorum ben.
Pişip de ağzıma düşen bir armutun karnımı gerçekten doyurup doyurmayacağını bile sorgularım. Oysa ıssız bir adaya düşmüş olsak, üstelik yanımıza alacağımız üç şey sorulmamış da olsa, bir ağaca zorlukla tırmanıp, karnımız iyice acıkmışken oradan binbir güçlükle topladığımız armutlar ile nasıl büyük bir zevk alarak doyacağımızı düşünün!
Bir de o adaya her sabah ne idüğü belirsiz bir adamın gelip elimize bir adet armut bıraktığını farzedin.
İkisi de aynı ağaçtan toplanmış armutlar olabilir! Peki hangisi daha lezzetlidir?
Bir adım daha ileri gidecek olursak, hangi armut ruhumuzu da biraz besleyebilir?
Denize attığımız iyiliklerle, o "edilgen" kişinin ruhunu doyurma şansımızı kaybettiğimizi düşünebilir miyiz? Hadi diyelim ki elalemin ruhu bizi mi gerdi. Bırakalım bizim şansımızı filan, şu zavallı edilgen kulu düşünelim. Armutu toplamak için fiziksel gücü yerindeyken onun elinden ağaca tırmanma şansını aldığımızda, ona iyilik mi etmiş oluruz kötülük mü?
Ben "kötülük" diyorum.
Bu yüzden iyilik yapıp denize atmayı ancak, belki de "aha sana iyilik, yakalamak istiyorsan peşinden denize atla güzel kardeşim" şeklinde yorumlayabiliyorum! Atalarımız eminim böyle demek istememişlerdi. Ama ben de günün birinde birilerinin atası olacağım ve işte tam olarak da böyle demek istiyorum!
Burada "iyiliğin değerini bilmek"ten kastettiğim, karşımdaki tarafından takdir edilerek egomun okşanması değil. Ben tamamen karşımdakine maksimum fayda sağlamaktan bahsediyorum. Yazık, adama armut vereceğim, asık bir suratla, bundan asla mutlu filan olmadan o armutu yiyecek ve midesi gaz yapacak üstelik. Bıraksam da en azından gelip "ya bana bir armut verir misin, çok açım da" dese.
Siz, çok çaba sarfetmese de hocasının kendisiyle ilgilendiği bir öğrenci-bilge ilişkisi işittiniz mi daha önce? Her ne hikmetse bu bilgeler, son derece sevgi dolu, muazzam insanlar olmakla beraber, özellikle en iyi öğrencilerine sıkı bir şekilde "köpek çekmekle" meşhurdurlar!
Ben açıkça diyorum ki "almak için adım atmayana verme". Bunu yaparken "bak nasıl da kudretliyim, elimde armut var ama alması için onu nasıl da süründürüyorum hihohahaha" diyorsanız, bu sizin probleminiz, benim değil!
Ya da sadece daha öncekilerde size teşekkür etmediği için gururunuz kırılmış ve ona kızdığınız için armutu vermiyorsanız, hiç kusura bakmayın, bu yine sizin probleminiz.
Ben sadece o gerçekten bununla mutlu olabilsin diye, istemeden o armutu vermeyin diyorum.
İyilik yapıp denize atmayın. İyiliğin karşılığını alın, ama bunu kendiniz için yapmayın! Sanırım "iyilik yap, karşılığını denize at" gibi bir şey benim söylediğim.
Ayrıca madalyonun bir de diğer yüzü var. Çok sevdiğim bir hikayedir, usta, öğrencisine bir duvarı gösterir ve "şu duvarı görüyor musun evlat?" der.
Hayır, o kötü espriyi yapmaz...
Usta der ki "evet, aslında orada duvar yoktur, duvar bir yanılsamadan ibarettir. Ama hızla koşup o duvara kafasını çarpan adama bunu anlatmak zordur, onun kafası ölesiye acır. Gerçek budur."
Yani kafam acıdığı sürece o duvarın yanılsama olduğu filan hikaye, basbayağı taştan yapılma bir yapı var ve ben kafamı çarptım arkadaş, sen bana ne anlatıyorsun?
Bir iyilik yaparken, bu olay sırasında ben ve karşımdaki (şu edilgen zat) ile en az iki kişilik küçük bir evrende bulunuyoruz. Bu yapılan şeyin ikimize toplam ne kattığına bakmak gerekir. Eğer ben 10 kaybediyorum, karşımdaki (edilgen bey) 3 kazanıyorsa, bizim evrenimizden 7 eksilmiştir.
Ticaretten az çok anlayan herkes bunu "zarar" olarak nitelendirir. Halbuki ben 1 kaybetsem, karşımdaki 2 kazansa, işte bu gerçek kazançtır.
Dolayısıyla, kafasını duvara çarparken canı acıyan hayli sıradan bir kişi olarak, yaptığım iyiliğin karşılığında biraz olsun takdir edilme isteğimin de mazur görülebileceğine inanıyorum. Belki bir gün duvarın %99'unun boşluk olduğunu gerçekten idrak ederim, o zaman teşekkür beklemem. O güne kadar, teşekkür almadığımda, takdir edilmediğimde benim canım acır. Sizin acımıyorsa beklemeyin. Benimki acıyor. Dolayısıyla bekliyorum. Canımın acımasını istemiyorum çünkü.
"Kafanı duvara çarpa çarpa onun yanılsama olduğunu öğrenirsin" diyorsanız, bu ayrı bir tartışma konusu. Belki haklısınızdır, o kadar deneme yapacak sabrım olmadı.
Benim canımın biraz az acıması, karşımdakinin de biraz çok doyması. Küçük evrenimize en yapabileceğim en büyük katkı böyle bir hikayede olur sanırım.
Yapıp da denize attığım iyiliklerin peşinden hüzünle baktığım bir akşam üstü. Bugün böyle düşünüyorum.
Yarın ne düşüneceğimi ancak yarın bilebiliriz.
Sonuç olarak iyilik mi yapıyorum kötülük mü yapıyorum bilemeden binmiş bulundum bir alamete.
İyilik yapıp denize atmak, çoğumuzun bildiği gibi, birisine iyilik yapıp herhangi bir karşılık beklemeden bu iyiliği denize atmak, yani artık onu unutmak anlamına geliyor. Hani bir su birikintisine atsa, şeytan filan dürter, insan o su birikintisinden yaptığı iyiliği geri alabilir gibi birşey düşünülmüş olsa gerek. Oysa denize attınız mı bir kez, artık onu unutursunuz.
Hele hele benim gibi birisi, kesinlikle unutur, çünkü ben içinde deniz anası olan bir denize asla giremem. Çok iğreniyorum. İstanbul'da bir iyilik yapıp da denize attım mı, artık benim için ondan bir geri dönüşüm beklemek hayal olur.
Ama benim, yapılmış olan bir iyiliği denize atıp doğaya karıştırmakla ilgili derin endişelerim var. Öncelikle bunun insan doğasına uygun olmadığına dair bir sezgim var. Denize atılmış bir iyiliğin, bu olayda "edilgen" olarak geçen kişiye, yani iyiliğin yapılmış olduğu kişiye gerçekten bir faydası var mıdır?
Ben her zaman insanoğlunun bedavaya aldığı bir malın asla değerini bilemeyeceğini düşünmüşümdür. Bu bizim yaradılışımızda vardır. Ne denli bilge bir kişi olursak olalım, biz ona doğru adım atmadan avcumuza bırakılmış hiç bir dünya nimetinin gerçek anlamda tadına varamayacağımıza inanıyorum ben.
Pişip de ağzıma düşen bir armutun karnımı gerçekten doyurup doyurmayacağını bile sorgularım. Oysa ıssız bir adaya düşmüş olsak, üstelik yanımıza alacağımız üç şey sorulmamış da olsa, bir ağaca zorlukla tırmanıp, karnımız iyice acıkmışken oradan binbir güçlükle topladığımız armutlar ile nasıl büyük bir zevk alarak doyacağımızı düşünün!
Bir de o adaya her sabah ne idüğü belirsiz bir adamın gelip elimize bir adet armut bıraktığını farzedin.
İkisi de aynı ağaçtan toplanmış armutlar olabilir! Peki hangisi daha lezzetlidir?
Bir adım daha ileri gidecek olursak, hangi armut ruhumuzu da biraz besleyebilir?
Denize attığımız iyiliklerle, o "edilgen" kişinin ruhunu doyurma şansımızı kaybettiğimizi düşünebilir miyiz? Hadi diyelim ki elalemin ruhu bizi mi gerdi. Bırakalım bizim şansımızı filan, şu zavallı edilgen kulu düşünelim. Armutu toplamak için fiziksel gücü yerindeyken onun elinden ağaca tırmanma şansını aldığımızda, ona iyilik mi etmiş oluruz kötülük mü?
Ben "kötülük" diyorum.
Bu yüzden iyilik yapıp denize atmayı ancak, belki de "aha sana iyilik, yakalamak istiyorsan peşinden denize atla güzel kardeşim" şeklinde yorumlayabiliyorum! Atalarımız eminim böyle demek istememişlerdi. Ama ben de günün birinde birilerinin atası olacağım ve işte tam olarak da böyle demek istiyorum!
Burada "iyiliğin değerini bilmek"ten kastettiğim, karşımdaki tarafından takdir edilerek egomun okşanması değil. Ben tamamen karşımdakine maksimum fayda sağlamaktan bahsediyorum. Yazık, adama armut vereceğim, asık bir suratla, bundan asla mutlu filan olmadan o armutu yiyecek ve midesi gaz yapacak üstelik. Bıraksam da en azından gelip "ya bana bir armut verir misin, çok açım da" dese.
Siz, çok çaba sarfetmese de hocasının kendisiyle ilgilendiği bir öğrenci-bilge ilişkisi işittiniz mi daha önce? Her ne hikmetse bu bilgeler, son derece sevgi dolu, muazzam insanlar olmakla beraber, özellikle en iyi öğrencilerine sıkı bir şekilde "köpek çekmekle" meşhurdurlar!
Ben açıkça diyorum ki "almak için adım atmayana verme". Bunu yaparken "bak nasıl da kudretliyim, elimde armut var ama alması için onu nasıl da süründürüyorum hihohahaha" diyorsanız, bu sizin probleminiz, benim değil!
Ya da sadece daha öncekilerde size teşekkür etmediği için gururunuz kırılmış ve ona kızdığınız için armutu vermiyorsanız, hiç kusura bakmayın, bu yine sizin probleminiz.
Ben sadece o gerçekten bununla mutlu olabilsin diye, istemeden o armutu vermeyin diyorum.
İyilik yapıp denize atmayın. İyiliğin karşılığını alın, ama bunu kendiniz için yapmayın! Sanırım "iyilik yap, karşılığını denize at" gibi bir şey benim söylediğim.
Ayrıca madalyonun bir de diğer yüzü var. Çok sevdiğim bir hikayedir, usta, öğrencisine bir duvarı gösterir ve "şu duvarı görüyor musun evlat?" der.
Hayır, o kötü espriyi yapmaz...
Usta der ki "evet, aslında orada duvar yoktur, duvar bir yanılsamadan ibarettir. Ama hızla koşup o duvara kafasını çarpan adama bunu anlatmak zordur, onun kafası ölesiye acır. Gerçek budur."
Yani kafam acıdığı sürece o duvarın yanılsama olduğu filan hikaye, basbayağı taştan yapılma bir yapı var ve ben kafamı çarptım arkadaş, sen bana ne anlatıyorsun?
Bir iyilik yaparken, bu olay sırasında ben ve karşımdaki (şu edilgen zat) ile en az iki kişilik küçük bir evrende bulunuyoruz. Bu yapılan şeyin ikimize toplam ne kattığına bakmak gerekir. Eğer ben 10 kaybediyorum, karşımdaki (edilgen bey) 3 kazanıyorsa, bizim evrenimizden 7 eksilmiştir.
Ticaretten az çok anlayan herkes bunu "zarar" olarak nitelendirir. Halbuki ben 1 kaybetsem, karşımdaki 2 kazansa, işte bu gerçek kazançtır.
Dolayısıyla, kafasını duvara çarparken canı acıyan hayli sıradan bir kişi olarak, yaptığım iyiliğin karşılığında biraz olsun takdir edilme isteğimin de mazur görülebileceğine inanıyorum. Belki bir gün duvarın %99'unun boşluk olduğunu gerçekten idrak ederim, o zaman teşekkür beklemem. O güne kadar, teşekkür almadığımda, takdir edilmediğimde benim canım acır. Sizin acımıyorsa beklemeyin. Benimki acıyor. Dolayısıyla bekliyorum. Canımın acımasını istemiyorum çünkü.
"Kafanı duvara çarpa çarpa onun yanılsama olduğunu öğrenirsin" diyorsanız, bu ayrı bir tartışma konusu. Belki haklısınızdır, o kadar deneme yapacak sabrım olmadı.
Benim canımın biraz az acıması, karşımdakinin de biraz çok doyması. Küçük evrenimize en yapabileceğim en büyük katkı böyle bir hikayede olur sanırım.
Yapıp da denize attığım iyiliklerin peşinden hüzünle baktığım bir akşam üstü. Bugün böyle düşünüyorum.
Yarın ne düşüneceğimi ancak yarın bilebiliriz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)