Gezi parkı direnişinin gerçek bir zaferle sonuçlanabilmesi için direnişçilerin parkı boşaltması suretiyle bitmesi gerektiğini düşünüyorum.
Eylemcilerin bu düşünceye karşılık verecekleri ilk tepki hiç kuşkusuz "bu kadar gündür yaşadıklarımız boşa mı gitsin?" olacak. Oysa tam tersi, esas bugüne kadar yaşananların boşa gitmemesi için eylemin sonlandırılması, hem de polisin işgali ile değil, özgür iradeyle sonlandırılması gerekiyor.
Gezi parkı eylemi, çevreci grupların bir eylemi olarak başladı, ancak başbakanın diktatörvari tutumu nedeniyle çok kısa bir süre içinde hükümete, daha doğrusu Erdoğan'a karşı, ülke çapında toplu bir eyleme dönüştü. Üstelik bu dönüşümde şu adı bolca telaffuz edilen provakatörlerin hiç rolü de olmadı.
Daha sonrasındaki on küsur gün boyunca toplum olarak hem Gezi Parkı'nda ezilen, hakkı yenen insanlara destek olmak için, hem de başbakana "artık bu tavırlarını yumuşat" diyebilmek için tepkimizi ortaya koyduk. Ancak biz "yumuşak üslup" dedikçe başbakan daha sert konuşmaya, "uzlaşı" dedikçe polisi daha acımasızca insanların üzerine salmaya başladı.
Bu yaşananlarla hepimiz tarihe tanıklık ettik.
Bence artık mesaj alınmıştır! Hayır, başbakanın mesajı aldığını değil, bizim mesajı aldığımızı kastediyorum. Bu iktidar süresince neyin düzeleceğini neyin ise asla düzelmeyeceğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bundan sonra yapmamız gereken, öncelikle Gezi Parkı'nda yaşadığımız polis vahşetini gücümüz yettiğince yargıya yansıtmak ve bir sonraki seçime kadar yaşanacak her haksızlığı, demokratik ve şiddete yol açmayacak yöntemlerle eleştirmek, tepkimizi ortaya koymaktır.
Polisin aşırı güç kullanarak Gezi Parkı'na girebileceğini herhalde hepimiz biliyoruz. Ve orada yeni bir vahşet sergilemeleri de hiç kimseyi şaşırtmayacak. Bu olaylar karşısında parktaki aktivist gençlerin de "gel bizi döv, öldür" diye oturup bekleyemeyeceklerini tahmin etmek zor değil. Bu sırada hiç kuşku yok ki polise karşı şiddet uygulanacaktır. (Haklı ya da haksız olmaları bu noktada önemli değil.) Bir adım sonrası ya halk olarak toplanıp polise karşı silahlı çatışmaya girmek, ya da oradaki gençleri kaderlerine bırakmak olacak. Her iki durum da bizlere bir şey kazandırmayacak.
Ancak daha kötüsü, Gezi'ye aşırı güç uygulayarak girmek yerine, şu anda yapıldığı gibi "bak biz ne kadar demokratiğiz, uzlaşı arıyoruz, sen bize taş atıyorsun, kamu malını yıkıyorsun" diyerek eylemcileri halk gözünde küçük düşürme operasyonu. Gezi Parkı eylemi tek bir ideolojiye bağlı insanlardan oluşmuyor ki, orada her kesimden insan var ve yanıbaşında gaz bombası atılırken parktaki çadırında gaz maskesini takıp oturan olduğu gibi bunu bir savaş olarak görüp karşılık vermeyi doğru bulan da var.
Sonuçta bu iş uzadıkça ister istemez bir kesim insan "ee devlet de ne yapsaydı? Şehrin ortasının işgal edilmesine izin mi verseydi?" diyecektir.
Bu yaşanan ve yaşanacakların halk gözünde eylemin haklılığına gölge düşüreceğinden ve böylece bir sonraki seçimde bugün yaşadıklarımızı "yeteri kadar" hatırlayamayacağımızdan endişe ediyorum.
Eylem bugün sona ererse bir sonraki seçim gününde eyleme dair çok canlı ve olumlu anılar taşıyacağız, polis eliyle sona erdirilmesi durumunda ise bu süreç içinde yaşanacak tüm çirkinlikler hafızalarımızdaki bu olumlu düşünceleri zayıflatacak.
Kazanmak için, bugün kaybetmek gerekiyor.
12 Haziran 2013
6 Haziran 2013
Tay-yip is-ti-fa!
Biraz önce saat 21:00 oldu ve ben de tüm mahalleliyle birlikte tencereye tavaya vurmaya başladım. Geçen gün aldığımız sahan, altındaki çıkıntılar sayesinde çok güzel ses çıkartıyor, büyük bir çatalı dairesel hareketlerle döndürerek epey ritmli bir gürültü çıkarabiliyorum, arada çatalın ucu parmaklarıma batıyor ve canım acıyor ama feda olsun, evet Gezi Parkı'ndakiler gibi, Ankara'dakiler gibi biber gazı yemiyorum belki ama işte burada ben de kendimce bir eylem içerisindeyim. İki gün önce de başım deli gibi ağrıyor olmasına rağmen gürültüye katılmaktan geri kalmamıştım.
Ne kadar fedakar bir insan olduğumu düşünüp gözlerimin dolduğu sırada başka şeyler üzerinde kafa yormak için de boş vaktim oldu.
Gezi Parkı eylemlerine, şu ya da bu şekilde katılmış olan bizler, ne istiyorduk?
İtiraf etmeliyim ki benim o parkta kesilen birkaç ağaçla pek bir alakam yok, AKM de zaten çirkin bir bina, yıkılacaksa yıkılsın ve yerine yenisi yapılsın.
Ayrıca başbakanın zorla evde tuttuğu %50'den biri olmasam da, sonuçta ilk seçimde AKP'ye oy vermiş, üstelik aradan geçen on küsur sene içinde de bu oydan pişmanlık duymamış birisiyim.
Ağaçların derdinde değilim, AKP'den nefret etmiyorum, gizli bir ajandaları filan olduğuna da inanmıyorum. Ama elimde bir sahan, koca çatalla vurarak mahallenin gürültüsüne ortak olmaya çalışıyorum, kendi çapımda şu büyük illet twitter ve facebook alemlerinde gezip mesajlar yazıyorum. Peki benim derdim ne?
Ne istiyorum "ben"?
Biraz düşününce ilk olarak ne istediğimi değil, ama neden rahatsız olduğumu dile getirebiliyorum. Çok açıkça başbakanın dediğim dedik tavırlarından, Fatih Terim gibi önüne gelen basın mensubunu azarlamasından, kaç çocuk yapacağımıza karışmasından, hangi dizinin seyredilip hangisinin seyredilmeyeceğiyle uğraşmasından rahatsızım. Ve son dönemde öylesine üst üste şeyler oldu ki, adeta başbakanın "bu salaklar nasıl olsa hiç bir şeye ses çıkarmıyorlar, ben geçirdikçe geçireyim, artık ağzıma ne gelirse, aklıma ne gelirse pata küte söyleyeyim" diye hissettiğini düşünmeye başladım.
Bardak dediğin de bir yere kadar su alabiliyor. Benim bardağım, sanırım pek çoğumuzunki gibi, Gezi Park'ındaki bir barışçıl eyleme yapılan hain polis saldırısıyla tamamen doldu. Henüz taşmamıştı, ama başbakan ertesi gün çıkıp da biber gazını, tazyikli suyu, copu, dayağı yemiş gençlere "çapulcu" deyince, "siz bir tarafınızı yırtsanız da biz oraya kışlayı da yapacağız, AKM'yi de yıkacağız, camiyi de yapacağız" şeklinde gürleyince taştı.
Aslında "biz" bile diyesi yoktu, tamamen "ben yapacağım" havasındaydı ya, neyse o kadar derine gitmeyelim.
Böylece bu halk sokaklara döküldü. Polis saçmalamaya devam edince daha da fazlamız döküldük. Benim tek derdim vardı, başbakan bu yaşananlar için halktan özür dilesin ve bundan sonraki dönemde bu diktatörvari tutumundan vazgeçsin.
Ben bu motivasyonla eylemin bir parçasına dahil olmuşken, hiç kuşkusuz sokaklardaki onbinlerin farklı farklı düşünceleri vardı. Birbirinden bu kadar değişik insanlar bir araya gelmiş ne istiyorlardı peki?
Ne istiyorduk "biz"?
Gezi Parkı'ndaki ağaçlar kesilmesin.
AKM yıkılmasın.
AKP yaşamımıza müdahale etmesin.
Emniyet Müdürü görevinden alınsın.
Biber gazı kullanımı yasaklansın.
Ve kimbilir daha neler.
Böyle bir halk karışımının tek bir talep dile getirmesi beklenemez. F Tipi cezaevlerindeki koşulların iyileştirmesi için açlık grevi yapan mahkumların ne talep ettikleri belliydi.
Onca yıl boyunca şiddete karşı duruşuyla bir bağımsızlık zaferi kazanmış olan Gandhi'nin, kendi halkı savaşa tutuştuğunda açlık grevi yaparken ne talep ettiği belliydi.
Ama Gezi Parkı eylemcileri olarak bizim ne talep ettiğimiz belli değil. Gezi Parkı eylemi artık Gezi Parkı'nı savunmaktan öte bir noktada, hatta bence çoğunluk için Gezi Parkı'ndan çok daha farklı bir yerde. Biz sadece "yeter artık, abarttın, artık yapma" diyoruz sanki. Kesişim noktamız bu.
Ve bu durum tek bir şekilde topluca dile getirilebilir: "Tay-yip is-ti-fa!".
Takım kötü gittiğinde taraftar "yönetim istifa" diye bağırır. Bu kadar basittir, detaya girilmez. Burada aslında istenen istifa etmeleri değil, kötü giden şeyleri düzeltmeleridir. Ya ne yapsın seyirci? Hep bir ağızdan "Hasan sen sol beğe geç, Murat sen yedek soyun, Hüseyin daha fazla koş, başkan maaşları düşür" diye tezahürat yapacak hali yoktur ki. Seyirci tek bir şeyi hep bir ağızdan söyleyebilir: "yönetim istifa!". Bu, "gidişattan memnun değilim, acilen düzelt!" demektir.
İşte böylece biz hep bir ağızdan "Tay-yip is-ti-fa!" dedik. İçimizde sahiden bunu isteyen de var, başka şeyler isteyenler de var. Hemen hemen hiç birimiz resmi bir toplantıda bu ülkenin başbakanına, yüzüne karşı "Tayyip" diyecek kadar terbiyesiz değiliz, ama biz toplumuz, biz taraftarız. Takım kötü gidiyor, takım istediğimiz gibi oynamıyor, antrenör kafasının dikine gidiyor. Lafı uzatamayız, hep birlikte ayağa kalkarız ve bağırırız: "yönetim istifa!".
Tencereye tavaya vururken işte bunu keşfettim. Gezi Parkı eylemcileri ne mi istiyor? Çok basit: "Tay-yip is-ti-fa!". İşte "bu"nu istiyor.
Eğer bu kötü gidişatın değişeceğine dair ufacık bir ümit belirirse bir kısmımız arkadaşlarımızı satıp evlerimize döneceğiz, ümit büyürse daha fazlamız. Ama Gezi Parkı eylemi, bu toplumun böylesine büyük bir katılımla gerçekleştirdiği belki de ilk eylem. Bu bir milat, yarın işler bir kez daha kötü giderse bu sefer daha da güçlü bağıracağız: "Tay-yip is-ti-fa!" diye.
Dün böyle bağırmayı bilmiyorduk. Başbakan da bizi dinlemeyi bilmiyordu.
Artık biz bağırmayı öğrendik, elbette başbakan da bizi dinlemeyi öğrenene kadar bağırmaya devam edeceğiz:
"Tay-yip is-ti-fa!".
Ne kadar fedakar bir insan olduğumu düşünüp gözlerimin dolduğu sırada başka şeyler üzerinde kafa yormak için de boş vaktim oldu.
Gezi Parkı eylemlerine, şu ya da bu şekilde katılmış olan bizler, ne istiyorduk?
İtiraf etmeliyim ki benim o parkta kesilen birkaç ağaçla pek bir alakam yok, AKM de zaten çirkin bir bina, yıkılacaksa yıkılsın ve yerine yenisi yapılsın.
Ayrıca başbakanın zorla evde tuttuğu %50'den biri olmasam da, sonuçta ilk seçimde AKP'ye oy vermiş, üstelik aradan geçen on küsur sene içinde de bu oydan pişmanlık duymamış birisiyim.
Ağaçların derdinde değilim, AKP'den nefret etmiyorum, gizli bir ajandaları filan olduğuna da inanmıyorum. Ama elimde bir sahan, koca çatalla vurarak mahallenin gürültüsüne ortak olmaya çalışıyorum, kendi çapımda şu büyük illet twitter ve facebook alemlerinde gezip mesajlar yazıyorum. Peki benim derdim ne?
Ne istiyorum "ben"?
Biraz düşününce ilk olarak ne istediğimi değil, ama neden rahatsız olduğumu dile getirebiliyorum. Çok açıkça başbakanın dediğim dedik tavırlarından, Fatih Terim gibi önüne gelen basın mensubunu azarlamasından, kaç çocuk yapacağımıza karışmasından, hangi dizinin seyredilip hangisinin seyredilmeyeceğiyle uğraşmasından rahatsızım. Ve son dönemde öylesine üst üste şeyler oldu ki, adeta başbakanın "bu salaklar nasıl olsa hiç bir şeye ses çıkarmıyorlar, ben geçirdikçe geçireyim, artık ağzıma ne gelirse, aklıma ne gelirse pata küte söyleyeyim" diye hissettiğini düşünmeye başladım.
Bardak dediğin de bir yere kadar su alabiliyor. Benim bardağım, sanırım pek çoğumuzunki gibi, Gezi Park'ındaki bir barışçıl eyleme yapılan hain polis saldırısıyla tamamen doldu. Henüz taşmamıştı, ama başbakan ertesi gün çıkıp da biber gazını, tazyikli suyu, copu, dayağı yemiş gençlere "çapulcu" deyince, "siz bir tarafınızı yırtsanız da biz oraya kışlayı da yapacağız, AKM'yi de yıkacağız, camiyi de yapacağız" şeklinde gürleyince taştı.
Aslında "biz" bile diyesi yoktu, tamamen "ben yapacağım" havasındaydı ya, neyse o kadar derine gitmeyelim.
Böylece bu halk sokaklara döküldü. Polis saçmalamaya devam edince daha da fazlamız döküldük. Benim tek derdim vardı, başbakan bu yaşananlar için halktan özür dilesin ve bundan sonraki dönemde bu diktatörvari tutumundan vazgeçsin.
Ben bu motivasyonla eylemin bir parçasına dahil olmuşken, hiç kuşkusuz sokaklardaki onbinlerin farklı farklı düşünceleri vardı. Birbirinden bu kadar değişik insanlar bir araya gelmiş ne istiyorlardı peki?
Ne istiyorduk "biz"?
Gezi Parkı'ndaki ağaçlar kesilmesin.
AKM yıkılmasın.
AKP yaşamımıza müdahale etmesin.
Emniyet Müdürü görevinden alınsın.
Biber gazı kullanımı yasaklansın.
Ve kimbilir daha neler.
Böyle bir halk karışımının tek bir talep dile getirmesi beklenemez. F Tipi cezaevlerindeki koşulların iyileştirmesi için açlık grevi yapan mahkumların ne talep ettikleri belliydi.
Onca yıl boyunca şiddete karşı duruşuyla bir bağımsızlık zaferi kazanmış olan Gandhi'nin, kendi halkı savaşa tutuştuğunda açlık grevi yaparken ne talep ettiği belliydi.
Ama Gezi Parkı eylemcileri olarak bizim ne talep ettiğimiz belli değil. Gezi Parkı eylemi artık Gezi Parkı'nı savunmaktan öte bir noktada, hatta bence çoğunluk için Gezi Parkı'ndan çok daha farklı bir yerde. Biz sadece "yeter artık, abarttın, artık yapma" diyoruz sanki. Kesişim noktamız bu.
Ve bu durum tek bir şekilde topluca dile getirilebilir: "Tay-yip is-ti-fa!".
Takım kötü gittiğinde taraftar "yönetim istifa" diye bağırır. Bu kadar basittir, detaya girilmez. Burada aslında istenen istifa etmeleri değil, kötü giden şeyleri düzeltmeleridir. Ya ne yapsın seyirci? Hep bir ağızdan "Hasan sen sol beğe geç, Murat sen yedek soyun, Hüseyin daha fazla koş, başkan maaşları düşür" diye tezahürat yapacak hali yoktur ki. Seyirci tek bir şeyi hep bir ağızdan söyleyebilir: "yönetim istifa!". Bu, "gidişattan memnun değilim, acilen düzelt!" demektir.
İşte böylece biz hep bir ağızdan "Tay-yip is-ti-fa!" dedik. İçimizde sahiden bunu isteyen de var, başka şeyler isteyenler de var. Hemen hemen hiç birimiz resmi bir toplantıda bu ülkenin başbakanına, yüzüne karşı "Tayyip" diyecek kadar terbiyesiz değiliz, ama biz toplumuz, biz taraftarız. Takım kötü gidiyor, takım istediğimiz gibi oynamıyor, antrenör kafasının dikine gidiyor. Lafı uzatamayız, hep birlikte ayağa kalkarız ve bağırırız: "yönetim istifa!".
Tencereye tavaya vururken işte bunu keşfettim. Gezi Parkı eylemcileri ne mi istiyor? Çok basit: "Tay-yip is-ti-fa!". İşte "bu"nu istiyor.
Eğer bu kötü gidişatın değişeceğine dair ufacık bir ümit belirirse bir kısmımız arkadaşlarımızı satıp evlerimize döneceğiz, ümit büyürse daha fazlamız. Ama Gezi Parkı eylemi, bu toplumun böylesine büyük bir katılımla gerçekleştirdiği belki de ilk eylem. Bu bir milat, yarın işler bir kez daha kötü giderse bu sefer daha da güçlü bağıracağız: "Tay-yip is-ti-fa!" diye.
Dün böyle bağırmayı bilmiyorduk. Başbakan da bizi dinlemeyi bilmiyordu.
Artık biz bağırmayı öğrendik, elbette başbakan da bizi dinlemeyi öğrenene kadar bağırmaya devam edeceğiz:
"Tay-yip is-ti-fa!".
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)