İyilik yap denize at demişler. Şimdi tabii ben bu satırları yazacağım ve birileri okurken belki beyni sulanacak, sıkılacak ama ne diyecek olduğumu merak ederek sonuna kadar gitmek için kendisini zorlayacak. Sonuçta eline hiçbir şey geçmeyecek ve belki tavan arasındaki cinler tepesine çıkmak için bu mükemmel fırsatı kaçırmayacaklar. Bu durumda ben iyilik mi yapmış olacağım kötülük mü, bilemiyorum. Ayrıca bu yaptığım şeyi denize atmış sayılır mıyım, onu da tam bilemiyorum. Evet, internet ortamı ve buradaki sayfalar bir sanal deniz gibi değerlendirilebilir, ama iyilik olup olmadığı bile belirsiz bir sanal iyiliği sanal denize atmak atalarımızın kemiklerini ne kadar sızlatır? Elbette onu da bilemiyorum.
Sonuç olarak iyilik mi yapıyorum kötülük mü yapıyorum bilemeden binmiş bulundum bir alamete.
İyilik yapıp denize atmak, çoğumuzun bildiği gibi, birisine iyilik yapıp herhangi bir karşılık beklemeden bu iyiliği denize atmak, yani artık onu unutmak anlamına geliyor. Hani bir su birikintisine atsa, şeytan filan dürter, insan o su birikintisinden yaptığı iyiliği geri alabilir gibi birşey düşünülmüş olsa gerek. Oysa denize attınız mı bir kez, artık onu unutursunuz.
Hele hele benim gibi birisi, kesinlikle unutur, çünkü ben içinde deniz anası olan bir denize asla giremem. Çok iğreniyorum. İstanbul'da bir iyilik yapıp da denize attım mı, artık benim için ondan bir geri dönüşüm beklemek hayal olur.
Ama benim, yapılmış olan bir iyiliği denize atıp doğaya karıştırmakla ilgili derin endişelerim var. Öncelikle bunun insan doğasına uygun olmadığına dair bir sezgim var. Denize atılmış bir iyiliğin, bu olayda "edilgen" olarak geçen kişiye, yani iyiliğin yapılmış olduğu kişiye gerçekten bir faydası var mıdır?
Ben her zaman insanoğlunun bedavaya aldığı bir malın asla değerini bilemeyeceğini düşünmüşümdür. Bu bizim yaradılışımızda vardır. Ne denli bilge bir kişi olursak olalım, biz ona doğru adım atmadan avcumuza bırakılmış hiç bir dünya nimetinin gerçek anlamda tadına varamayacağımıza inanıyorum ben.
Pişip de ağzıma düşen bir armutun karnımı gerçekten doyurup doyurmayacağını bile sorgularım. Oysa ıssız bir adaya düşmüş olsak, üstelik yanımıza alacağımız üç şey sorulmamış da olsa, bir ağaca zorlukla tırmanıp, karnımız iyice acıkmışken oradan binbir güçlükle topladığımız armutlar ile nasıl büyük bir zevk alarak doyacağımızı düşünün!
Bir de o adaya her sabah ne idüğü belirsiz bir adamın gelip elimize bir adet armut bıraktığını farzedin.
İkisi de aynı ağaçtan toplanmış armutlar olabilir! Peki hangisi daha lezzetlidir?
Bir adım daha ileri gidecek olursak, hangi armut ruhumuzu da biraz besleyebilir?
Denize attığımız iyiliklerle, o "edilgen" kişinin ruhunu doyurma şansımızı kaybettiğimizi düşünebilir miyiz? Hadi diyelim ki elalemin ruhu bizi mi gerdi. Bırakalım bizim şansımızı filan, şu zavallı edilgen kulu düşünelim. Armutu toplamak için fiziksel gücü yerindeyken onun elinden ağaca tırmanma şansını aldığımızda, ona iyilik mi etmiş oluruz kötülük mü?
Ben "kötülük" diyorum.
Bu yüzden iyilik yapıp denize atmayı ancak, belki de "aha sana iyilik, yakalamak istiyorsan peşinden denize atla güzel kardeşim" şeklinde yorumlayabiliyorum! Atalarımız eminim böyle demek istememişlerdi. Ama ben de günün birinde birilerinin atası olacağım ve işte tam olarak da böyle demek istiyorum!
Burada "iyiliğin değerini bilmek"ten kastettiğim, karşımdaki tarafından takdir edilerek egomun okşanması değil. Ben tamamen karşımdakine maksimum fayda sağlamaktan bahsediyorum. Yazık, adama armut vereceğim, asık bir suratla, bundan asla mutlu filan olmadan o armutu yiyecek ve midesi gaz yapacak üstelik. Bıraksam da en azından gelip "ya bana bir armut verir misin, çok açım da" dese.
Siz, çok çaba sarfetmese de hocasının kendisiyle ilgilendiği bir öğrenci-bilge ilişkisi işittiniz mi daha önce? Her ne hikmetse bu bilgeler, son derece sevgi dolu, muazzam insanlar olmakla beraber, özellikle en iyi öğrencilerine sıkı bir şekilde "köpek çekmekle" meşhurdurlar!
Ben açıkça diyorum ki "almak için adım atmayana verme". Bunu yaparken "bak nasıl da kudretliyim, elimde armut var ama alması için onu nasıl da süründürüyorum hihohahaha" diyorsanız, bu sizin probleminiz, benim değil!
Ya da sadece daha öncekilerde size teşekkür etmediği için gururunuz kırılmış ve ona kızdığınız için armutu vermiyorsanız, hiç kusura bakmayın, bu yine sizin probleminiz.
Ben sadece o gerçekten bununla mutlu olabilsin diye, istemeden o armutu vermeyin diyorum.
İyilik yapıp denize atmayın. İyiliğin karşılığını alın, ama bunu kendiniz için yapmayın! Sanırım "iyilik yap, karşılığını denize at" gibi bir şey benim söylediğim.
Ayrıca madalyonun bir de diğer yüzü var. Çok sevdiğim bir hikayedir, usta, öğrencisine bir duvarı gösterir ve "şu duvarı görüyor musun evlat?" der.
Hayır, o kötü espriyi yapmaz...
Usta der ki "evet, aslında orada duvar yoktur, duvar bir yanılsamadan ibarettir. Ama hızla koşup o duvara kafasını çarpan adama bunu anlatmak zordur, onun kafası ölesiye acır. Gerçek budur."
Yani kafam acıdığı sürece o duvarın yanılsama olduğu filan hikaye, basbayağı taştan yapılma bir yapı var ve ben kafamı çarptım arkadaş, sen bana ne anlatıyorsun?
Bir iyilik yaparken, bu olay sırasında ben ve karşımdaki (şu edilgen zat) ile en az iki kişilik küçük bir evrende bulunuyoruz. Bu yapılan şeyin ikimize toplam ne kattığına bakmak gerekir. Eğer ben 10 kaybediyorum, karşımdaki (edilgen bey) 3 kazanıyorsa, bizim evrenimizden 7 eksilmiştir.
Ticaretten az çok anlayan herkes bunu "zarar" olarak nitelendirir. Halbuki ben 1 kaybetsem, karşımdaki 2 kazansa, işte bu gerçek kazançtır.
Dolayısıyla, kafasını duvara çarparken canı acıyan hayli sıradan bir kişi olarak, yaptığım iyiliğin karşılığında biraz olsun takdir edilme isteğimin de mazur görülebileceğine inanıyorum. Belki bir gün duvarın %99'unun boşluk olduğunu gerçekten idrak ederim, o zaman teşekkür beklemem. O güne kadar, teşekkür almadığımda, takdir edilmediğimde benim canım acır. Sizin acımıyorsa beklemeyin. Benimki acıyor. Dolayısıyla bekliyorum. Canımın acımasını istemiyorum çünkü.
"Kafanı duvara çarpa çarpa onun yanılsama olduğunu öğrenirsin" diyorsanız, bu ayrı bir tartışma konusu. Belki haklısınızdır, o kadar deneme yapacak sabrım olmadı.
Benim canımın biraz az acıması, karşımdakinin de biraz çok doyması. Küçük evrenimize en yapabileceğim en büyük katkı böyle bir hikayede olur sanırım.
Yapıp da denize attığım iyiliklerin peşinden hüzünle baktığım bir akşam üstü. Bugün böyle düşünüyorum.
Yarın ne düşüneceğimi ancak yarın bilebiliriz.
Sonuç olarak iyilik mi yapıyorum kötülük mü yapıyorum bilemeden binmiş bulundum bir alamete.
İyilik yapıp denize atmak, çoğumuzun bildiği gibi, birisine iyilik yapıp herhangi bir karşılık beklemeden bu iyiliği denize atmak, yani artık onu unutmak anlamına geliyor. Hani bir su birikintisine atsa, şeytan filan dürter, insan o su birikintisinden yaptığı iyiliği geri alabilir gibi birşey düşünülmüş olsa gerek. Oysa denize attınız mı bir kez, artık onu unutursunuz.
Hele hele benim gibi birisi, kesinlikle unutur, çünkü ben içinde deniz anası olan bir denize asla giremem. Çok iğreniyorum. İstanbul'da bir iyilik yapıp da denize attım mı, artık benim için ondan bir geri dönüşüm beklemek hayal olur.
Ama benim, yapılmış olan bir iyiliği denize atıp doğaya karıştırmakla ilgili derin endişelerim var. Öncelikle bunun insan doğasına uygun olmadığına dair bir sezgim var. Denize atılmış bir iyiliğin, bu olayda "edilgen" olarak geçen kişiye, yani iyiliğin yapılmış olduğu kişiye gerçekten bir faydası var mıdır?
Ben her zaman insanoğlunun bedavaya aldığı bir malın asla değerini bilemeyeceğini düşünmüşümdür. Bu bizim yaradılışımızda vardır. Ne denli bilge bir kişi olursak olalım, biz ona doğru adım atmadan avcumuza bırakılmış hiç bir dünya nimetinin gerçek anlamda tadına varamayacağımıza inanıyorum ben.
Pişip de ağzıma düşen bir armutun karnımı gerçekten doyurup doyurmayacağını bile sorgularım. Oysa ıssız bir adaya düşmüş olsak, üstelik yanımıza alacağımız üç şey sorulmamış da olsa, bir ağaca zorlukla tırmanıp, karnımız iyice acıkmışken oradan binbir güçlükle topladığımız armutlar ile nasıl büyük bir zevk alarak doyacağımızı düşünün!
Bir de o adaya her sabah ne idüğü belirsiz bir adamın gelip elimize bir adet armut bıraktığını farzedin.
İkisi de aynı ağaçtan toplanmış armutlar olabilir! Peki hangisi daha lezzetlidir?
Bir adım daha ileri gidecek olursak, hangi armut ruhumuzu da biraz besleyebilir?
Denize attığımız iyiliklerle, o "edilgen" kişinin ruhunu doyurma şansımızı kaybettiğimizi düşünebilir miyiz? Hadi diyelim ki elalemin ruhu bizi mi gerdi. Bırakalım bizim şansımızı filan, şu zavallı edilgen kulu düşünelim. Armutu toplamak için fiziksel gücü yerindeyken onun elinden ağaca tırmanma şansını aldığımızda, ona iyilik mi etmiş oluruz kötülük mü?
Ben "kötülük" diyorum.
Bu yüzden iyilik yapıp denize atmayı ancak, belki de "aha sana iyilik, yakalamak istiyorsan peşinden denize atla güzel kardeşim" şeklinde yorumlayabiliyorum! Atalarımız eminim böyle demek istememişlerdi. Ama ben de günün birinde birilerinin atası olacağım ve işte tam olarak da böyle demek istiyorum!
Burada "iyiliğin değerini bilmek"ten kastettiğim, karşımdaki tarafından takdir edilerek egomun okşanması değil. Ben tamamen karşımdakine maksimum fayda sağlamaktan bahsediyorum. Yazık, adama armut vereceğim, asık bir suratla, bundan asla mutlu filan olmadan o armutu yiyecek ve midesi gaz yapacak üstelik. Bıraksam da en azından gelip "ya bana bir armut verir misin, çok açım da" dese.
Siz, çok çaba sarfetmese de hocasının kendisiyle ilgilendiği bir öğrenci-bilge ilişkisi işittiniz mi daha önce? Her ne hikmetse bu bilgeler, son derece sevgi dolu, muazzam insanlar olmakla beraber, özellikle en iyi öğrencilerine sıkı bir şekilde "köpek çekmekle" meşhurdurlar!
Ben açıkça diyorum ki "almak için adım atmayana verme". Bunu yaparken "bak nasıl da kudretliyim, elimde armut var ama alması için onu nasıl da süründürüyorum hihohahaha" diyorsanız, bu sizin probleminiz, benim değil!
Ya da sadece daha öncekilerde size teşekkür etmediği için gururunuz kırılmış ve ona kızdığınız için armutu vermiyorsanız, hiç kusura bakmayın, bu yine sizin probleminiz.
Ben sadece o gerçekten bununla mutlu olabilsin diye, istemeden o armutu vermeyin diyorum.
İyilik yapıp denize atmayın. İyiliğin karşılığını alın, ama bunu kendiniz için yapmayın! Sanırım "iyilik yap, karşılığını denize at" gibi bir şey benim söylediğim.
Ayrıca madalyonun bir de diğer yüzü var. Çok sevdiğim bir hikayedir, usta, öğrencisine bir duvarı gösterir ve "şu duvarı görüyor musun evlat?" der.
Hayır, o kötü espriyi yapmaz...
Usta der ki "evet, aslında orada duvar yoktur, duvar bir yanılsamadan ibarettir. Ama hızla koşup o duvara kafasını çarpan adama bunu anlatmak zordur, onun kafası ölesiye acır. Gerçek budur."
Yani kafam acıdığı sürece o duvarın yanılsama olduğu filan hikaye, basbayağı taştan yapılma bir yapı var ve ben kafamı çarptım arkadaş, sen bana ne anlatıyorsun?
Bir iyilik yaparken, bu olay sırasında ben ve karşımdaki (şu edilgen zat) ile en az iki kişilik küçük bir evrende bulunuyoruz. Bu yapılan şeyin ikimize toplam ne kattığına bakmak gerekir. Eğer ben 10 kaybediyorum, karşımdaki (edilgen bey) 3 kazanıyorsa, bizim evrenimizden 7 eksilmiştir.
Ticaretten az çok anlayan herkes bunu "zarar" olarak nitelendirir. Halbuki ben 1 kaybetsem, karşımdaki 2 kazansa, işte bu gerçek kazançtır.
Dolayısıyla, kafasını duvara çarparken canı acıyan hayli sıradan bir kişi olarak, yaptığım iyiliğin karşılığında biraz olsun takdir edilme isteğimin de mazur görülebileceğine inanıyorum. Belki bir gün duvarın %99'unun boşluk olduğunu gerçekten idrak ederim, o zaman teşekkür beklemem. O güne kadar, teşekkür almadığımda, takdir edilmediğimde benim canım acır. Sizin acımıyorsa beklemeyin. Benimki acıyor. Dolayısıyla bekliyorum. Canımın acımasını istemiyorum çünkü.
"Kafanı duvara çarpa çarpa onun yanılsama olduğunu öğrenirsin" diyorsanız, bu ayrı bir tartışma konusu. Belki haklısınızdır, o kadar deneme yapacak sabrım olmadı.
Benim canımın biraz az acıması, karşımdakinin de biraz çok doyması. Küçük evrenimize en yapabileceğim en büyük katkı böyle bir hikayede olur sanırım.
Yapıp da denize attığım iyiliklerin peşinden hüzünle baktığım bir akşam üstü. Bugün böyle düşünüyorum.
Yarın ne düşüneceğimi ancak yarın bilebiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder