Zihnimdeki ampul bu sefer lokantada patlıcanlı patates yemeği yerken yandı.
Hiç yemeğinizin içinden taş çıktı mı daha önce? Eğer çıktıysa ne kadar kötü bir duygu olduğunu bilirsiniz, çünkü o sırada hiç kontrolsüz bir şekilde lokmaları çiğnemektesinizdir ve o minnacık taşı öyle bir hışımla ısırmışsınızdır ki canınızın acısına mı yanacaksınız, bir lokmayı bu kadar sert nasıl ısırmış olabileceğinizi mi düşüneceksiniz, bilemezsiniz.
Gerçekten kötü bir histir.
Ben de patlıcanlı patates yemeğimi yerken bir anda ahçının ve yamaklarının bu yemeğin içinde taş olmamasını sağlamış olacaklarına dair anlamsız derecede büyük bir güven duyduğumu hissettim.
Sahiden de, günlerdir lokantalarda yemek yiyordum ve bir an olsun yemeğin içinden bir şey çıkacağına dair endişe duymamıştım. Oysa küçücük bir taşın bile nasıl insanın çene kemiğini kırmışlarcasına ses çıkardığını ve can acıttığını çok iyi biliyordum.
Yani bu umarsız güven halim, daha önce başıma böyle bir durum gelmemesinden kaynaklanmıyordu.
Güven duymaya karşı hissettiğim bu güvensizlik duygusunu berberde de yaşarım.
Berberde sakal traşı olmak çok kolayıma gider ve sık sık bu amaç için bir berberi ziyaret ederim. Adam elinde keskin mi keskin ustura ile boğazımın en hassas yerlerinde hareket ederken bir an için bile “yahu bu adam şimdi cinnet geçirse iki saniyede canımı alabilir” endişesi taşımam.
Elbette, hiç kimse böyle paronayakça bir düşünce taşımaz zaten. Bu yüzden çoğu müşteri, traş devam ederken huzur içinde mışıl mışıl uyur, bize de horultularını dinlemek düşer.
Hiç kuşkusuz hayatta bazı “ihmal edilebilir” riskler vardır. Başınıza yıldırım düşecek diye sokağa çıkmamazlık etmezsiniz. Bu olasılık, mühendislikte “ihmal etme” sınırındadır.
Peki ya son üç gün boyunca –hani olmaz ya... oldu diyelim- sizin sokağınızda yürümekte olan on kişinin başına yıldırım düşmüşse? O zamanda aynı “ihmal etme” rahatlığı içinde sokağa çıkabilir miydiniz?
O lokantada beş müşteri gözlerimin önünde yemekten çıkan taş yüzünden dişini kırmış olsa, bu kadar huzurlu çiğneyebilir miydim lokmamı?
Bence güven, tamamen istatistiki verilere dayandırılmış bir duygu.
Büyük şehirlerde yeni bir dilenme modası çıktı. Sokakta yürürken bir adam yanınıza yaklaşıyor, çok utangaç tavırlarla köyünden geldiğini, iş bulamadığını, aç olduğunu söylüyor. Bu sözlerini kimi zaman dönüş için otobüs bileti parası isteyerek, kimi zamansa yiyecek parası isteyerek bitiriyor.
Normal şartlarda bu kadar zor duruma düşmüş bir insana elbette yardım ederiz, değil mi? Oysa ben artık bana bu şekilde yaklaşan birisini gördüğüm anda onunla konuşmadan kurtulabilmek için ya adımlarımı hızlandırıyorum ya da onun “abi bakar mısın” şeklindeki sözünü duymazdan geliyorum.
Sokaktaki köylüye neden güvenmiyorum? Kötü bir insan olduğum için mi, yoksa taş gibi bir kalbim olduğu için mi?
Bence hiç de öyle kalpsiz birisi değilimdir. Ancak bundan önce yaşayıp gördüklerim bende epey bir veri bankası oluşturdular. Ben dilenmek için kırık bir ayakkabı boya masası ile yolun kenarında ağlayan çocuklar gördüm, bu çocuk aslında dilenci, ancak boya teknesine saldırmışlar, parçalamışlar gibi yapıyor, siz de acıyıp ona para veriyorsunuz. İki gün sonra aynı çocuğu başka bir köşede, aynı kırık boya teknesiyle gördüğünüzde ise pek hoş şeyler hissetmiyorsunuz!
Bu örnekler bende gördüğüm dilencilerin çok büyük bölümünün sahtekar olduğuna dair sağlam istatistiksel veri oluşturmuş olsa gerek ki gördüğüm dilenciye güvenmiyorum.
Güvenemiyorum.
İşportadan Çin malı alırken de hissettiğimiz güvensizlik aslında tamamen böyle verilere dayalı. Yoksa biz adamın gözüne bakıp ne mal olduğunu filan anlıyor değiliz.
Benzer veriler dolayısıyla patlıcanlı patates yerken ahçıya güveniyorum. Çünkü biliyorum ki yemekten taş çıkarsa bu benden önce lokantanın, ve elbette işini kaybetme tehlikesindeki ahçının zararınadır. Bu yüzden artık bu risk hepimizin kabul edebileceği bir “ihmal edilebilirlik” sınırına iner.
Aynı mantığı insan ilişkileri üzerinde de yürütmeden okul zamanlarında sevdiğim bir arkadaşımın babasının sözleri geldi aklıma. Adam tam bir Anadolu erkeğiydi. Kızının sokaklarda gezmesini istemiyordu, o yüzden belli bir saatte evden okula okuldan eve gidiyordu kız da. Günün birinde babasından bu baskıyı biraz hafifletmesini rica ettiğinde babası ona “kızım ben sana güveniyorum, ama erkeklere güvenmiyorum” demişti.
Şimdi bana çok tanıdık gelen bu düşünce tarzını o zamanlar pek garipsemiştim.
Birkaç yıl sonra bu “erkeklere güvenmeyen” kişinin aslında bir metresi olduğunu öğrendiğimde şaşkınlığım biraz daha arttı.
Oysa şaşıracak bir şey de yoktu, adam kendisi olsa ne yapacaksa, başkalarından da bunu bekliyordu sadece, son derece de iyi niyetle yapıyordu bunu!
Büyük ihtimalle benim şu aşırı güven ve afiyetle patlıcanlı patates yemeğini yemekte olduğum ahçı da, bir başka lokantaya gittiğinde o kadar rahat yemek yiyemiyordu, zira patateslerin nasıl yıkandığını (ya da yıkanır gibi yapıldığını) biliyor olmalıydı! Bu yemeğin içinden taş çıkması değil, esas çıkmamasının sürpriz olduğunun bilincinde olacağı için benim kadar büyük bir güven beslemeyecekti elbette kendi ahçı dostları için.
İstanbul’da gündüz saatlerinde sokak ortasından üniversiteli kızlar toplanıp da kaçırılmaz, ya da içkilerine ilaç katılıp kandırılmaz.
Benim yemek yediğim lokantalarda da büyük ihtimalle kimse dişini kırmamıştır. Yine de eminim ahçı yemek yerken ister istemez bir endişe taşır.
Birkaç paragraf önce, insanın karşısındakine duyduğu güvensizliğin de aslında tamamen toplumdaki istatistiksel verilere dayandığını söylemek üzereydim. Tek bir aldatma vakasının dahi yaşanmadığı bir ülkede eşinize kayıtsız şartsız güvenmez miydiniz?
“Güvenirdim” diyecektim. Ama tam o sırada arkadaşımın babası geldi aklıma.
Ondan ahçıya atladığımda ise sorunun şu versiyonunu düşündüm:
Tek bir aldatma vakasının yaşanmadığı o hayali ülkede, sizin içiniz aldatma arzusuyla kıpır kıpırken eşinize güvenebilir misiniz peki? “Hiç kimse aldatmıyor, ama ben aldatmak istiyorum, eşim ise kesinlikle böyle bir şey düşünmez” diyebilir misiniz?
Bu da güven meselesinde madalyonun diğer yüzü oluyor herhalde: “ben”.
Diğerlerinin bugüne kadar ne yapmış olduğu insanın güven duygusunu etkiliyor mutlaka, ancak bir o kadar da “ben ne yaparım?” düşüncesi var.
Bu yüzden birçok naif insanı “saftirik” görmüyor muyuz? Zavallı, evet baksa görecek çevresinde yalan söylemenin ne kadar yaygın olduğunu, ama kendi içinde bir yalan söyleme isteği yok ki! Terazinin bir kefesinde “diğerleri” ve “yalan söyler bunlar” istatistiği varken diğer kefede “ben yalan söylemem” bilgisi var.
İşte bu yüzden tamamen birbirine güvensiz insanlar haline geliyoruz sanki yavaş yavaş. Hangi konuyu düşünürsek düşünelim, sadece “diğerleri” kötü şeyler yaptığı için değil, kendimiz de bunları yaptığımız, ya da en azından yapmak istediğimiz için.
Elinin altından geçen her müşterinin boğazını kesmek için büyük bir arzu duyan, ama bunu henüz gerçekleştirmemiş bir berberin, başka bir berber koltuğuna rahatlıkla oturabileceğini sanmıyorum.
İşte bir patlıcanlı patates yemeğinin bana düşündürdükleri.
17 Nisan 2008
5 Nisan 2008
Müsibetler ve Nasihatler
"İnsanda acı hafızası yoktur" diyen herhalde şakacı biriymiş.
Geçen gün bir sebeple E5'ten Küçükyalı'ya, minibüs caddesine doğru yürümekteydim. Ara sokaklardan yürüyorum ve daha önce hiç geçmediğim yollar. Böyle anlarda insan ister istemez daha kalabalık olan yolları tercih eder ya, ben de öyle yapıyorum.
Ancak kalabalık olan yol, eğer yön algılarım beni yanıltmıyorsa gideceğim yola paralel şekilde ilerliyor ve bu gidişle bir süre sonra hedefimden iyice uzaklaşmış olacağım. Biliyorum ki Küçükyalı sol tarafımda bir yerlerde kaldı.
Baktım sola doğru uzanan dar bir sokak var. Eh, herhalde bu sokağa girip düz yürürsem minibüs yoluna çıkabileceğim.
Ama ben o sokağa girmedim.
Şimdi E5'ten minibüs yoluna doğru giderken girmekten vazgeçtiğim bir sokak üzerine ne yazısı yazılabilir diye homurdanacaksınız.
Haklısınız, ama biraz sabır.
Lüzumsuz düşünceler insanıyım ya, herhalde o yüzden olsa gerek ben, kalabalık yolumda yürümeye devam ettim ve bir yandan da o sokağa neden girmemiş olduğumu düşündüm.
Aslında bunu düşünmeye beni iten bir sebep daha vardı, birkaç gündür bir tavla programı yazmaya çalışıyorum ve insanın tavla oynarken nasıl düşündüğünü çözmek için çabalıyorum.
Elbette bu algoritma konusuna girerek sizi daha fazla baymaya niyetim yok. Sadece yolda yürürken bu saçmalıkları düşünmemi azıcık olsun haklı göstererek beni deli bilmenizi engellemeye çalışıyorum.
Evet, o sokağa girmemiştim. Çünkü bu sokağa girme anı beynimde bir takım anıları canlandırmıştı. O anılarda ben tatil amaçlı, tanımadığım şehirlerde geziyordum ve elimde harita yürüyerek şehri keşfetme turlarımda -ki çoğunlukla ayağımda yürüyüş esnasında oluşan ve sonra patlayan su toplamaları ile şenlenmiştirler- bir tarafa doğru gitmek için anlamsız sokaklara sapıyordum. O sokaklar, çoğunlukla benim istediğim istikmatte bir süre ilerledikten sonra ya sert bir yokuş ile kesilirler, ya da araya dere nehir filan girer. Artık oraya kadar geldikten sonra geri dönmeyi de gururuma yediremediğim için karşı tarafa ulaşmak için binbir sokağa saparım ve hepsinin sonunda mutlaka kaybolurum.
İşte bu, benim benliğimin derinliklerinde, tahmin yürüterek saptığım ara sokakların bana her zaman acı çektirdiği yönünde bir hatıra bırakmıştır.
Ana yoldan dar bir sokağa sapmak, genellikle kaybolmaktır benim için.
Aslında tavla oynarken de çoğunlukla yapacağınız hamleyi matematiksel olarak her olasılığı hesaplayıp yapmazsınız. Bir oyun şekli daha önceki deneyimlerinizde sizin için çok kötü sonuçlanmıştır, onu yapmaktan kaçınırsınız.
Tavla oynamak ve yol bulmak gibi iki alakasız örnek arasındaki olumsuzluk o gün benim dikkatimi çekiverdi birden.
Yabancı şehirlerde dolaşırken kestirme yolları nasıl bulabildiğimi hatırlamıyordum ben!
Hani belki de bunda tipik erkeklik gururumun da bir rolü vardır: erkek adam yol sormaz, kendisi bulur!
Yani benim kolayca yolu bulduğum anılarım, çoğunlukla birilerine adres sorduğum yürüyüşlerdir. Belki de bu yüzden hatırlamam onları!
"Bir müsibet bin nasihatten daha iyidir" denir ya, neden bir olumlu deneyim bin nasihatten daha iyi değildir?
İşte Küçükyalı'ya doğru yürürken aklıma takılan düşünce bu oldu.
Neden deneyim, hayatta yediğimiz kazıkların bileşkesidir? Hımm. Sanırım bu konuda biraz kendimi zorlasam daha bir yığın özlü söz ve atasözü bulabilirim, ama yazılarımı okuyan birkaç kişi çok uzun yazdığımı ve okurken sıkıldıklarını söylemişlerdi, kısa kesmeye çalışayım. Ama ne yapayım, kimisi geveze olur, kimisi de benim gibi klavye gevezesi...
Sabah erken kalkıp spor yapmak çok keyiflidir. İnsan güne zinde başlar vs.vs.. Hepimiz bunu biliriz, peki hiç ertesi sabah kalkarken bir önceki gün nasıl mutlu olduğumuzu hatırlar mıyız? Hayır.
Fakat eminim, sadece bir tek sabah kalksak ve erken saatte yürürken yolda sokak köpekleri peşimize takılsa, yaşamımızın geri kalan tüm sabahlarınde "erken saatte yürüyünce sokak köpekleri adama saldırır" korkusuyla spor yapmaktan vazgeçeriz!
Gerçekten deneyimlerimiz arasından olumsuz olanı seçmek konusunda hepimiz birer dahiyiz.
Elbette Küçükyalı yolundaki bir dar sokağa girmemiş olmam, "hatalardan ders çıkardığım" anlamına da geliyor olabilir. Ama yine de ben, yaşamımızda hep negatif üzerine yoğunlaştığımızı hissettim o an.
Ne komiktir ki pozitif orada bir adım mesafede dururken biz negatifleri negatifle çarparak pozitif elde etmeye çalışıyoruz.
İşte böyle çarparak, bölerek Küçükyalı'ya kadar gelmişim. Ondan sonra bıraktım bu deli saçması konularda düşünmeyi zaten.
Geçen gün bir sebeple E5'ten Küçükyalı'ya, minibüs caddesine doğru yürümekteydim. Ara sokaklardan yürüyorum ve daha önce hiç geçmediğim yollar. Böyle anlarda insan ister istemez daha kalabalık olan yolları tercih eder ya, ben de öyle yapıyorum.
Ancak kalabalık olan yol, eğer yön algılarım beni yanıltmıyorsa gideceğim yola paralel şekilde ilerliyor ve bu gidişle bir süre sonra hedefimden iyice uzaklaşmış olacağım. Biliyorum ki Küçükyalı sol tarafımda bir yerlerde kaldı.
Baktım sola doğru uzanan dar bir sokak var. Eh, herhalde bu sokağa girip düz yürürsem minibüs yoluna çıkabileceğim.
Ama ben o sokağa girmedim.
Şimdi E5'ten minibüs yoluna doğru giderken girmekten vazgeçtiğim bir sokak üzerine ne yazısı yazılabilir diye homurdanacaksınız.
Haklısınız, ama biraz sabır.
Lüzumsuz düşünceler insanıyım ya, herhalde o yüzden olsa gerek ben, kalabalık yolumda yürümeye devam ettim ve bir yandan da o sokağa neden girmemiş olduğumu düşündüm.
Aslında bunu düşünmeye beni iten bir sebep daha vardı, birkaç gündür bir tavla programı yazmaya çalışıyorum ve insanın tavla oynarken nasıl düşündüğünü çözmek için çabalıyorum.
Elbette bu algoritma konusuna girerek sizi daha fazla baymaya niyetim yok. Sadece yolda yürürken bu saçmalıkları düşünmemi azıcık olsun haklı göstererek beni deli bilmenizi engellemeye çalışıyorum.
Evet, o sokağa girmemiştim. Çünkü bu sokağa girme anı beynimde bir takım anıları canlandırmıştı. O anılarda ben tatil amaçlı, tanımadığım şehirlerde geziyordum ve elimde harita yürüyerek şehri keşfetme turlarımda -ki çoğunlukla ayağımda yürüyüş esnasında oluşan ve sonra patlayan su toplamaları ile şenlenmiştirler- bir tarafa doğru gitmek için anlamsız sokaklara sapıyordum. O sokaklar, çoğunlukla benim istediğim istikmatte bir süre ilerledikten sonra ya sert bir yokuş ile kesilirler, ya da araya dere nehir filan girer. Artık oraya kadar geldikten sonra geri dönmeyi de gururuma yediremediğim için karşı tarafa ulaşmak için binbir sokağa saparım ve hepsinin sonunda mutlaka kaybolurum.
İşte bu, benim benliğimin derinliklerinde, tahmin yürüterek saptığım ara sokakların bana her zaman acı çektirdiği yönünde bir hatıra bırakmıştır.
Ana yoldan dar bir sokağa sapmak, genellikle kaybolmaktır benim için.
Aslında tavla oynarken de çoğunlukla yapacağınız hamleyi matematiksel olarak her olasılığı hesaplayıp yapmazsınız. Bir oyun şekli daha önceki deneyimlerinizde sizin için çok kötü sonuçlanmıştır, onu yapmaktan kaçınırsınız.
Tavla oynamak ve yol bulmak gibi iki alakasız örnek arasındaki olumsuzluk o gün benim dikkatimi çekiverdi birden.
Yabancı şehirlerde dolaşırken kestirme yolları nasıl bulabildiğimi hatırlamıyordum ben!
Hani belki de bunda tipik erkeklik gururumun da bir rolü vardır: erkek adam yol sormaz, kendisi bulur!
Yani benim kolayca yolu bulduğum anılarım, çoğunlukla birilerine adres sorduğum yürüyüşlerdir. Belki de bu yüzden hatırlamam onları!
"Bir müsibet bin nasihatten daha iyidir" denir ya, neden bir olumlu deneyim bin nasihatten daha iyi değildir?
İşte Küçükyalı'ya doğru yürürken aklıma takılan düşünce bu oldu.
Neden deneyim, hayatta yediğimiz kazıkların bileşkesidir? Hımm. Sanırım bu konuda biraz kendimi zorlasam daha bir yığın özlü söz ve atasözü bulabilirim, ama yazılarımı okuyan birkaç kişi çok uzun yazdığımı ve okurken sıkıldıklarını söylemişlerdi, kısa kesmeye çalışayım. Ama ne yapayım, kimisi geveze olur, kimisi de benim gibi klavye gevezesi...
Sabah erken kalkıp spor yapmak çok keyiflidir. İnsan güne zinde başlar vs.vs.. Hepimiz bunu biliriz, peki hiç ertesi sabah kalkarken bir önceki gün nasıl mutlu olduğumuzu hatırlar mıyız? Hayır.
Fakat eminim, sadece bir tek sabah kalksak ve erken saatte yürürken yolda sokak köpekleri peşimize takılsa, yaşamımızın geri kalan tüm sabahlarınde "erken saatte yürüyünce sokak köpekleri adama saldırır" korkusuyla spor yapmaktan vazgeçeriz!
Gerçekten deneyimlerimiz arasından olumsuz olanı seçmek konusunda hepimiz birer dahiyiz.
Elbette Küçükyalı yolundaki bir dar sokağa girmemiş olmam, "hatalardan ders çıkardığım" anlamına da geliyor olabilir. Ama yine de ben, yaşamımızda hep negatif üzerine yoğunlaştığımızı hissettim o an.
Ne komiktir ki pozitif orada bir adım mesafede dururken biz negatifleri negatifle çarparak pozitif elde etmeye çalışıyoruz.
İşte böyle çarparak, bölerek Küçükyalı'ya kadar gelmişim. Ondan sonra bıraktım bu deli saçması konularda düşünmeyi zaten.
Etiketler:
hata,
negatif düşünce,
pozitif düşünce,
yanlış,
yaşam
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)