3 Ocak 2007

Hayli amatör bir dağcılık hikayesi - Likya Yolu, 1.gün

"Bu yeni nesil dağcılar da işi iyice cıvıtmışlar, çocuklar dağa kız tavlamaya gidiyorlar, kızlar da oğlan bulmaya"

Bunlar rehberimiz Vedat'ın, ücüncü günkü yürüyüşümüz sırasındaki sohbetlerinden birinde sarfettiği sözlerdi. Ben bir yandan "yaa vay eşek kafalılar vay" diye olgun adam edasıyla başımı sallıyordum, diğer yandan bu tatile gelmeden önce yakın arkadaşlarımdan birinin sözleri kulaklarımda çınlıyordu:

"Abicim o kadar kişinin içinde bir bekar kız bile yoksa sen niye gidiyorsun yürüyüşe, deli misin!!!"

Onbir kişilik ekibimiz Fethiye'de buluştuğunda saat 10:30 idi ve biz aradaki ihmal edilemeyecek düzeydeki kayboluşlarımız sayesinde oniki saatlik mola verilmemiş bir yolculuğu yeni tamamlamış durumdaydık. Kadim dostum Mercan ile birlikte, saatte bir şöför değişerek gelmiş ve bu yöntemle hemen hemen hiç yorulmamıştık. Kadim dostumun kadim eşi Deniz yol boyunca bize sürekli kahve ve yiyecek akışını sürdürmüş ve ön koltuktaki yaşamımızı idame ettirebilmemiz için gerekli lojistik desteği sağlamıştı.

Ancak ne olursa olsun oniki saatlik bir yolculuk insanı yoruyordu, çok farkında olmasak da bizler de yorgunduk.

O dakikalarda farkında olamadığımız yorgunluğu, ilk günkü yürüyüşümüzün sonunda ayak parmaklarımızdan saç tellerimizin ucuna kadar, buram buram hissedecektik, ancak henüz neşeli ve şendik.

Ben, hayatımda ilk defa sırtımda kamp çantası ile dört gün geçirecektim. Aslında Likya Yolu'nda bu yaşayacağımız, biraz olsun hafifletilmiş bir kamp yolculuğu olacaktı, zira her günün sonunda ulaşacağımız noktada köy evleri bizi konuk etmek üzere bekliyorlardı. Bunun daha açık ifade edilmiş hali, onca yorgunluğun ardından çadır kurmak ve zor şartlar altında yemek yemek zorunda kalmayacak, ertesi güne de yine zar zor edilmiş bir kahvaltı ve kamp toplama işlemi ile başlamayacak olmamızdı.

Dolayısıyla, kampçılar için gayet "light" denebilecek bir tur bekliyordu bizi.

İlk günkü hedefimiz saat 16:00 gibi ilk konaklama noktamıza ulaşmaktı. Yani yaklaşık beş saatlik bir yürüyüşümüz vardı. Ben, sırtımdaki 10-11 kg ağırlığındaki çanta ile ilk kez dört gün boyunca yürümeyi deneyecek ve böylece uzun süredir "artık geçti" diye iddia ettiğim sevgili bel fıtığımı da resmen tarihe gömme şansı elde edecektim.

"Allahım ne güzel manzaralar, şu Ölü Deniz'in güzelliğine de bakın!" nidalarıyla başlayan yürüyüşümüz çok kısa bir süre sonra, on iki saatlik yolculuğun ve düzgün beslenmemiş olmanın da etkisiyle "offf amma da dik bir patika bu, daha ne kadar tırmanacağız?" şeklinde sorulara dönüştü. Neyse ki meteoroloji tahminleri üçüncü günümüzün sonuna kadar Türkiye'de bir yağış olmayacağını söylemişlerdi.

Ama bu başımızın üzerine şıpırdayan ıslaklıklar da neydi o zaman?

Askerlik yapanlar iyi bilir, ilk günlerde ne hikmetse hep sular kesik olur, en yorucu talimler hep ilk günler yapılır. Sanki bir "cehenneme hoşgeldiniz" partisi gibidir bu günler.

Likya Yolu da sanki bize böyle bir parti hazırlamıştı. Evet, yurtta olması beklenmeyen yağmur şu anda tam kafamızın üzerinde, önce ahmakları ıslatmış, şimdi basbayağı biz akıllıları da sırılsıklam edecek mertebeye varmıştı.

Ben bir kampçı, ya da trekkingçi değilim. Bu konularda pek bir tecrübem yok. Dolayısıyla deneyimlerim tamamen "sokaktan geçen adamın dağ başında yaşadıkları" şeklinde izlenebilir. Ben, sokaktan geçen adam olarak ilk kez bir yağmur altında, sırtımda on küsur kiloluk çantamla, epey yorucu bir patikayı tırmanırken acıklı bir biçimde bu hava şartlarında ekibin mola veremeyecek olduğunu anlıyordum.

Normal hayatta yağmur altında kaldığınızda kuru bir yeri gözünüze kestirir, oraya koşar ve yağmurun geçmesini beklersiniz. Yağmurlu bir havada eğer karnınız acıkmışsa mis gibi kuru bir lokantada yemek yersiniz.

Oysa doğada bu iş pek de böyle olamıyor. Öncelikle, eğer ıslanıyorsanız, ıslanmaya devam edeceksiniz. Hadi bu çok basit bir gerçek ve o anda çok da önemsemedim doğrusu. Sonuçta donuma kadar ıslansam dahi, ki ıslandım da, akşam bir eve varacak ve orada çantamdaki yedek, kuru giysileri giyebilecektim.

"Kuru giysiler"!!!

O giysilerin akşama kuru olabilmeleri için şu anda sırtımdaki çantanın ıslanmıyor olması gerektiğini algılamam çok da uzun sürmedi elbette.

Ekibimizdeki dağcılık ve kampçılık deneyimi olan arkadaşlar yanlarında panço dedikleri bir şeyler getirmişler ve bununla hem kendilerini hem de sırtlarındaki çantaları koruyabiliyorlardı. Benim imdadıma da yine Mercan yetişti ve çantamı bir naylon torbaya sardılar.

Yağmur altında yürümenin bir diğer acıklı yönü ise, diliniz bir karış dışarıda gebermiş vaziyetteyken dahi uzunca bir mola veremiyor olmak. Bunu öğrenmek için sadece iki dakika durmak yeterli oluyor. Zaten ıslaksınız, terlisiniz ve hava soğuk. Maalesef çantanızdaki cicileri çıkarıp giyme şansınız yok, çünkü onlar akşama lazımlar. Oradaki beklemek, soğuktan tir tir titremek anlamına geldiği için tekrar yürüyorsunuz.

Dediğim gibi, bu yaşadıklarımız herhalde bir kampçı için en "basic" bilgi iken, benim için, yani "sokaktan geçen adam" için hayli önemli bir tecrübe oluveriyor.

Sonuç olarak, gerçekten yorucu bir tırmanışın ardından yağmur altında bir yürüyüş ve köye yaklaştığımızda, hepimiz için çıkmaktan çok daha zor gelen bir iniş faslı yaşadık ve saat 16:00 civarında birinci köyümüze gelebildik. Yolculuğun iniş kısmı benim için artık tamamen bir işkence haline gelmişti. Islaktım, yorgundum, açtım ve her adımda ayakkabımın içinde hareket eden ayak tabanlarım yanıyor, herhalde su toplayıp çoktan patlamış parmaklarım acıyordu. Çantam asla ve asla güzel bir kamp çantası değildi, omuz askıları ayarlanamamıştı ve arkaya kaymasın diye sürekli iki elimle askıları omzumun ön tarafına çekiştirmek zorundaydım. Bu asılışlar yüzünden dirseklerim ağrıyor, dengesiz yük taşımak belime sıkıntı veriyordu.

Yüzümde zoraki bir gülümseme ile pozitif davranmaya çalışıyor olsam da titreyen bacaklarım, gözlerimle gördüğüm şu eve kadar bile ulaşamayacak olabileceğimi bağırıyorlardı adeta. Bacaklarımla birkaç yüz metre daha gitmek için savaş halindeydim.

Neyse ki savaşı bacaklarım kazanmadı.

Eve girip o sobanın etrafında toplaşmak, üzerimizdekileri değiştirmek, ısınmak ve çaylarımızı içmek harika bir duyguydu gerçekten.

Ben bu sırada içimden Haldun'a bir dizi teşekkür sıralıyordum.

Böyle bir yolculuğa çıkarken bazı kritik malzemeler için "aman canım şu elimdeki dandik ürünle idare edeyim" deme lüksünüz yok. Eğer Haldun'un tavsiyesiyle bu trekking ayakkabılarını almamış olsaydım eminim şimdi hem yorgunluğum ikiye katlanmış olacak, hem de kas ağrılarıyla kavrulan belim belki de yarını çıkaramayacak boyutta bir sakatlığın kıyısında geziniyor olacaktı. Haldun'un tabiriyle "biz bel fıtıklılar" için ortopedik, yumuşak bir ayakkabı, ne olursa olsun alınması gereken bir şeydi. Bunun pazarlığı olamazdı. Fiyatı neyse verilip alınacaktı.

Bunun abartı olduğunu düşünüyor, "aman canım diğer ayakkabıyla da bal gibi idare ederim" diyorsanız sizi çok az, ama gerçekten çok çok az rahatsız eden bir ayakkabı ile altı saat kadar yürüyün. Ayaklarınız biraz acıdı mı? Olsun mu diyorsunuz? Tamam! Ama şimdi yatıp yarın kalkacaksınız ve bu ayakkabılarla, katlanan ayak acınızla altı saat daha yürüyeceksiniz. Sonra bir üçüncü gün. Sonra bir dördüncü gün.

Ben bunu anlamak için dört gün ayaklarımı paralama ihtiyacı duymadım. Haldun'a teşekkürler.

İlk günün bu son kısmı ile ilgili hayal meyal hatırladıklarım, ev sahibinin "abi yemeği ne zaman hazırlayalım, bir saat sonra mı?" diye sorusunun üzerine ekip olarak "Hemen! Hem de hemen!" diye aç kurtlar sürüsü şeklinde çığırışımız ve bu erken saatteki nefis akşam yemeğinin ardından saat 19:00 gibi odalarımıza inişimizdi. Bir de akşam yemeğinin sonrasında tüm ekip üyelerinin çantalarındaki fazla yiyecek ve malzemelerden arınma çabası!

Sözde kampçı olan Mercan ve Sarven, ekip liderlerimiz Vedat ve Haldun'u yerlerde yuvarlanarak güldürecek denli çok yiyecek almışlardı yanlarına. Haldun, bu kadar malzemeyle Kaçkarları üç dört defa geçebileceğini söyleyerek gülüyor, Vedat ise Sarven'in çantasından çıkan sosislere, Mercan'ın üç kap tenceresine, bisküvi ve çukulatalara ve dahi bir yığın malzemeye söyleyecek söz bulamıyordu.

Halbuki aynı Mercan, daha yola çıkmadan önce dağcıların nasıl da çantalarındaki bir gram malzemenin dahi hesabını yaptıklarını bilge adam edasıyla bana anlatmış, çay poşetlerinin kağıt askı kısımlarını yolculuğa çıkmadan önce ağırlık yapmasın diye kopartıp atan bir dağcıdan bahsetmişti.

Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma gibi bir durumdu sanırım.

Mercan'ın kankası Sarven de hiç kuşkusuz bu bilgi ve deneyimle donanmıştı, ama buna rağmen çantası, bir bayanın el çantası gibi, kurcaladıkça büyüyen dipsiz kuyu misaliydi.

Bir illüzyonist edasıyla diplerden habire yiyecek birşeyler çıkartıyorlardı. Bu fazla malzemeyi bir gün boyunca sırtlarında taşımak onları epey bezdirmiş olsa gerek ki neredeyse yarısını orada, yolculuğun sonunda tekrar Fethiye'ye ulaştırılmak üzere bir torbaya doldurmayı kabul ettiler. İkisinin de çantası öylesine hafiflemişti ki Mercan benim çantamdan yarınki yılbaşı gecesinin sürprizi şarap şişesini dahi kendisine aldı.

Bu arada Mercan'ın elini sokan bir arı, yerde ölüsü bulunan bir başka arı ve odamıza girdiğimizde benim çantamın üzerinden ayrılmamakta direnen bir başka arı, benim arı fobimi test eder şekilde anı defterimize yazıldılar.

Ben o akşam, dikkat edin gece demiyorum çünkü saat 19:00 idi, sadece uyku tulumumun içine girişimi net olarak hatırlıyorum, ondan sonrası ise geceleyin birkaç şimşek sesi ve sabah oluşu. Arası tamamen kopuk. Ölü gibi uyumak tabirinin bedenlenmiş haliydim adeta.

Hiç yorum yok: