17 Ocak 2007

Hay Ananı!

"Hay ananııı!" diye haykırdım.

Dolmuşta arka koltukta oturuyordum, düşüncelere dalmışım. Birden sol kulağımın çok yakınlarından cazır cuzur bir sesler duydum. Arıdan, uçan böcekten ödüm kopar. Kafamı çevirmeye korktuğum için gözümün ucuyla cama doğru bakmamla "hay ananııı" diye haykırmam bir oldu.

"Ananııı" kelimesini tam olarak bitirmemiş olabilirim, beynimin fren tertibatı belki kelimeyi biraz daha öncesinde kesmiştir, tam hatırlayamıyorum, ancak bir dolmuşun içinde kendi kendine durduk yere "hay an.." diye haykıran bir adamın ne demek istediği de, herhalde diğer yolcular tarafından açıkça anlaşılmıştır!

O an nasıl utandığımı kelimelerle ifade etmem çok zor. Gerçekten kayda değer bir rezillikti. Neyse ki arının annesine yapmayı uygun gördüğüm eylemi de dile getirecek kadar kontrolsüz değilmişim diyerek konuyu bağlayalım.

Bu, başkası için komik, benim için ise rezalet anı beni o zaman "işte sen busun" şeklinde düşündürtmüştü. Evet, işte benim en doğal, en saf halim buydu! O an, birden ödüm kopmuştu ve ruhumun derinliklerinden kopup gelen bu şairane korku ifadesi "hay ananı..." şeklindeydi.

Rivayet odur ki insanlar narkozdan uyandıklarında ilk gördükleri insana tamamen içlerinden gelen şeyi, yani gerçeğin ta kendisini söylerlermiş. Adamın biri gözlerini açıp başucunda karısını gördüğünde sevgiyle "seni seviyorum" demiş.

Diğer adam ise yine narkozdan uyanıp başucunda endişe ile kendisini bekleyen karısını görmüş ve dudaklarından "Allah belanı versin" sözcükleri dökülmüş.

İşte ben de adeta o an bir narkozdan uyanma enstantanesi yaşamıştım ve dudaklarımdan "hay allah, nasıl da korkarım arıdan keh küh" gibi nazik bir ifade yerine "hay ananı..." diye başlayan bir cümle dökülmüştü. Doğru olan da buydu, çünkü katıksız biçimde içimden geçeni ifade etmiştim.

Geçen gün yolda yürürken, çok sıkça yaşadığım küçük bir olay geldi başıma. Yeni aldığım kot pantalonum ve gıcır gıcır montumla, yeni cicilerimle, olanca karizmatik tavırlarla yolda yürüyordum. Kaldırımda bir çıkıntı farkettim, ama kendimi karizma meselesine öyle kaptırmışım ki ayaklarımı ayarlayamadım ve çıkıntıya takıldım.

O heybetli görünüşüme hiç de uymayacak bir sakarlıkla tökezledim, yere kapanacak kadar olmasam da, epey bir sallandım.

Sonra kendimi dönüp kaldırımdaki çıkıntıya doğru "seni kim oraya yerleştirdi, lanet olası" şeklinde bakarken yakaladım.

Biliyordum ki bu benim en katıksız doğal halim değildi! Doğal halimi, yıllar önceki dolmuş seyahati sırasında kendime yeterince ispatlamıştım ben. Şu anda da aslında içimden geçen, annesini geçip belki olaya kaldırım çıkıntısının avradını da sokacak bir takım cümleler kurmaktı. Fakat fren tertibatı çabuk çalıştı, ben sokak ortasında, hiç de bana yakışmayacak şekilde küfür etmeyip, dönüp kaldırım çıkıntısına manidar bir biçimde bakmakla yetindim.

Aslında itiraf etmeliyim ki kaldırım çıkıntısıyla aramızda geçen bu romantik bakışmanın en ufak bir anlamı yoktu. Ben daha sendelerken zaten o çıkıntıya takılmış olduğumun bilincindeydim. Bu bakışın yegane anlamı şuydu:

- Ey sokakta gezenler! Hiç farkında değilim, yürürken bu çıkıntıya takılmışım. Görüyor musunuz, işte şu gözlerimle işaret ettiğim çıkıntıdan bahsediyorum. Ben, karizmatik insan, düz yolda yürürken düşmedim yani!

Ayak parmağım acımış ve ben parmağımın derdinde değilim, etraftaki beni tanımayan ve belki de düşüşümle zerre kadar da ilgilenmeyen insanlara bir şeyler ispat etme derdindeyim!

O an şunu düşündüm. Bu yaşadığım anı bir film karesi gibi dondursak, çevredeki tüm insanları bu kareden çıkarsak. Ben sokakta yapayalnız yürüyor olsam. Acaba yine dönüp sevgili kaldırım çıkıntısıyla kesişir miydim yoksa hemen acıyan ayağıma mı bakardım?

Kendimiz olup da gönül rahatlığıyla "hay ananı" diye bağırmak için illa dalıp gitmemiz, yani boş bulunmamız mı gerekiyor? Başkalarının ne diyeceği neden bizi bu kadar çok ilgilendiriyor?

Bir başka benzer anım, yine yıllar önce bir gece, karanlıkta bir caddenin karşısına doğru koşuşum. Bir yandan yoldan geçen arabaları kontrol edip bir yandan da kaldırımda herhangi bir yayaya çarpmamak için etrafı kolaçan ederek, bakışlarım etrafta gezinerek yolun karşısına doğru koştum, koştum, koştum, caddeyi geçtim, kaldırıma vardım ve birden kaval kemiğimde anormal bir acı hissettim. Meğer orada yerde kalınca bir zincir geriliymiş ve ben ona takılmışım.

Herhangi bir yerim kırılmadı, ama canım o kadar çok acıdı ki, bırakın bağırmayı, anıracak düzeye geldim!

Fakat sokak insan kaynıyordu ve ben düz yoldaki koca zinciri görmemiş olduğumu kabul edemeyecek kadar gururlu bir gençtim. Dolayısıyla pek çok kişinin yapacak olduğu şeyi yaptım, ve hiç çaktırmadan, sanki canım hiç acımamış gibi, hatta neredeyse takıldığımın farkına bile varmamış gibi yaparak yürümeme devam ettim.

Tabii ki en yakın izbe sokağa kendimi atıp yerlerde kıvranana kadar!

Bu hikayeler herhalde herkese pek bir tanıdık geliyordur...

Ben, sürekli olarak hayatında buna benzer şeyler yaşamış biri olarak, geçen gün kendimi yakın bir arkadaşımla şöyle bir sohbetin içinde buldum. Sohbetimizin ana konusu iş hayatı ve bizim sürekli olarak oynamak zorunda kaldığımız rollerdi.

Hiç durmaksızın taktikler geliştiriyor, pazarlıklar yapıyoruz. Hiçbir konuşmamız doğal değil. Bir iş yerindeyseniz astlarınıza asla yetersiz olduğunuz yönleri göstermemeniz gerekiyor. Çünkü böyle yaparsanız sizi ezecekleri öğretilmiş. Böyle yaparsanız sizi dinlemezler. Bilmiyorsanız da biliyor gibi yapacaksınız.

Bir müşteriyle konuşurken, onun günlerce geciktirdiğiniz işini aslında çok büyük bir şeymiş gibi göstereceksiniz ki, bu gecikmeye bir bahane bulabilesiniz. Yoksa "abi senin on dakikada yapacağım işe ben günlerdir bakamadım, afedersin" diyemezsiniz.

Neden? Çünkü böyle derseniz sizi ezerler! Bir sonraki durum için pazarlık şansınızı kaybedersiniz! Tam aksine bu işin ne kadar zor ve zahmetli olduğuna müşteriyi inandıracaksınız ki bu "küçücük" gecikme kabul edilebilir olsun.

Patronunuzla konuşurken asla bu maaşla mutlu mesut geçindiğinizi söylemeyeceksiniz. Çünkü doğruyu söylerseniz size zam yapmayacaktır. Onun yerine sürekli olarak nasıl geçim sıkıntısı çektiğini anlatıp duran şu diğer elemana zam yapılacaktır. Siz de ağlayın, size de meme versinler!

Patron ise elemanıyla konuşurken asla işlerin çok iyi gittiğini ve bu sene çok para kazandığını söylememelidir! Neden? Çünkü söylerse eleman zam ister. Bunca zamandır hep birlikte büyüme hayalleriyle kandırdığı elemanını artık bu düşük maaşa ikna edemez hale gelir.

Bu davranış biçimi bizi öylesine ele geçirmiş ki, iş hayatının dışında da tamamen bu dürtüyle hareket eder hale gelmişiz. En yakın arkadaşımızla konuşurken bile sürekli olarak beynimizde şöyle düşünceler cirit atıyor. "Yok, şimdi Funda'dan hoşlandığımı ona söylemeyeyim, çünkü söylersem gider bunu Ahmet'e filan anlatır, Ahmet de gider... Yok yok ben iyisi mi bunu söylemeyeyim, ama bir Funda'dan bahsedeyim, bakalım yaklaşımı ne?"

Bu akşam iş çıkışı arkadaşlarla bir saatliğine bir yere gidip bira içeceğiz, ama iyisi mi ben bunu eşime söylemeyeyim, çünkü iki gün sonra da halı sahada top oynamaya gideceğiz, şimdi şarlar, içimi sıkar. Ayrıca ben halı saha için pazarlık gücümü kaybederim. Bu akşam iyisi mi ben işten bir saat geç çıkmış olayım. Aman canım, yalan söylemiyorum ki, sadece gerçeği söylememiş oluyorum.

Sürekli olarak bir mücadele, bir savaş halindeyiz kısacası. Herkesin kişiliği farklı ve biz her farklı kişiliğe göre ayrı taktikler geliştiriyor, her nabza göre şerbetler hazırlıyor ve her geçen gün bu konuda daha da uzmanlaşıyoruz. Sonuçta öyle bir noktaya geliyoruz ki artık kendimiz bile en doğal halimizin ne olduğunu unutuyoruz.

O yüzden dolmuşun arka koltuğunda arıya "hay ananı" diye bağıran ben, bu sözler nasıl oldu da benim ağzımdan çıktı diye şaşakalıyorum.

Biz her saniye oyun oynamaktayız. Tamamen kendimiz olup da içimizden geldiği gibi davrandığımız, içimizden geldiği gibi konuştuğumuz, ne kazanacağımızı, ne kaybedeceğimizi düşünmeden hareket edebildiğimiz çok nadir anlarda ise bize hiç tanıdık gelmeyen bir huzur hissiyle irkiliyor ve en kısa sürede "kendimize geliyoruz".

Bize kendimiz gibi olmamız değil, her an etrafta bizi yemek üzere bekleşen kurtlardan korunmak için dikkatli olmamız öğretildi. Biz de bu yüzden artık kendimiz değiliz. Bu davranış şekli bizim ruhumuza öylesine işlemiş ki, sokağın ortasında bir zincire takıldığımda hiç kimseye benimle alay etme şansı vermemek için, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, gözümden yaş gelecek kadar canım acımış da olsa yürüyüp gidebiliyorum!

Adama sormazlar mı, salak mısın sen diye? O sokaktan geçen elli kişi bana gülse ne olur?

Hiç birinin umrunda da değilim, o ayrı mesele. Sanki hepsi benim adımlarımı izliyor ve "aha aha geri zekalıya bak şimdi zincire takılacak" diye kikirdiyor.

Ayrıca hepsi sahiden bunu yapsa ne yazar?

O an gerçekten de bir geri zekalılık yapmış olsam ne olur? Bu benim insani değerimi mi azaltır? Neden oradaki elli kişiyle birlikte olup "hahaha, ne komik düştüm değil mi?" diye gülemiyorum?

Neden en yakın arkadaşıma o kıza aşık olduğumu söyleyemiyorum?

Neden karıma bu gece bir saatliğine bira içmeye gideceğimi söyleyemiyorum?

Neden "hay ananııı" diye bağırmak yerine dönüp de kaldırımdaki çıkıntıya artistik bakışlar fırlatıyorum?

Ben küçükken bir futbol spikeri maçın içinde kaçan inanılmaz bir gol fırsatının ardından "vay anasını sayın seyirciler!" demişti. Hiç böyle laf edilir mi diye şaşıp kalmıştı büyüklerimiz.

Ama tüm yaşantımız boyunca inanılmaz bir fırsatı kaçırıyoruz işte. Kendimiz olamıyoruz. Aslında hayatımızın anlamı olması gereken hedefi ıskalıyoruz. Bir sürü hesap kitap içinde yaşlanıp gidiyoruz, muhasebe kayıtlarımız artı ve eksilerle dolu. Oysa ruhumuz bu muhasebe kayıtlarına değil, özümüzü bulduğumuz anları yazdığımız yarısından çoğu boş deftere bakıyor.

Belki bir gün biz de anlayıp bu boş defteri farkediyoruz. Artık doldurmak için biraz geç olmuştur.

Bu gol de kaçar mı?

Vay anasını sayın seyirciler!

Hiç yorum yok: