6 Ocak 2007

Hayli amatör bir dağcılık hikayesi - Likya Yolu, 3.gün

2007'nin ilk sabahını yine mükellef bir kahvaltı takip etti. Artık grup üyeleri arasında resmen bir çok yeme yarışı başlamış gibiydi, herkes ilk günlerdeki rahatsızlık ve acı çekme arayışını bırakmıştı, kendimizi zevk-ü sefaya vermiş gibiydik...

Üçüncü günün parkuru hayli hafif olacaktı. Ancak gideceğimiz köyün ismi biraz talihsizdi: "gey köyü".

Herhalde turistler bu köyde çok eğleniyorlardır diyerek yine kahvaltının akabinde çantalarımızı yüklenip yollara koyulduk. Parkurumuz ağırlıklı olarak normal araç yolundan oluşuyordu, rahattı ve elbette bu konu aramızda "Likya'lılar da amma gelişmiş bir medeniyetmiş" geyiğine çanak tuttu.

Aynı geyiği daha bir gün önce "bu Likyalılar da kendilerine doğru düzgün bir yol yapamamışlar mı canım?" şeklinde tüketmiş olmamıza rağmen keyfimiz o kadar yerindeydi ki bugün tekrar gülüyorduk.

Güle oynaya, rahat molalar vere vere, tahminen üç saatlik bir yürüyüşün ardından Gey Köyü'ne ulaştık. Aslında yolculuğumuz bu kadar kısa sürmeyecek, aralarda bir yerde denize inip sezonu açacaktık, ancak aradığımız patikayı bulamadık, denize inen yol ise ya inişte ya çıkışta bize en az bir zaiyat verdirecek türde sarp kayalık çıkınca hevesimiz kursağımızda kaldı.

Gerçekten, güneş alan yerlerde sıcaktan terlediğimiz, biraz ileride ormanın içine girdiğimizde soğuktan üşüdüğümüz ilginç bir atmosferde yürürken birkaç yüz metre aşağıya inip de denize girebilecek olmak çok hoş bir düşünceydi.

Şahsen 1 Ocak'tan daha önce deniz sezonunu açmamıştım hiç!

Ancak bu sefer de karpuz kabuğunu denize düşürmek nasip olamadı.

Denize inememiş olmak bize üç ya da dört saat civarında bir zaman kazandırmıştı. Bu sayede gece konaklayacak olduğumuz Gey Köyü Muhtarı'nın evine öğlen saatlerinde vardık. Alışık olmadığımız bu durumu elbette ki grup karakterine uygun olarak, tıka basa bir öğle yemeği ile kutladık! Çantalarımızda kalmış son sosisler, peynirler, sucuklar süratle ve afiyetle, tüketildi.

Artık öyle arsız bir hale gelmiştik ki yerken doymuş olup olmadığımızla ilgilenmiyor, sadece sınırlarımızı zorlamaya çalışıyorduk. Sanki şu son birkaç dirhemlik yiyeceği bir gün daha sırtımızda taşımak bize çok külfet olacakmış gibi, hepsini silip süpürmek zorunda hissediyorduk kendimizi.

Ben bu gezi boyunca sık sık tekrarladığım bir tiradı okumaktaydım yine. Karnım doyduğu anda lüzumsuz gördüğüm yiyecekleri "ha onu mu? Köpeklere veririm daha iyi" diyordum.

Oysa daha ilk günkü yürüyüş sırasında, yolculuğun başında "bu kurumuş simide mi kaldım, köpeklere veririm daha iyi" dediğim bir sevgili yarım simidi öylesine afiyetle yemiştim ki, gerçekten Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.

Ama sanırım ben tam anlamıyla terbiye nedir bilmeyen bir kuldum; işte yine karnım doymuş ve ben köpeklere verecek lokmalar arıyordum!

Bu ağır yemek, güneş batmadan çevrede küçük bir tur yapmak isteyen ekibimize biraz fire verdirdi. Kadronun yarısı evde kalıp duş almak, ayaklarını uzatıp yatmak ve kitap okumak yönünde tercihini kullandı. Dolayısıyla biz, küçük bir kadroyla çevre keşfine çıktık.

İçimizde hala küçük de olsa bir denize inebilme umudu taşıyorduk. Hele hele bir kaya çıkıntısı üzerine kurulmuş, inanılmaz manzaralı o evin bahçesine gelip de aşağıya doğru inen yolu görünce bu hevesimiz iyice depreşti.

Ev sahipleriyle yaptığımız sohbet kısa sürede bu depreşmeyi bastırabilecek etkideydi. Burayı iyi tanıdıkları için gayet kendilerinden emin bir şekilde, aşağıya kadar, sağımızı solumuzu keserek yaklaşık iki saatte inebileceğimizi söylüyorlardı.

"Sokaktan geçen adam" olarak elbette ilk günkü kadar yüksek debiyle öğrenmeye devam etmiyordum, ama yine de her gün bir takım bilgiler ekleniyordu dağarcığıma.

Dağda yol sorduğunuz bir kişinin sözlerine pek güvenmemek, hele hele mesafe ve bu mesafeyi tahmini katediş süresi hakkındaki sözlerini hiç kaale bile almamak gerektiğini öğreniyordum yavaş yavaş. Hele bir gün önceki konaklamamız sırasında ev sahiplerinden birinin bir-bir buçuk saat diye tahmin ettiği yolu diğer ev sahibinin yaklaşık beş saatlik yol olarak dile getirmesi bu prensibin ne kadar doğru olduğunu ispat ediyordu.

Haldun ve Vedat daha önceki dağcılık anılarından, köylülerin genellikle kullandıkları ölçü birimi olan "bir sigara içimlik" mesafenin nasıl yöreden yöreye değişebildiğini bizlere aktarmışlardı gün boyunca. Elbette herkesin sigara içiş hızı farklıdır diyerek bu konuyu da tatlıya bağladık. Zaten bizim ekibimizde kimse sigara içmiyordu.

Belki "bir esrar içimlik" mesafe hakkında fikir yürütebilecek üyelerimiz olabilirdi, ama bu konuya pek girmemeyi tercih ettik, zaten halk arasında kabul görmüş bir birim de değildi bu.

Ben bu yüzden ev sahiplerimizin söylediklerini de çok fazla ciddiye almadım, ama yamaçtan aşağıya bakıp uzaklarda bir yerde zar zor bir mavilik algılayan gözlerime inandım. Biz güzel güzel sohbetler ederek, Volkan'dan trekking ve dağcılık anıları dinleyerek yaklaşık üç saat kadar bu güzel manzaralar eşliğinde yürüdük.

Eve döndüğümüzde Haldun ve Bengi'yi bahçede mayışmış şekilde kitap okur vaziyette bulduk. Mercan ve Deniz ise mayışma boyutlarını daha da ileriye götürmüşler, biz gittiğimiz dakikadan itibaren mışıl mışıl bir uykuya dalmışlardı.

Akşam yemeğinde ne kadar yediğimizi artık anlatmak istemiyorum. Sadece bu sefer masamızda rakı ve biranın da olduğunu eklemek anlamlı olacaktır. Ben ikinci kadehten sonra artık Vedat'a Volkan demeye başlamıştım...

Fethiye dağlarında geçireceğimiz bu son gece gerçekten de iyice zıvanadan çıktığımız bir gece olarak kayıtlara geçti. Yukarıda bize ayrılmış ahşap çekme katımızda önce sakin sakin şarkılar söyleyerek başlayan gece çok kısa bir süre içinde evi sallayacak şekilde horon tepmelere ve Vedat'ın çılgın Kafkas danslarına kaydı.

Kamp ortamında pek eğlenilemeyeceğini düşünenler için sahiden ibret verici bir geceydi!

Bizler için ise bir o kadar keyif verici!

Gey Köyü'nün sokaklarında yangın muslukları vardı, ancak köyde su yoktu. Ekibimizn böylesine zincirleri kırıp coşması da işte o kadar absürddü.

Dağarcığımızdaki tüm şarkıları bitirip her boşluğa Kafkas dansı sokuşturarak azdığımız geceyi noktalarken aslında hepimiz hafif bir burukluk hissediyorduk. Evet, bu gece uyuyacak, yarın kalkacak ve son yürüyüşümüzü yapacaktık.

Belirsiz bir süre için Likya yoluna veda edecektik yani.

Kuvvetle hissettiğimiz bir diğer duygu ise midelerimizin şişliğiydi.

Hiç yorum yok: