3 Ocak 2007

Hayli amatör bir dağcılık hikayesi - Likya Yolu, 2.gün

On iki saati aşan garip bir deliksiz uykunun ardından saat 8'deki kahvaltı için 07:15 civarı ayaktaydım. Mercan her zamanki hevesli haliyle sabah manzaralarını fotoğraflamak üzere odadan ayrılmıştı.

Ben de peşinden çıktım. Sonuçta bu manzarayı sadece birkaç dakikalığına görebilecek, sonra tekrar yollara dökülecektik.

Ama o ne manzaraydı öyle! Meşhur Kelebekler Vadisi ayaklarımızın altımızda uzanıyordu. Sarp kayalıkların altında, karadan ulaşılamayan, ancak deniz yoluyla gelinebilen bir kumsal, masmavi bir deniz, yeni doğan güneş, serin mi serin bir hava. Sanırım 100-200 metre kadar bir yükseklikteydik. Ayaklarımızın altı uçurum gibiydi, aşağı doğru sert bir eğim yoktu, basbayağı duvar gibi kesiliyordu toprak.

Muhteşem bir koy, ve sahiden seyretmeye doyum olmayan bir görüntü.

Bu şahane "nature morte" tablodan kendimizi kazıyarak ayırıp kahvaltı için yukarıya çıktığımızda bu sefer yemeye doyum olmayacak bir yer sofrası bizleri bekliyordu. Tüm ekip yavaş yavaş toparlanmıştı. Yeni yapılmış ekmekleri, ballı yoğurtları midemize doldururken bu görüntülerin önümüzdeki dört gün boyunca sürekli yiyip içecek olan ekibimizin klasik görüntüleri haline geleceğini de bilmiyorduk elbette.

Dağcılar için kamp yapmak acı çekmekle özdeş. Bu yüzden bu dolce vita ortamının kıdemli dağcılarımız Haldun ve Vedat'ın çok da hoşlarına gitmediğini hissedebiliyordum, bir yandan zamanında "ah ah biz beton sahada voleybol antrenmanı yapardık, şimdikiler kapalı salonu, mis gibi parkeyi beğenmiyorlar" diye söylendiğim günleri de hatırlıyordum elbette.

Hepimiz "ah ah biz zamanında..." diye başlayan cümleler kurar ve gençliğimizde çektiğimiz sıkıntıları nedense sonradan büyük keyifle anarız, değil mi?

Nefis bir uyku, dinlenmişlik ve tıka basa yenilmiş bir kahvaltının ardından, belki de ilk günden daha ağır bir parkuru büyük bir keyifle katettik. Bugünün en büyük avantajlarından biri yağmur yağmıyor olmasıydı. Hava güneşliydi, geçtiğimiz yerlerdeki birbirinden çok farklı güzellikleri izleyebiliyor, yürüyüşümüzden keyif alıyorduk.

Bir gün önce deneyimlemiş olduğum "kampa giderken bazı kritik malzemelerin en iyisi temin edilmeli" prensibini omuzlarımda hayli yoğun olarak hissetmeye başlamıştım. Dandik çantamın askılarını sağolsun Vedat sabitlemiş, çantamın ağırlığının belimin altına düşmesini engellemiştik, ancak adı üstünde çantam "dandik" idi ve dar omuz askıları artık resmen omuzlarımı kesmeye başlamıştı. Omuz kemiklerimin üzerindeki kasların çürüdüğünü hissedebiliyordum. Her sallanışta canımı acıtıyorlardı. "Keşke Haldun'un omzu da beli gibi sakat olsaydı" diye düşünmeden edemedim! O zaman mutlaka bir kampçı için sırt çantasının ne kadar önemli olduğunu bana anlatır, askıları yüzünden sıkıntı çekmemem için güzel bir çanta almam yönünde beni ikna ederdi.

Ben bu müsibeti yaşamadan Haldun'un nasihatını dinleyebilecek olgunluktaydım halbuki.

Ama işte omzum acıyordu.

Fakat bu acı benim gün boyunca, müthiş uyumlu ve kafa dengi ekibimizle birlikte eğlenmeme engel olamadı.

Aslında ekipteki hemen hemen herkesin benzer bir sıkıntısı vardı. Mesela Haldun'un kızı Bengi sürekli olarak babasına çantasının ayarlarını yaptırıyor, belini vuran kısımdan dert yanıyordu. Aynı zamanda ayakları su toplamış ve yavaş yavaş yara olmaya başlamıştı. Arada verdiğimiz molalarda ekibimizin gönüllü "medic"i Mercan yaraları sarmaya çalışıyordu.

Hem hava daha güzel hem de yola daha erken koyulmuş olduğumuz için, parkur bize çok daha hafif geldi. Bu sefer çok daha rahat şekilde, daha uzun molalar verebildik, molalarda çantalarımızdaki çikolataları, kuruyemişleri büyük keyifle yiyebildik.

Ben "sokaktan geçen adam" olarak öğrenmeye devam ediyordum elbette.

Kampçılar hiç bir şeyi boşuna üretmemişler. Mesela Vedat, Mercan ve Sarven çantalarında garip bir su torbası taşıyorlardı. Bu torbadan çıkan bir hortum omuzlarının yanından geçiyor ve yürürken istedikleri anda su içebilmelerine olanak sağlıyordu.

"Aman canım çok mu önemli bu?" diye soracak olursanız sahiden de önemli diye cevap veririm, çünkü benim çantamın yanındaki yarım litrelik su şişesine bir başkasının yardımı olmadan ulaşamıyordum. Ekipteki hiç kimse "abi şu su şişesini verir misin" diye rica ettiğimde sırtını dönüp gidecek karakterde değildi elbette, ama yine de ağzımın kenarında bir pipet olmasını tercih ederdim doğrusu.

Su ile ilgili bir diğer hakikat, yanınızda en az bir, tercihen bir buçuk litrelik su bulundurmanız gerekliliği. Parkurun bazı aşamalarında hayli efor sarfediyor ve hele hele hava sıcaksa çok su tüketiyorsunuz. Bu sırada yolda bir çeşme ya da su kaynağı bulamama ihtimaliniz var. Başkasının suyundan otlanmak ise sahiden çok tatsız bir durum!

Ben yarım litrelik tek su şişesiyle idare edebildiysem, bu sadece şanslı olmamdan kaynaklandı, her mola yerinde şişemi doldurabildim.

Mercan ile Haldun fotoğrafçılık konusunda halef ile selefi oynarken dönüş yolunda keyifle izleyeceğimiz karelerle dolduruyorlardı arşivimizi.

İkinci gün, ekibin gerçek anlamda kaynaştığı gün olarak anılabilir. Ama bundan biraz daha önemlisi, bugünün 31 Aralık olmasıydı. Gece yılbaşı kutlamaları yapacak, Vedat ile Julie'nin dünyalar tatlısı kızları Melissa ve Alara'nın "bugün yılbaşı değil yılsonu" teorisine karşılık Haldun'un büyük sabırla "hayır yılbaşı kelimesi bir anlam taşır, yılın son günü olmasına rağmen bugün yılbaşı diye adlandırılır" açıklamalarını dinleyecektik.

Haldun gerçekten de biri sekiz biri on yaşındaki bu kızlarla koca adam gibi tartışıyordu, ama kızlara çocuk muamelesi yapmak zaten mümkün değildi. İkisi de gıklarını çıkarmadan, hatta bizden çok daha az gıklayarak bunca yolu yürümüşler, ve iki olgun insan gibi ekip içindeki tüm sorumluluklarını yerine getirmişlerdi. Onları izlerken şehirdeki akrabalarımı düşündüm. Sekiz yaşındaki bir çocuğa "al şu odunu sobaya at" demenin "bizim oralarda" nasıl imkansız olduğunu kendi kendime kızarak düşündüm.

Öyle değil mi? Biz, çocukları sürekli olarak "tehlikeli" işlerden uzak tutarız. Sekiz yaşındaki bir çocuk sobanın kapağını tutup açamaz, olsa olsa elini yakar, onu yapmasa mutlaka evi yakar!

Sekiz yaşındaki bir çocuğun neler yapabiliyor olduğunu sanki bir uzaylıya bakar gibi izliyordum. Yol boyunca kimi zaman bu harika ailenin yanına gitmiş ve sohbet etmiştim. Çocuklarla birbirimize bilmeceler sormuş, fıkralar anlatmıştık. İkisinin de iki gün boyunca en ufak bir şımarıklığını görmedim, bir kez olsun mızmızlandıklarını, annesinin babasının kolunu bacağını çekiştirdiğine tanık olmadım. İkisi de gereken yerde insiyatif alıp karar verebilecek olgunluktaydı resmen.

Evet ikisi de çocuktu, oyun oynuyorlar, gülüşüyorlardı, ama koskoca ekibin temposunda bir gram değişikliğe sebep olmuyorlardı.

Melissa ve Alara, ekibimizin bir parçasıydı. Maskotumuzdu onlar.

Yürüyüşün diğer keyifli ve hatırda kalan yönü Haldun'un soğuk espriler ile Bengi'yi bezdirmesiydi. Bir diğer Saint Joseph'li olarak ben de bu soğuk esprilere elimden geldiğince katkıda bulunmaya özen gösteriyordum.

Bu satırları yazarken neredeyse unutuyor olduğum bir diğer anı, yine gezi öncesi paraya kıyıp almış olduğum trekking pantalonunu lime lime parçalamış olmamdı! Bunu neden neredeyse unutmuş olduğumu aslında çok iyi anlıyorum! Molalardan birinde ben de herkes gibi bir taşa oturdum ve kalkarken pantalomun münasebetsiz bir yerinden "caaaart" sesi geldi.

Dağda pantalonumun arkasından malum bölgenin görünmesi çok da umrumda değildi. Hatta Mercan ile Sarven'in sürekli arkamda gezinerek olay yerini görüntüleme çabalarına da aldırmıyordum ama, bir yere daha takarak bu yırtığı büyütmekten ve geri kalan günleri elimdeki tek alternatif olan eşofmanımla geçirmek zorunda kalmaktan korkuyordum.

Hele hele yağmur yağarsa, korktuğum kadar olacaktı!

Galiba insan sahiden de hayatına tüm korktuklarını çekiyor...

Akşam üstü verandada güneşin batışını izleyip güneşin batmasıyla birlikte üşüdüğümde haliyle kalkıp montumu almak istedim.

Ve bu kalkış anı kocaman bir "caaaaaart" sesiyle şenlendi. Artık pantalonumun arkadasında meraklı Sarven ve Mercan'ın birlikte kollarını (elbette pantalon benim üzerimde değilken!) geçirebilecekleri kadar büyük bir yırtık vardı. Ben eşofmana talimdim ve bu durumum "ekibin yaramaz çocuğu Babür pijamasıyla yollarda" şeklinde tasvir bulacaktı.

İkinci konaklama noktamıza, bir gün öncesine nazaran çok çok daha rahat ulaştık. Elbette beş, altı saatlik yürüyüşün getirdiği bir miktar yorgunluk vardı, ancak bu sefer her şeyin keyfini daha doyasıya çıkarıyorduk. Verandada oturup güneşin batışını seyrederken "sokaktan geçen adam" deneyimlerime bir tanesini daha ekliyordum: dağda güneşin olmadığı yerde sıcaklık ışık hızıyla düşüyordu. Üzerimde tişört ve kazakla keyif içinde güneşin batışını izlerken güneş battığı anda tir tir titremeye başladım. Hava birden buz kesmişti. Ekibin bir kısmı bu gece dışarıda uyuyup yıldızları seyretmeye niyetliydi, ben, Mercan ve Deniz ise bu soğuğu gördükten sonra geceyi bungalolarda geçirmeye çoktan karar vermiştik bile!

Ama "sokaktan geçen adam", dağda havanın gün doğumu ve batımlarında özellikle çok soğuduğunu, gece saatlerinde ise o kadar üşütmediğini bilmiyordu.

Bize yine mükellef bir akşam yemeği hazırlanmıştı. Kurban eti, pilav, sebze yemekleri ve yöreye özel, lahanalı bir salata. Ekip sahiden tatil köyü kıvamına gelmiş, yedikçe yiyordu! Ev sahiplerimiz bize yemek yetiştirmekte zorlanırken benim için en büyük şok, İstanbul'da hem yavaş, hem de çok az yiyen, sürekli fit adam Mercan'ın tabak üzerine tabak deviren halini görmek oldu.

Adam coşmuştu resmen ve tutabilene aşkolsundu. Hatta yemek yiyememesiyle meşhur Deniz bile silip süpürüyordu önüne konanları. Ben, "hazır uzun yürüyüşler yapacakken biraz az yiyeyim de birkaç kilo daha vereyim" hedefimi çoktan rafa kaldırmış, sadece çok da aşırı yemeyerek en az hasarla bu tatili bitirmenin planları içerisindeydim artık.

Haldun ve Vedat da sanırım "böyle lay lay lom kamp mı olurmuş canım?" şeklinde içsel homurtularından vazgeçmişler, bizimle birlikte yan gel yat Osmancılık oynuyorlardı.

Yılbaşı olduğu için gece yarısına kadar oturma denemesi içindeydik. Ancak dünkü gibi, bu akşam yemeğini de çok erken saatte yemiştik ve bütün hoş sohbetler, benim mp3 playerimdan çalınan müzikler, anılar ve gülüşmeler ile gece yarısını bulamadık. Ekibin bir kısmı uykuya çekildiğinde saat ancak 22:00 olabilmişti. O saate kadar, karınca kararınca kuru yemişlerimiz, çikolatalarımız ve sobada ısıtılmış sıcak şarabımızla bu güzel yolculuğumuza yakışır bir yılbaşı partisi düzenlemiş durumdaydık. Yanımızda getirdiğimiz birkaç maytabı dışarıda yakarak yeni yıla merhaba dedik.

Elbette benim Fethiye'de arabada unutmuş olduğum havai fişekler olsa biraz daha hoş olacaktı.

Verandadaki uyku ekibi inatçı çıkmış, uyku tulumlarını açık havaya sermişlerdi. Ben, Mercan ve Deniz ise, hep birlikte evin çatısında fotoğraf makinasıyla türlü maymunluklar yaparak 2007'yi bekledik. Karanlıkta görüntüleri üst üste bindirme tekniğiyle Mercan kendisine yumruk attı, bıçaklı soygun yaptı, etekli bir başka kendisini öptü, ben, üç tane benle horon teptim, ikimiz altı kişilik bir futbol takımı olup poz verdik ve sonunda Deniz'in saatiyle geri sayım başladı. Hoşgeldin 2007 dedik ve son karelerimizi çekerek yataklarımıza yürüdük.

Hiç yorum yok: