17 Ekim Cuma günüydü. Hani 13'ü Cuma olsa hikaye daha bir anlam kazanacak, ama dört günlük rötar yapmışız, o kadar kusur kadı kızında bile olur diyelim ve devam edelim.
Öncelikle sizi kandırmış olmayayım, olayın üzerinden sanırım üç yıl kadar bir süre geçti ve bu, yazının üçüncü, en hafifletilmiş versiyonu. Üç sene önce bu olayları yaşadıktan hemen sonra anılarım henüz tazeyken, pek de edebi olma kaygısı taşımadan tüm olan biteni kaleme almışım. Şimdi geriye dönüp baktığımda bu olaylar dizisini tam anlamıyla bir "pişmiş tavuğun başına gelenler" ya da daha amiyane tabiriyle "çölde karşısına kutup ayısı çıkan talihsiz bedevinin az sonra yaşayacakları" kategorisine koyabiliyorum.
Olaylar bir bilgisayar programcısı olan bendenizin başına gelmiş olduğu için haliyle hikayede bir yığın teknik ifade vardı. Bunları biraz olsun hafifletip yazdım, ama yazılarımı eleştirmekten sorumlu devlet bakanı arkadaşım Mercan bile ortalarda bir yerde uyuyakaldığını itiraf etti. Ben de bu yüzden hepsini baştan yazmaya, biraz daha "halka inmeye" gayret sarfetmeye karar verdim.
Efendim az sonra okuyacağınız olayların başlangıcı bir Ekim ayının 17'sine denk geliyor. Yazımın hemen başında 13 Cuma esprisini harcamış olduğum için burada konuyu bağlamak için başka bir şaka üretemiyorum. KOnuya balıklama dalalım.
O dönem şirketten bir arkadaşım var. Adı Selçuk. Beyefendi, bilgisayar ve elektronik konularında her türlü yeni teknolojiye meraklı bir zattır. Masasından yeni çıkan cep telefonları, GSM modemler, bağırsakları dışarıda bir takım bilgisayarlar ve ne işe yaradıklarını asla anlamadığım yeşil, mavi, kırmızı renkte kablolar eksik olmaz.
Daha fazla tasvire hacet yok. Hepimizin yaşamında böyle Selçuk'lar vardır.
Ve yine hepimizin yaşamında benim gibi, dünyadan bihaber yaşayan, yeni teknolojileri tanımayan bilmeyen Babür'ler de vardır!
Beni biraz olsun nev-i şahsına münhasır hale getiren, belki de teknolojiyi takip etmemekle birlikte, bir bilgisayar programcısı olmam. Herkes de beni bilgisayardan anlıyor sanır. Oysa tamir etmeye yeltenip de bozmadığım bir elektronik cihaz, bugüne dek görülmemiştir.
Belki ileri düzeyde düz taban oluşumun da bunda bir etkisi vardır, bilemiyorum.
İşte, sevgili iş arkadaşım Selçuk da bendeki bu aşırı düz taban halini bilmediğinden olsa gerek, yepyeni bir proje fikri ile karşıma dikilmişti o gün.
Elinde yeşil bir kart vardı. "Bunun adı Wilke" dedi bana.
Ben içimden "Kesin Alman ürünüdür, Wilke diye isim mi olur" diye geçirirken Selçuk bu kart ile nasıl zengin olacağımızı anlatmaya başlamıştı bile. Bu mucizevi alet, hem cep telefonu çalıştırabiliyor, hem internete çıkabiliyor, hem üzerine takılacak bir takım elektronik zımbırtılar ile kontak aç-kapa gibi işler yapabiliyor, bu kadar şeyi yaptığı yetmezmiş gibi, bir de programlanabiliyormuş.
Hepsi güzel, ama "Wilke" ismi bana hala Doğu bloğundan bir sporcu ismini çağrıştırıyordu. Tabii bu düşüncelerimi projenin heyecanı içindeki Selçuk ile paylaşmadım. "Bu kadar şeyi yapıyor da, hani duştan sonra kafama sürsem benim kellik problemime de iyi gelir mi?" şeklinde sorularla ortamı cıvıtmadım da, kendimi zor tuttum...
Neyse efendim, biz bu mucizevi, her derde deva Wilke cihazını bir tıra takacakmışız. Tır yurt dışında gezinirken, hani şöför memleketteki akrabalarını mı ziyarete gitti, yoksa geceleyin aracı diskonun önüne parkedip gece alemine mi daldı, cihaz çaktırmadan bize sinyal gönderecek, üstelik GPS dedikleri garip bir uydu sistemiyle o an tam olarak dünyanın neresinde olduğu bilgisini de iletecekmiş.
Üstelik, Wilke marifetiyle, canımızı sıkıldığında ahizeyi kaldıracak "naptın lan Mahmut efendi, 5 gündür Avusturya'da geziyorsun, sen bizi salak mı sandın" diye fırçamızı da online olarak kayabilecekmişiz.
Tabii cihazın yetenekleri sadece bu Türk usulü kontrol ile sınırlı değil. Diyelim şöförümüz camdan yola tükürmeye çalışırken yere düştü, o sırada tır çalındı. Şöför bize haber verecek, biz de uzaktan kumandalı bu Wilke kardeşimizden faydalanarak çat diye arabanın kontağını kapatacağız.
Elbette bu anlamsız durum karşısında dumura uğrayan hırsız aracı tekrar çalıştırmak için cebelleşirken biz yine Wilke'nin lütuflarından birini daha kullanacak ve tırın kapılarını kilitleyeceğiz.
Wilke camların kırılmasını da engelleyemeyecek, ama bu arada Mahmut efendi de hırsızın ensesinde bitecek kadar vakit kazanmış olacak.
İşte Selçuk'un benden istediği, hafta başına kadar bu cihazın üzerindeki programlama dilini öğrenmemdi. Her ne hikmetse bu cihazın programla diline "Basic Tiger" diye bir isim vermişler.
Hikayenin tam bu noktasında, hikayemizin en iyi ikinci yardımcı oyuncu ödülü alabilecek karakteri Selçuk hakkında bir iki kelam daha etmeliyim.
Lafı fazla uzatmayacağım, Selçuk ilginç bir tiptir. Eğer bir iş için "tamam, herşey hazır, bitti" diyorsa, siz bunu "on parçanın iki tanesini topladım, geri kalan sekizini de bir araya getirirsek, nasıl çalıştırılacağını ben rahatlıkla keşfederim" şeklinde yorumlayabilirsiniz.
İşte Selçuk'un o cuma günü elime tutuşturduğu Wilke adı verilmiş bu yeşil kart da, aslında çalışan bir kart değilmiş.
Ben tam olmasa da, en azından benim programlamayı öğrenmem için çalışan bir Wİlke cihazını, Darphane civarında GES elektronik diye bir yerdeki Taner beyden alacakmışım. O güne kadar rahatlıkla elimde evirip çevirebileyim, sağını solunu koklayabileyim diye de incelik gösterip bu kartı bana vermiş sağolsun.
Ben ön çalışmayı bitirdikten sonra Selçuk'tan, bu projeyi yapacağımız, gerçekten çalışan bir Wilke cihazı alacakmışım...
Cihazı almaya gittiğim GES Elektronik'i sorunsuz bir biçimde buldum, ki bu projenin sanırım sorunsuz işleyen tek noktasıydı... Kapıyı çalıp "ben Selçuk bey tarafından geliyorum, Taner bey bana bir cihaz bırakacaktı" dediğimde kapıyı açan kişi "Taner Bey de kim, öyle birisi yok ki burada" deyince biraz afallar gibi oldum, oysa ben Taner Bey bu firmanın sahibi filandır diye düşünmüştüm... Neyse, birkaç saniye üsteleme ve ısrarın ardından kapıyı açan kişi "Haaa Taner bilmemne.. mi... bir saniye arayayım" dedi ve telefonla Taner Bey'den bu cihazın nerede olduğunu öğrendi.
Tabii ki eşeklik bendeydi. Selçuk bana kısaca "GES Elektronik'ten Taner Bey" dediğinde ben bu özetlenmiş isim tamlaması içindeki Taner Bey'in gerçekte hangi firmada çalıştığını sormalıydım. Atlamışım.
Neyse, sonuçta ben cihazıma, cillop gibi Wilke'me kavuşmuştum. Olayın başından beri Wilke bende öylesine dişi bir izlenim bırakmış ki, hani biraz kafayı sıyırsam hayatımın aşkı ile tanışacağımı filan düşünebilirim.
Ben haftasonumu internet üzerinde şu adı bile komik olan Basic Tiger programlama dili üzerinde incelemeler yaparak geçirdim. İnternet olmasa halimiz nice olurdu muhabbetine şimdi hiç girmiyorum, konuyu dağıtmayalım.
Sonuçta elimdeki bu tam fonksiyonel olmayan Wilke cihazı ile ekrana "benim adım Babür" tarzı şeyler yazdırmayı becerek kadar programla öğrenmiş durumdaydım. Herşey kontrol altında gibi görünüyordu, tek sorun bizden istenen demo tarihinin önümüzdeki cuma günü olmasıydı.
Ben üç gün içerisinde ekrana adımı yazdırabilmiştim, ancak önümüzdeki beş gün içerisinde bu cihaz ile uzaktan bir kamyonun kontağını açıp kapamamız, ayrıca da telefon ile görüşme yapmasını sağlamamız gerekiyordu.
Bilgisayar programcı iseniz mucizelere herkesten daha çok inanırsınız!
Sonuçta bu işi de birkaç gece sabahlayarak filan halledeceğimize inanmaktaydım.
Pazartesi sabahı, denemeler yapabilmem için Selçuk bana gerçek bir Wilke cihazı getirdi. Haftasonu için geçici aldığım aletin üzerinde sadece Basic Tiger dilini öğrenebileceğim modüller vardı. (Şu programlama dilinin adını da her yazışımda gülesim geliyor, sanki çok temel bir kaplandan bahsediyormuşuz gibi hissediyorum. Hani öyle karmaşık bir kaplan değil, sadece ısırıyor, koparıyor filan. Basic bir kaplan...)
Oysa, az önce de söylediğim gibi, bizim Wilke hanımdan beklediğimiz iki temel özellik daha vardı.
Çamaşır yıkamak ve ütü yapmak!
Olmasa da, bizim için ona benzer iki özellik: internet üzerinden cihazla konuşabilmemiz için bir TCP modülü, bir de hem internete çıkabilmesini, hem de ahize ile telefon görüşmesi yapabilmemizi sağlayacak bir GPRS modem modülü.
Şimdi bu "te-ce-pe" nedir, "GPRS" modem nedir gibi konulara girip akıllarınızı bulandırmak istemiyorum, zaten hikayemizin geri kalan kısmı için bunların ne işe yaradıkları zerre kadar önem teşkil etmiyor, bizim için önemli olan tek şey, bu cihazı çalıştırmak için bir adet TCP modülüne, bir adet de GPRS modem modülüne ihtiyacımız olduğu.
Hani, yemek yapacağız da bunun için 6 adet Pırasa (GPRS) ve 1 kilogram Ceviz (parçalanmış biçimde) (TCP) ihtiyacımız var diye düşünün.
Pırasa ve Ceviz!
Olayı hayal dünyanızda canlandırabilmek için daha iyi bir örnek bulamadım, lütfen beni affedin!
Neyse, sonuçta pazartesi sabahı Selçuk bana Wilke hanımla birlikte 6 adet pırasa ve bir kilogram parçalanmış cevizden oluşan yemek malzemesini teslim etmişti. Ayrıca diğer iş ortağımız olan Mobilera firmasından bir arkadaş bu malzeme ile daha önce birkaç Wİlke yemeği hazırlamıştı, onun deneyimlerini içeren program CD'sini de getirmişti. Dolayısıyla elimde bir yemek tarifi kitabı da vardı, her şey çok kolay olacak gibiydi!
Ve benim kabusum da işte o gün başladı.
Cihaz gelmişti ama, malum elektronik cihazlar çalışmak için halen elektriğe ihtiyaç duyuyorlar. Maalesef suyla çalışan bir high-tech ürün değildi bu Wİlke cihazı ve her kadın gibi sürekli birşeyler istiyordu.
- Adaptör isterim!
Diye tutturmuştu Wilke sultan.
Elbette, "bizim adaptörümüz mü var böyle it gibi çalışıyoruz? Sen de çalışsana be kadın!" diye posta koyabilecek bir konumda değildik. Maalesef hepimiz okumuş adamlardık ve çalışmayan televizyonun tepesine vurarak bal gibi işini halleden kültürel kesimle bir olamazdık!
Selçuk, tüm teknik ekipmanın iki adet tornavidadan oluştuğu şirketimizde yoktan adaptör var etmeye çalışırken elini kesti. İki adet tornavidayla yarasını kapamayı da beceremeyince ben haline acıdım ve adaptörü Mobilera'dan aldıracağımı söyleyerek Selçuk'u eczaneye gönderdim.
Aslında daha fazla başıma çorap örmesin diye şirketten uzaklaştırdım da diyebiliriz.
Adaptörü olmadığı için nazlanmakta olan Wilke sultanı masama koydum ve Mobilera'da bu adaptörün nerede olduğunu bilebilecek kişilere ulaşmaya çalıştım. Şimdi ismini unuttuğum teknik elemanlar ve konudan hayli bihaber oluşları bana epey değerli 3-4 saatimi kaybettirmişti, ama sonunda, her işi halleden sevgili Zeynep, toplantı dönüşünde adaptörü buldurduğunda saat 14:00 civarındaydı.
Ben hemen kurye şirketini aradım, normal şartlarda 3 saat içinde bana ulaşması gereken cihaz ne hikmetse ancak 19:00 civarında gelebildi. O gün köprüde ekstra trafik ve kuryenin motorsikletinin bozulmuş olması, cihazın başka bir motora transfer edilmiş olması gibi hafifletici sebepler vardı. Böylece işe başlamam Salı gününe kaymış oldu. Neyse ki ben bu Pazartesi günümü tamamen boş geçirmemiştim, daha önce de söylemiş olduğum gibi, bu Wilke sultanı bizim uzakta bir ofisten, internet aracılığıyla kontrol etmemiz gerekiyordu. Yani ofiste masa başında oturarak TIR şu anda nerede, ön kapısı ne zaman açıldı, şöför öğle yemeğinde ne yedi, dişini fırçaladı mı, sütünü içti mi gibi, Wilke sultanın gönderdiği tüm bilgileri izleyeceğimiz bir ekrana ihtiyacımız vardı.
Ben de işte en azından bu ekranı hazırlamıştım cuma gününden beri.
Salı günü, Wilke sultanı masama koydum ve "işte vıdı vıdı başımın etini yediğin adaptör de burada, hadi artık işe koyulalım" şeklinde motive edici bir konuşma yaptım kendisiyle. Wilke sultanın internete çıkmasını sağlayacak olan 6 adet pırasa gayet güzel işe yaramıştı, birkaç satır programladım, denedim, oldu. İşte! İnternete çıkmıştım!
Sonra "bir de şunu deneyeyim" diyerek programda ufak bir değişiklik yaptım.
Wilke sultan yine kaprise başlamıştı. Ekranda "Wilke not responding" yazısını gördüm. Allah allah. Çünkü cuma gününden beri 6 adet pırasa ve bir kilogram parçalanmış cevizden yoksun olan diğer Wilke cihazıyla bir yığın deneme yapmıştım, programda istediğim kadar değişiklik yapabiliyordum.
Oysa bu yeni, tam teşekküllü Wilke sultan daha ikinci programımda şarlıyordu.
Klasik bilgisayarcı çözüm arayışları içinde, önce Wilke sultanı birkaç kez resetledim, sonra birkaç kabloyu çıkardım taktım olmadı.
Can havliyle etrafta resetlenmemiş başka cihaz var mı diye bakındım, arkadaşlar masalarında çalışmaktaydılar, bir ara onların bilgisayarlarını resetlemeyi düşündüm, ama önce işe kendi laptopumdan başladım. Sonuçta Wilke sultanı, bu laptop ile programlıyordum.
Evet, laptopu resetledikten sonra programı Wilke sultana aktarabildim, ve çalıştı! Ama bir satır değişiklik yaptıktan sonra yine "Wilke not responding" mesajını aldım.
Ama fazla naz da aşık usandırır. "Wilke sultan, seninle iletişim kurmaya çalışıyorum, sen her seferinde sırtını dönüyorsun bana" diye homurdandım. Ama homurdanırken bir yandan da emin olmak için önceki yarım Wilke cihazını tekrar taktım, arka arkaya üç dört program değişikliği yaptım, sorunsuz çalışıyordu işte.
Yazık, 6 adet pırasası ve bir gram bile parçalanmış cevizi olmadığı için bu cihaz varını yoğunu ortaya koyuyordu çalışmak için. Yeni Wilke sultan ise, haspam, her şey elinin altında olmasına rağmen nazlanıyordu. "Yok ben bu laptopun kablosu ile çalışmam, beni ne Pentium IV'ler, ne AMD'ler istedi de babam vermedi, şimdi bu USB'den çevirme seri kablolu kıytırık laptopa mı varacağım?" der gibiydi.
Programda yapacağım her satır değişiklik için bu şımarık Wilke sultan hatırına laptop resetleyecek halim yoktu ya!
Böyle Mehter takımı havasında iki ileri bir geri şeklinde bu işi kendi şirketimde önümüzdeki on yıl içinde bitiremeyeceğimi idrak ettim ve hemen toparlanıp fabrikaya; Panel Elektro'ya gittim, orada normal bir PC ve devşirme olmayan, gerçek bir seri kablo ile deneme yapacaktım, zira bizde öyle bir seri kablo filan yoktu haliyle.
Fabrikada yarı üzücü sonucu almam uzun sürmedi. Evet, nazlı Wilke sultan normal kablo ile bağlı bir bilgisayarda sorunsuz çalışıyordu. Ama iş benim laptopuma gelince her değişiklikte "illa reset isterim" diye tutturuyordu. Israr edince de "Wilke not responding" diye cevabı yapıştırıyordu.
Eh, deliyle deli olacak değildim. Ben de seri kabloyu kaptığım gibi, biraz sert davranışlarla Wilke sultanı da toparladım ve ofise döndüm. Wilke sultan kendisine bu sert davranışlarımın sebebini anlamış olmalıydı.
Şirkette artık Wilke sultanın beğenmediği ve geceleyin başka odada kalmasını istediği laptopumla değil de, bir bilgisayarla çalışmaya başladım. Ancak bilgisayar programcılığı demek, sorun demektir. Her seferinde "hayır, böyle olması mümkün değil" diye adlandırdığınız problemlerle karşılaşır ve bu imkansız duruma imkanlı çözümler üretmeye çalışırsınız.
Artık sizin de bildiğiniz gibi, Wilke sultan internete bağlanmak için altı adet pırasaya ihtiyaç duyuyordu. Ben de bu altı pırasayı uygun şekilde kullanarak internete çıkmasını sağlamıştım zaten. Ancak pırasa kullanım sanatında henüz yeni yetme bir çömez olduğum için garip bir problem yaşadım. Wilke sultan, pırasalar eşliğinde gayet güzel internete çıkartıyordu beni. Sonra hattı kesip tekrar bağlanabiliyordum.
Ancak şöyle bir problem vardı ki, kazara pırasalı internet bağlantısı denemelerimden biri başarısız olursa, yani Wilke sultan internete o sefer çıkamamışsa, bir daha bağlantı kurmayı denemiyordu.
- Hadi Wilke sultan, tamam herkesin başına gelebilir, demin bağlanamadın, ama şimdi bağlanırsın? Hadi canım. Hadi sultanım.
- I-ıh.
- Ama neden, bak demin neredeyse yirmi kez bağlandık internete, şimdi tekrar neden bağlanmıyorsun?
- Canım istemiyor.
Evet, sadece tek bir başarısızlık sonucunda Wilke sultan aniden "canım istemiyor" moduna geçiyordu. O bu nemrutluğa başladığı andan itibaren benim bildiğim hiçbir komut kendisine işlemiyordu. Tekrar internete çıkabilmek için cihazı resetlemem gerekiyordu.
Yani durumun dilimizdeki tercümesi, hani olmaz ya, kazara müşteriye demo yaparken Wilke sultan internete çıkamadıysa, onu resetleyene kadar bir daha sistem çalışmayacak demekti. "Şans eseri bir başarısızlık olursa, artık siz şöförle konuşmayı da, kamyonunuzu, tırınızı takip etmeyi de unutun, bu cihaz hassas bir cihazdır" diyecek halimiz yoktu.
Halimiz yoktu, ama benim de bu sorunu çözecek vaktim yoktu.
Bu durumda mecburen son çare olan sahtekarlığa başvurdum. Şöyle bir senaryo hazırladım, Wilke sultan ile demoya başlayacaktık. Demonun bir aşamasında, karşıdan telefonla görüşme için arama yapılacak, ben de bu sırada, telefonun ahizesini kaldırır gibi yaparken bir yandan reset tuşuna da basarak işleri garantiye alacaktım.
Demo tarihi kellemin üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanmaktaydı ve benim bu "beyaz sahtekarlık" çözümüm gayet kolayca kabul edilebilirdi.
İnsanları böyle kandırmak ayıp da olsa, şimdi yapacak birşeyim yoktu, Çarşamba saat 16:00 civarında ben takip ekranı ile haberleşen, kontak aç-kapa gibi temel işlemlerin yapıldığı bir yazılımı bitirmiştim. Pırasalar ve cevizler gayet güzel işe yaramışlardı.
Az önce Selçuk'tan "hikayemizin en iyi ikinci yardımcı aktörü" diye bahsetmiştim ya, en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında tartışmasız en büyük favori ise Taner'di. Demo tarihi bu kadar yakında olduğu, ve müşteriyle irtibat halinde olan kendisi olduğu için haklı olarak pirpirlenmeye başlamıştı ve günde iki üç kez işlerin nasıl gittiğini sormak için beni arıyordu.
Onunla telefon trafiğimizin yeni yeni yeşermeye başladığı günlerdi o günler...
Çarşamba akşamı ben sistemi ilk etapta çalışır hale getirince Selçuk'la birlikte Taner'e gittik ve Wilke sultanın neye benzediğini ona gösterdik. Garibim her şeyin kontrolümüz altında olduğunu düşünmekte ve sevinmekteydi.
Şimdi hatırlayamadığım bir sebepten dolayı o akşam çok fazla kalmadık, bazı şeyleri konuştuk, ertesi gün görüşüp detayları halletmek üzere ayrıldık. Ben, temeldeki işleri halletiğime göre öncelikle şu Wilke sultanın nazlanma konusuyla ilgilenecektim. Zaten o gün Wilke cihazını aldığımız firmanın teknik sorumlusu Alman'lara bir mail atmış ve sorunumu dile getirmiştim, belki de yanıt alırdım.
Almanların "bir kez olmadı, ikinci seferi için ı-ıh diyen" kadın tiplemesi için nasıl bir çözüm önereceklerini de merakla beklemekteydim hani.
Düşünüyorum da, birkaç küçük aksiliğe rağmen, olay düşündüğümden daha da kısa sürmüştü. Temel olarak demoda gösterilebilecek bir hale getirmiştim sistemi. Şimdi Perşembe günü Taner'e gidecektim, o Wilke cihazı üzerine bir telefon ahizesi takacaktı ve karşılıklı konuşmayı da test etmiş olacaktık, bu kadar basitti.
Taner, önceki günkü kısa ziyaretimizde bu boyutta bir proje ile bağdaştıramadığım ofis koşulları yüzünden beni ufaktan dumura uğratmıştı zaten. Ancak bit pazarını andıran masasına baktığımda "bu elektronikçilerin hepsi böyle herhalde" diye düşünmüş ve çok da fazla önemsememiştim.
Fakat bu sabahki ziyaretim Taner'in, sanki başkasının yapacağı bir işe sonradan kendisini zorla sokmuşuz gibi, "ee ben buna hangi ahizeyi takacağım?" sorusuyla, gerçekten sürprizli bir biçimde başladı.
Hani TV dizilerinin başlarında garip bir olay gösterirsin ya seyirciye, zavallı seyirci de "Allaaaah.. Bundan sonra ne olacak acaba?" diye merakla izler. Ona benzer bir durumdu. Ben baştan beri bu proje Taner'in projesi, ben ise sadece bilgisayar programcılığı tarafını yapacağım diye düşünmüştüm.
Oysa daha ilk ziyaretimde "eee nerede bunun ahizesi?" diye hesap sorulan kişi durumuna gelmiştim.
Bana neydi ki ahizeden? Bana Wİlke sultanı programlamam söylenmişti, ben de programlamıştım.
"Sen bilmiyor musun?" diye gaflet içinde sormuş bulundum.
"Yooo, Selçuk gönderecekti." dedi Taner.
"O zaman Selçuk'a sor, bana niye soruyorsun ki?" şeklinde anlamsız bir tepkiyle zaten sonu nereye varacağı muhabbeti uzatmak istemedim. Elbette Selçuk'u aradık, toplantıda olduğu için telefonu kapalıydı.
Biz de Taner'in ofisindeki alet edevat içinden Wilke sultana layık bir telefon ahizesi bakmaya başladık.
Ben, hala aynı safdilli halimle "aaa abi Wİlke'nin şurasında bir delik var, telefon acaba buraya girmez mi?" deyince, zaten oruç başına vurmuş olan Taner "ben nereden bileceğim abi bunun hangi pininde kaç volt var, trifaze mi monoblok mu?" filan gibi benim hiç anlamadığım dilde birşeyler homurdandı.
Bu anlamadığım homurtu cümleleri "Neyse, şunun dokümanını ver de bakayım bari" ile sonlandı.
Öncelikle Wilke sultanın teknik dokümanı varsa bile bende yoktu, ayrıca beni ne ilgilendirirdi? Ben bir zamanlar işe aldığınız fakir ama gururlu bir bilgisayar programcısıydım, etim budum buydu.
Neyse efendim, sonunda Selçuk'a ulaşıldı..
Yazımın başlarında bir yerinde Selçuk'un "bitti" diye adlandırdığı işlere nasıl bakmanız gerektiği konusunda sizi uyarmıştım, değil mi? İşte Wilke'nin teknik dokümanları da Selçuk için sadece "haa, onları mı? Buluruz canım, hallederiz" kategorisindeydi.
Taner tarafından Selçuk'a dostane bir fırça kayıldı, Selçuk da elbette altta kalmayacağı için "birşeyi de halledemiyorsun, ne kazma adamsın dur ben geliyorum ben yaparım." şeklinde karşı atağa kalktı.
Selçuk'un "hemen geliyorum" anlayışı üzerine de biraz konuşmam gerek, ama şimdi cevap hakkı doğar diye uzatmıyorum.
O gelene kadar Taner ile ben, çıfıt çarşısında beni aslında hiç de ilgilendirmeyen konularda debelendik durduk. Taner Wilke sultana bir mikrofon ve hoparlör bağlamaya çalıştı. Ben, konuya epey Fransız olmama rağmen haddimi aşmış, cihazların sağını solunu kurcalamaya başlamıştım. Taner öyle denedi olmadı, böyle taktı, çıkardı, olmadı. Bir yandan da benim icat etmiş olduğum hata sonrası çaktırmadan resete basma konusundaki hoşnutsuzluğunu dile getiriyordu.
Ben, yapabileceğim bir şey yok, bunu ancak proje gerçekleşirse çözeriz, demoyu böyle idare ederiz diyerek onu ikna etmeye çalışıyordum.
Garibim Taner, herhalde başımıza bundan sonra gelecekleri bilse asla bu resetleme konusunda bir serzenişte bulunmazdı.
Ama daha yolun başındaydık!
Selçuk geldiğinde saat epey geç olmuştu. Kendisinin de ne işe yaradıklarını bilmediği bir takım teknik dokümanlar getirmişti, ama bu dokümanlar Taner üzerinde ancak homurtu arttırıcı bir etki yaratabildiler.
Perşembe gecesinin sonunda bu dokümanların işimize yaramayacağı sonucuna varabilmiştik.
Ben, hikayenin başından beri savunageldiğim "ben bilgisayar programcısıyım, programımı yazarım, geri kalan kısmı siz halledersiniz" tavrımı çoktan rafa kaldırmıştım bile. Düpedüz hikayenin ortasındaydım ve Taner de en az benim kadar yabancıydı herşeye. Sürekli olarak birşeyler deniyorduk ve olmuyordu.
Evet, onca pırasa ve cevize rağmen şu Wilke sultana telefon ahizesi bağlamayı becerememiştik bir türlü. Neresine ne takılacağını keşfedememiştik.
Kadınları anlamak gerçekten zor. Oysa biz erkekleri bülbül gibi konuşturmak için neremize ne takılacağı çok bellidir. İşlemi yerine getirir ve mahsülü toplarsın. Oysa Wilke sultan gibi sofistike hatunlar için bırakın voltaj gibi değerleri, neyi ne zaman ve hangi şartlar altında gerçekletiriyor olmanız bile önemliydi.
Ve biz üç erkek bu sorunu çözemiyorduk işte. Becerememiştik, telefon ahizesi takamadık.
Artık kabul etmeliydik ki bu demo cuma gününe yetişmezdi.
Cuma günü dediğim, yarın oluyor, yani sanki her şeyi bitirdik de iş telefon ahizesi takmaya kaldı diye düşünmeyin! Ama o anki ruh halimiz sanki ahizeyi bağlayabilsek, yarın müşterinin karşısına dikilebilecekmişiz gibi bir kendini bilmez güven aşılıyordu bize.
Demoyu bir hafta ertelemek çok da sorun olmazdı sonuçta. Taner bunu halledecekti.
Bu arada küçük bir sorunumuz daha vardı.
Hikaye anlatırken zaman zaman okuyucunun ilgisi azalır. Özellikle ayrıntılara girilmişse bir süre sonra "hı? Neredeyim ben? Burası neresi?" sorularını soran okuyucu ile başbaşa kalabilirsiniz.
Şimdi ben de bu "küçük sorunumuzu" dile getirmeye kalktığımda birkaç okurun uyuyakalmasından çekiniyorum.
Olayı canlandırmak için şöyle anlatmaya çalışayım. Artık hepimizin bir cep telefonu var. Bu telefonların içine küçük dikdörtgen, beyaz kartlar takıyoruz, buna SIM kart diyorlar. SIM kartlar elbette ki konuşma yapmamızı sağlıyorlar, bazı ayarlar yapılırsa internete de çıkabiliyorlar.
Bize bu demo için verilmiş olan SIM kart ise her ne hikmetse, sadece internet bağlantısı için çalışıyordu. Yani Wilke sultan üzerine takıldığında, gayet güzel internete çıkabiliyorduk, ama kendi telefonuma taktığımda görüşme yapamıyordum.
Oysa bizden istenen bu cihazla aynı anda hem internete çıkmamız, hem de telefon görüşmesi yapmamızdı.
Hadi, çok sorun değil diyelim, hepimizin cep telefonu vardı. Ancak Selçuk ve benim SIM kartlarımızı Wilke sultana taktığımızda, telefon görüşmesi çalışıyor, bu sefer de internete çıkamıyordu.
Yani içimizde aynı anda hem gören hem duyan bir Allahın SIM kulu yoktu. Körlerle sağırlar birbirini ağırlar derler ya, tam o vaziyetteydik. Demo kartı kör, bizimkiler sağır.
Bereket, nasıl olduysa, Taner'in kartı hem görüyor hem duyuyordu.
İyi ama ben Taner'in SIM kartını alıp şirkete dönemezdim ya, bu adamcağızın da yapması gereken telefon görüşmeleri vardı...
Neyse, bunu da "hallederiz" diye geçiştirdik.
Ertesi gün, ben bütün gün boyunca Wilke sultanın şu "ikincisi olmaz, ı-ıh" nazlanması ile uğraştım. Bu konuda Almanlar soruma cevap vermişlerdi, ancak verilen cevap benim hoşuma gidecek türden değildi. Adamlar kısaca "yoo Wilke hanım başarısız denemelerden sonra da rahatlıkla internete girer" diyorlardı.
"Ee? Ben ne yapayım peki?" şeklindeki soruma ise, "cihazı bize gönderin, biz size yenisini verelim" şeklinde harika bir çözüm önerisi ile karşılık verdiler.
Oldu canım! Almanya dediğin nedir ki, iki adımlık yol. Ben bilmem kaç günde bu cihazı onlara göndereceğim, onlar bunun üzerine bilmem kaç günde bana ne kadar işimi göreceği meçhul yeni bir Wilke cihazı gönderecekler.
Ben bu elimdeki Wilke'nin kaprislerinden bunalmışım, yeni gelecek olanla anlaşabilmek için günlerce yemeden içmeden kesileceğim.
Kalsın, istemiyorum.
Biz mübarek cuma gününü yine pek de mübarek olmayan uğraşlarla geçirdik. Taner allem etmiş kallem etmiş, ahize niyetine Wilke sultana bir adet mikrofon ve bir adet hoparlör bağlayabilmişti. Hatta bununla da kalmamış, ikisini alana bir adet tarak da hediye ediyordu. Bununla da kalmayıp mavi, siyah ve kırmızı renkte üç adet tükenmez kalem de veriyordu.
Mikrofon ve hoparlör dediysem sakın ola gözünüzün önüne öyle ahizeye benzer bir şey gelmesin! Tam aksine, tüm iç organları dışarıda, kablolara sarılarak tutturulmuş, bir mikrofondan bahsediyorum. Taner onu şirketteki telefon ahizelerinin birini parçalayarak söktü. Hoparlör dediğimiz şey ise, bildiğiniz bilgisayar hoparlörlerinden birinin parçalanması suretiyle elde edildi.
Biz bu bağırsakları dışarıdaki çözüme bile razıydık, işin görüntü kısmını nasıl olsa bir şekilde hallederdik (şimdiye kadarki sorunları hallettiğimiz gibi!) fakat, hoparlör ile mikrofon o kadar aşırı parazit yapıyorlardı ki, o parazitin içinden kendi sesimizi ayırdetmemiz imkansızdı. Hani müşteriyi hipnoz marifetiyle uyutup bu kablo yığınını ahize gibi göstermiş olsak, yine de "hadi bununla konuşun" diyemeyecektik adamlara.
Mübarek mikrofon, bizim sesimizi değil, kendi kafasına esen gürültüyü iletmekle yetiniyordu. Taner bunu Wilke sultanın empedans ayarları ile söktüğü mikrofonun hede hödösünün uyuşmaması şeklinde açıkladı, ama ben nasıl olsa anlamıyordum, o sırada ne dese kabulümdü.
Bu durum, aklıma lisedeki fransızca edebiyat sözlülerimizi hatırlattı bana. Hoca sekiz, dokuz kişiyi tahtaya dizer ve kendisi sıralardan birine oturup uyuklamaya başlardı. Marifet sorduğu ve cevabını dinlemediği sorulara en kesintisiz ve en uzun yanıtı verebilmek, ve uykusunun bölündüğü anlara mantıklı sözcükleri denk getirebilmekti.
Ben, bir önceki sene otomobiller hakkında bir sunuma o kadar iyi hazırlanmıştım ki, üç dört sayfalık metni hala bir çırpıda hiç sekteye uğramadan söyleyebiliyordum.
Hoca bana barajları sordu.
Ben, Türk filmlerine taş çıkaracak şekilde, otomobiller hakkında tüm bildiklerimi, sadece otomobil yerine baraj diyerek saymaya başladım.
Hoca elbette uyukluyordu. Bu esnada ben baraj sektörünün Avrupa'da ne denli önemli hale geldiğini, Japonya devriminin baraj üretimine nasıl etki ettiğini, Almanya'da ayda üçyüzellibin baraj üretildiğini filan anlatmaktaydım. Ama o kadar güzel anlattım ki hoca bir anda irkildi ve "bravo!" dedi, "işte hepiniz böyle çalışmalısınız!".
Fakat bir sonraki soruda uzay silahlarını sordu ve ben aynı ses tonuyla bu kez otomobil yerine uzay silahı demeye korktum nedense! Kem küm birşeyler söyleyince, ninni tonlamasının dışına çıkmış olmamdan ötürü hoca hızla uyandı ve "olmamış! Birine çalışıp diğerine çalışmamışsın" diyerek beni azarladı.
İşte şimdi Taner bana "Japonya'da iki milyon aç empedans var, hiç biri bir mikrofonla aynı düzlemde titreşmiyor" dese, itiraz edecek halim yoktu, bu açıdan kendimi Fransızca Edebiyat hocamıza benzettim.
Ben hafta sonumu programı bu haliyle tam çalışacak şekle getirmekle geçirdim,
Pazartesi günü, Tanerlerin şirkete doğru standart Şişli turumu yapmadım, artık benim yapacak birşeyim yoktu, Selçuk'la Taner şu telefon ahize konusunu halledeceklerdi.
Ama tabii ki halledilen birşey olmadı o gün. Ben sadece Wilke kabusuma bir günlük bir ara vermiş oldum. O gün şirket içindeki işlerime dönebildim biraz olsun. Salı sabahı tekrar Taner'in ofisindeki mesaime dönmek üzere...
Sıradan bir salı günü, 28 Ekim, öğlen Taner'in ofisine gelirken yolların bu kadar da tıkalı olmasına bir anlam verememiştim. İnanılmaz bir trafik vardı.
Taner'in ofisine vardığımda hikayemize yeni bir kahraman katılmıştı.
Taner ve Selçuk benim bir günlük pazartesi tatilimi boş geçirmemişler, bizim şu bağırsakları sallanan ve zaten çalışmayan mikrofon hoparlör ikilisi yerine, SIM kart takılabilen ve konuşma yapılmasına da izin veren, Motorola marka bir telefon seti bulmuşlardı.
Sonunda bildik bir markaya kavuştuk diye sevinçliydim! Koskoca Motorola, artistik ismiyle "Motorola Hand Set"!
Çalışmayacak değildi ya.
Evet, Motorola cihaz, tam bizim işimizi halledecek türden bir canavardı. Telefon takılacak belirgin bir deliği vardı, telefon çalınca bir tuşa basarak açabiliyordunuz vs. Daha ne isteyelim?
Aslında sadece küçücük birşeyi istememiz iyi olurmuş. Keşke bu alet internete çıkabilseydi!
Birkaç gün önceki kör-sağır ikilisine bugün üçüncü kardeşleri de katılmıştı: topal!
Zaten hikayenin diğer kahramanları, bizlerin de neremiz doğruydu ki?
Ancak internete çıkmaktan daha önemli bir sorunumuz vardı. Benim Wilke sultan için kullandığım altı pırasa, bu Motorola cihaz için işe yaramıyordu. Elimdeki pırasaların ayarlarıyla oynamam gerekiyordu ve elbette ki benim elimde hiç bir doküman yoktu bu konuda.
Ben burnumda soluya soluya bu pırasaların yeni gelen Motorola telefonuyla neden çalışmadığını deneme yanılma yöntemleriyle, saatlerce uğraşarak, sonunda çözdüm.
Daha doğrusu, çözmedim de, neden çalışmadığını buldum.
Bu Motorola modemi kullanmak için pırasaları farklı hızda sallamamız gerekiyormuş.
Ben bugüne kadar hep pırasaları saniyede 19.200 defa sallayarak çalıştırmıştım sistemi. Oysa bu güzeller güzeli Motorola telefon seti "hayır! Ben pırasaya pırasa demem, pırasa saniyede 57.600 kere sallanmıyorsa" diye mızmızlanıyordu.
"Ya arkadaşım ha 19.200 ha 57.600, zaten ne kadar sallarsan salla, dona düşmüyor mu son damla? Gel şuna bir orta yol bulalım" şeklinde pazarlıkvari yaklaşımlarım sonuç vermedi. Motorola, mavi köşede, Nuh diyor peygamber demiyordu.
Ama kırmızı köşedeki Wilke sultan da ondan aşağı kalmıyor, peygamber dese de Nuh demiyordu.
Bir köprüde karşılaşmıştı iki inatçı keçi.
Wilke sultan, "ben 57.600 kere sallanan pırasa ile çalışmam, ne bu canım midem bulanıyor" şeklinde itiraz ediyor, Motorola telefon seti ise "hıh! Eski kafalılar! Hangi devirde kaldınız, ben 19.200'lere düşecek handset miyim? Olmaz" diye mırın kırın ediyordu.
Ben bu iki kaprisli cihaz arasında kalmıştım. Motorola telefon setini aldığımız Setkom firmasını aramayı ve "bana ne bana ne, verdiğiniz cihaz 19.200'e inmem diye tutturdu, bu ne kapris bu ne pırasa turşusu" şeklinde itiraz etmeyi düşündüm.
Ve Setkom firmasını aradım da. Ama bugün 28 Ekim'di yarım gün tatildi. Ben gelirken çektiğim o trafik de işte bu tatilin ürünüydü yani. "Lanet olsun, bu adamlar devlet dairesi mi, ne yarım günü kardeşim" şeklindeki şikayetlerimiz sonucu pek değiştirmedi elbette. Ben o günü ve devlet dairelerinin mis gibi tatil yaptıkları 29 Ekim gününü internette motorola haberleşmesini bulabilmek için uğraşarak geçirdim. Ama nafile.
Bir motorola handsetini pırasaları 57.600 kere değil 19.200 kere sallayarak çalışmaya nasıl ikna edeceğimi bulamadım.
Tatilin bitmesini müt
Tatilin bitmesini müteakip, 30 Ekim Perşembe sabahı, kargalar malum besin maddelerini daha yeni yemişlerdi ki hemen Setkom'u aradım. Bu konunun uzmanı olan Mustafa beye, aktarıldığım dördüncü telefon sonunda ulaşabildim. Mustafa bey derdimle yakından ilgilendi, çok nazik bir adama benziyordu. Ben ona Motorola ve pırasaların sallanma hızıyla ilgili derdimi daha yeni anlatmaya başlamıştım ki,
"Biz Selçuk beye bir CD vermiştik, orada vardı bilgiler?" diye soranvari bir cevap aldım.
Böyle bir CD vardı da bizim neden haberimiz yoktu? Selçuk'la Taner'in iki gündür "nerede bu dokümanlar" diye kavga ettikleri CD bu muydu? Selçuk'ta madem böyle bir CD vardı neden bize söylemedi? Şeklinde uzayıp gidebilecek saçma soruları bir kenara bırakıp Mustafa beyi "haa o CD... evet evet... var da, dün bulamadık, Taner Bey de okuyamamış oradan... bir problem varmış" şeklinde kem kümler eşliğindeki bir takım sözcüklerle oyalayıp lafımı "en iyisi siz bana email ile gönderin" diye bitirdim.
Kısacası, şu Selçuk'un basitçe bize bahsetmeyi unuttuğu doküman yüzünden iki gündür boşu boşuna bekliyorduk. Hani aceleci bir insan değilimdir ve böyle bir projeyi de tatil gününde koşturarak bitirmeye çok meraklı değilim, ancak sonuçta bir kez ertelediğimiz ve halen de hiç bir şeyini tam olarak çalıştıramamış olduğumuz bir demoya yetişmeye çalışırken iki tam günü çöpe atmış olmak ağrıma gitmekteydi.
Mustafa beyin bana göndermiş olduğu email ilaç gibi geldi. Bu dokümanda bir Motorola'yla nasıl konuşulacağı, ona nasıl hitap edilmesi gerektiği, pırasaları sallama hızı konusunda da onu ikna edecek şekilde damardan muhabbetin nasıl konulacağı açıklanmaktaydı.
Örneğin Motorola handsetler rakı masasında çok gevşiyorlarmış, ikinci dubleden sonra bırakın 57.600'ü filan, 19.200 hatta 9.600'e bile he diyen Motorolalar oluyormuş. 4.800'e kadar düşenleri "orta malı oldu" diye başka sektörlere kaydırıyorlarmış.
Geyik bir yana, ben de elimdeki Motorola handsetin huyunu suyunu bu kitapçıktan öğrenerek kendisini 19.200'lük pırasalar ile çalışmaya ikna edebildim. Bu ikna süreci bir bilgisayar eşliğinde yürütülmekteydi. Yani Motorolayı bir PC'ye bağlıyorsunuz ve uygun dille, 19.200'lik pırasaları kabul etmeye ikna ediyorsunuz.
Ama marifet bir yemeği oluşturan parçaları ayrı ayrı pişirmek değil, bir araya getirdiğinizde de yenebilir bir hal almalarını sağlamak.
Sonuçta bizim yemeğimiz içinde de Motorola handset, yemeğe konacak soğan gibi bir şeydi. Tek başına soğanı pembeleşene kadar kavurmuştum, ama şimdi yemeğin içine atmam gerekiyordu.
Yani Wilke sultan ile birlikte çalıştırmalıydım onu.
Motorola, uygun pırasa ayarlarına getirilmişti, onu bilgisayardan çıkarıp Wİlke sultana bağladım.
Ama çalışmadı.
Wilke sultan bu yeni gelen arkadaşı beğenmemiş miydi?
Onun kaprislerine öyle alışmıştım ki yadırgamıyordum.
Motorolayı tekrar Wilke sultandan kopardım ve "nedir kardaş senin olayın?" diyerek bilgisayara bağladım. Sordum "sen nasıl pırasayla çalışırsın Motorola kardeş?"
Dedi, "57.600 ağam."
"Ne 57.600'ü be adam! Daha demin ben sana 19.200'lük pırasa ile çalışacaksın demedim mi?" diye bağırdım. Hani bu cihazı sağ olarak tutmak zorunda kalmasam elime geçen her türlü pırasa ile ayaklarına ayaklarına vuracağım falaka niyetine. Öylesine sinirlenmişim zaten dizi dizi aksiliklerle uğraşıyorum günlerdir.
Üstelik hiçbiri benim işim değil! Selçuk bana "bir cihazı programlayacaksın" demişti, "nasıl programlanacağını bilmediğimiz cihazları programlamayı keşfedeceksin" dememişti.
Motorola biraz sinmiş bir şekilde oturduğu iskemleden "ağam, sen bana 19.200'lük pırasa demiş olabilirsin, ama elektriğimi çıkarttığın anda ben unuturum, her seferinde aklıma ancak 57.600 gelir, kulun köpeğin olayım ağam bana birşey yapma, evde çoluk çocuk bekler" diye mırıldandı.
"Senin çoluğun çocuğun ne oluyor, basit bir handsetsin" diye hakaret etmeyi ihmal etmediysem de, durum sinirimi bozmuştu.
Bildiğim bütün ayar kaydetme numaralarını denedim. Tabii her deneme, biraz önce bahsettiğim kablo tak çıkar işlemlerini gerektiriyordu. Motorolayı PC'ye bağla, ayaları kaydet, kabloları çıkar, Wilke'ye bağla, dene, olmadı, Motorola'yı Wilke'den çıkar... Onu oradan çıkar buraya bağla, buradan çıkar şuraya bağla..
Çıkar..
Tak.. Bağla.. Sök.
Anneeee!
Artık parmaklarımın acımaya başladığı bir aşamada ümidi kestim. Bu ne kısmetti yahu...
Sonra "ulan" dedim kendi kendime (artık terbiye sınırlarını çoktan aşmış durumdaydım, geçen Cuma yapacağım demonun 6 gün sonrasında yeni bir çalışmayan alet vardı işte elimde) "Selçuk bana falanca iş için bir başka pırasa seti (yani GPRS modem) vermişti zamanında. O kabloyla bağlanıyordu.. Bir de onu denesem?"
Ne kaybederdim ki?
Ne kadar güzel düşünmüşüm! Adeta zil takıp oynanası bir durumdu ki bu cihaz, kendisine söylenen ayarları elektrik kesilince unutmuyordu! Bunu Motorola'ya bağladım. Denedim, ve işte; OLEY!
Çalışmıştı. Harikaydı...
Ama her oleyin bir karşılığı vardı bu projede.
Gözlerim duruma inanmak istemedi, ama işte bu cihazı Motorola'ya bağlamıştım ve herşey harika çalışıyordu. Telefonu çaldırmayı denedim, tamam. Yanıt veriyordu. Wilke sultan ile bir telefon görüşmesi bile yaptım. Sorunsuzdu. Artık Taner'in kablo yığınına ihtiyacımız kalmamıştı! İşte bu telefon setini kullanabilecektik!
Ama tek birşey eksikti... Internete çıkamıyordum! Ama olur muydu, yazık değil miydi. Herşey çalışıp da bir internet nasıl olmazdı. Teyzemin de şeyi olsaydı...
Bu arada Almanya ile yaptığımız yazışmalardan çok komik bir yanıt geliyordu. Wilke sultan, yeni bir cihazdı ve pırasaların farklı sallanma hızlarıyla çalışabiliyordu. 19.200, 38.400 ve 76.800 hızlarında gayet güzel çalışan Wilke sultanın tek bir kusuru vardı, o da 57.600 hızında çalışmıyordu.
Tesadüfe bakın ki bu 57.600 hızı, Motorola handsetinin çalışmayı bildiği tek hızdı! Diğerlerine "gecelik ilişki" muamelesi yapıyor ve anında unutuyordu meret!
Körler, sağırlar ve topalların yanına bu sefer de sanırım dilsizler eklenmişti. Tam bir özürlüler yazı dizisi mübarek. Bütün karakterler bir şeyi yapıyorlar, ama mutlaka başka bir şeyi yapamıyorlar. Hepsi bir araya gelmiş ve başlarında da ben varım. Bu her biri bir şeyi yapamayan cihazları bir araya getirip her şeyi yapan bir çözüm üreteceğim!
Yok, bu kesinlikle bir kabus. Uyanacağım ve Wilkesiz bir hayata yelken açacağım, bu konuda çok ümitliyim.
Ama madem bir kabusun içinde yolculuk etmekteyiz, mecburen, kabusa uygun hareket ediyoruz. Hala denemeler içindeyim. Çaresiz bir ümitle Setkom Mustafa beyi tekrar aradım. Bu yeni cihaz kombinasyonuyla yaptıklarımı anlattım ve sadece internete çıkamadığımı söyledim. Acaba benim bilmediğim bir komut seti mi vardı?
Mustafa bey, zavallı, o da bilemedi. Ben ise dokümanlarda gördüğüm komutlarla ilgili bütün kombinasyonları denemiştim ve kafayı sıyırmak üzereydim. Bu sıyırma aşaması yüzünden hiç tanımadığım Mustafa Bey'le gayet yavşak biçimde konuşuyordum. Yazık o da beni adam sandığından olsa gerek sistemin çalışmadığına çok üzülmüştü. Motorola seti için kendi kullandıkları yazılımı göndermeyi teklif etti. En azından o yazılım hangi ayarı nasıl yapmış bir bakabilirdim ve hani olmaz ya, belki de işime yarardı.
Ama dosya büyüktü, 8 MB gibi birşeydi. Maille gönderecekti, bu internet yavaşlığı ile ben de herhalde akşama doğru alırdım o maili.
Ama azmetmiştik bir kez, mermer .. pardon Wilke.. ve ben. Delecektim onu.
Mustafa beyciğimin gönderdiği dosyayı beklerken ben bıkmadan usanmadan bildiğim her türlü komutla denemeler yapmaktaydım.
Ama "deneme yapmak" ifadesi burada dile getirildiği kadar kolay bir şey değildi ve biraz önce tasvir etmiş olduğum gibi, her seferinde bir yerlerden bir takım kablolar çıkarılıyor, başka tarafa takılıyor, oradan kartlar sökülüp başka yerlere takılıyor, olmayınca tekrar eski yerlerine takılıyor... Sökülüyor. Takılıyor...
Hani yüksek ateşle kavrulurken bir rüyaya sardırırsınız ve ondan kurtulmak istedikçe habire aynı rüyayı görürsünüz ve içinizi sıkıntı kaplar ya. Tam o pozisyondaydım işte. Ateşim yükseliyordu herhalde ki ben de bu kabusta sürekli aynı şeyleri görmeye başlamıştım.
Ama artık uyansam iyi olacaktı, çok feci şekilde sıkılmaya başlamıştım çünkü.
Ben bu denemelerle cebelleşirken bir yandan Taner ve Selçuk arar sorar, nasıl gidiyor, bitirebilecek miyiz, hallolacak mı filan diye ama benim dellenir halimden korkar, birşey diyemezler.
Ben bir yandan 8MB'lık maili beklerken diğer yandan artık iyice zıvanadan çıkmış vaziyette Turkcell'i ararım. Turkcell'in teknik desteği benim sorduğum haberleşme protokolü ile ilgili konuları nereden bilsin? Oradan oraya, oradan oraya aktarılırım ama elbette bir allahın kuluna rastlayamam şu pırasa sallama işini bilen.
Küçüklükten beri pırasa yemeğini sevmezdim zaten. Artık hiç yemeyeceğim!
Ve sonunda mutlu son! Akşama doğru 8MB'lık mail gelir.
Akşama doğru gelen 8MB'lık mailin boş olduğunu gören gözlerim elbette faltaşı gibi açılır. Boş maili almak için bir sistemin bu kadar saat uğraşmış olması hiç de olası gelmediğinden herhalde server sapıttı diyerek tekrar Mustafacığımı ararım. O artık ağlamaklıdır. "Ne yapayım? İsterseniz gelip omuzlarınıza masaj yapayım" diyecek gibidir.
Ben ona bir ftp adresi veririm. Oraya atsın dosyayı, o çabuk atıyor, ben de yine 1-2 saatte alırım elbet...
Mustafacığım atar dosyayı, ben de geri alırım.
Bir kurulum programı göndermiştir bana sevgili Mustafa. Programı çalıştırdığımda "yeni versiyonlara bakacağım" der. Eh iyi baksın, bana ne kardeşim.
Program internet üzerinden yeni versiyonlarını indirir. Next.. Next... Next...
Ve sonra program kilitlenir.
Ama oldu mu şimdi güzel program kardeşim? Ben seni saatlerdir bekliyorum ve kablo tak çıkardan parmaklarım nasır tutmuş vaziyette. Son ümitle seni kuruyoruz, sen de kilitleniyorsun.
Sen de mi Brütüs yani?
Bende artık salak bir ümitlilik hali vasıl olmuş, herhalde tıklarken bir hata yaptım diyerek programı bir kez daha çalıştırırım, bu sefer çalıştırır çalıştırmaz kilitlenir.
Gücendi herhalde bana.
Mustafa bey, ben onu aramadan beni arar, durum nedir diye merak etmiştir. "Bir sorun var" derim.
Başka bir bilgisayara geçerim, onda da durum farklı değildir. Son ümit olarak binbir emekle ulaştığım kurulum programı, bırakın benim derdimi çözmeyi, kendisi ayakta duracak durumda değil.
Kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş. Aptal setup programı, sen beni bırak kendini çalıştır önce! Hıh!
Çalışsa şaşardım zaten. Yemişim bu yeni programı da. Bu iş olmuyor, Motorola'dan vazgeçicez belli ki diye Selçuk'u ararım. Farkındaysanız hikayenin bu aşamasında artık dilbigisi kuralları tamamen ayaklar altına alınmıştır, çünkü cinler tepede cirit atmaktadır.
Ben Selçuk'a "Taner öbür karta birşeyler yapsın çözsün halletsin abi ben yapamıyorum." diye şarlarım.
Selçuk'un "ama olur mu, hallederdik, ne güzel, Motorola..." filan gibi sözlerine artık nasıl bir gözü dönmüş yanıt vermişsem, susar ve üstelemez.
Ben bu ümitsizlikte eve gidiyorum, yatıp uyuyacağım ve zihnimden Wilke konusunu tamamen atacağım. Kimse üstüme gelmesin, işte hendek işte mermer, ya delersin ya da bilmem.
Ama malum bir kabusun içindeyiz ve kabusun kahramanı öyle sırtını dönüp de olaydan uzaklaşamaz! Artık seyirciyi sinir edecek denli kendisini kaptırmıştır olaya. Hala "ya şunu da deneseydim" diye kendi kendine konuşmaktadır.
Ben de bu yüzden, yani kendi kabusumun kahramanı olduğum için Cuma sabahı sahurun ardından doğrudan şirkete gittim. Hadi Motorola'yı Wilke sultan ile çalıştıramadık, en azından bir telefon çaldırma ve cevap verme işini halletsem, belki bir faydası dokunur diyorum.
Artık bir önceki gece yıkanmış olduğumdan mıdır, yoksa kabusumun yazarları bana biraz nefes aldırmak istediklerinden midir bilmem, bu sabah her şey pek bir yolunda gidiyor. Hatta öyle inanılmaz şeyler oluyor ki, ben bu Motorola cihazını uzaktan arayıp telefon görüşmesi yapmayı bile beceriyorum. Bazı eksiklikler var, ama bir şekilde bu haliyle bile demoyu atlatabiliriz. Benim ilk günlerdeki uydurduğum resetleme çözümü baki, onu mecburen yapacağız...
Halledeceğiz elbet.
Bugün her şey çok güzel, kuşlar cıvıldıyor, ağaçlar çiçek açmış, hayat ne güzel ne hoş, hadi ben de durmayayım kırlara koşayım havasındayım...
Hazır her şey bu kadar güzelken, ben şu Motorola için çalıştırmayı başardığım sistemi bir önceki Ericsson cihaz için de deneyeyim diye tam gaz azıya almış haldeyim.
Fakat Wilke sultan bu, şımarmaya karşı asla tahammülü yok! Adamı yer maazallah. Öyle bir dişli hatun.
Sen misin yaşadığı kabusla dalga geçen? Sistemin çalıştı mı kardeşim? Bırak git, olay yerinden uzaklaş. Hiç bir şeye dokunma. Öyle kalsın, değil mi? Ne gerek var şimdi aynı şeyi Ericsson için filan deneyeceksin.
Belanı mı arıyorsun?
Evet! Arıyorum! Ben belamı arıyorum! Kabus benim değil mi arkadaşım? Kabusu mutlu sonla bitirecek halimiz yok ya? Deneyeceğim. Yaptığım, çalıştırdığım sistemi Ericsson için deneyeceğim.
Hatta Ericsson da çalışırsa Nokia, Siemens, Sony, bildiğiniz her türlü marka ile de deneyeceğim.
Çünkü deliyim. Bana her gün bayram.
Neyse, Ericsson ile deneme yapmam için önce Motorola'dan şu anten bağlantısını sökmem lazım aletin üzerinden, ki öbür tarafa takayım.
Çekiyorum çekiyorum olmuyor, ya bu çok kolay takılıyordu, daha geçen sefer takmıştım ben.
Biraz daha çekiyorum, biraz daha...
Ve antenin bağlantı noktasındaki pini kırıyorum!
O kadar da iyi yıkanamamışım sanırım, keşke ayaklarımı bir kez daha sabunlasaydım...
Evet... Bir cihaz kırmak eksik kalmıştı. Ben onu da becerdim.
Kabusum eper iyi reyting alabilir diye düşünmekteyim.
Saat 07:30, tam birşeyler çözmek üzereydim yahu. Aman allahım... Tabii klasik biçimde kablonun orasını burasını çekiştirip bir araya getirmeye çalışıyorum ama nafile. Kırdık pini iyi mi. İnşallah Taner bunu tamir etmeyi de becerir.
Sabah kös kös gidiyorum tabii Taner'e, neyse ki önemli birşey değilmiş, pin antenin içinde kalmış. Tamir ediyor, son duruma bakıyoruz, artık yapabilecek birşey yok, denedik denedik bu kadar oldu, benden paso, bu haliyle yapacağız demoyu, resmen "idare edeceğiz" yani.
Taner'i bu alete bir mikrofon ve hoparlör yapmak üzere yalnız bırakıyorum ve ben şirkete dönüyorum.
Bunun üzerine Selçuk bana geliyor, benim internete çıkaramadığım Motorola'yı kendi bilgisayarına takarak bal gibi çıkıyor internete.
Ne yapabilirim? Wilke sultan ile çıkmıyor işte. Selçuk tabii ki "olur mu canım onunla da çıkar" filan bir şeyler diyor, ama onunla konuşacak takatim yok benim... Evet söylediği mantıklı, ancak bu hikaye çok önceden mantık sınırlarını aşmış bir durumda. Şimdi gökten başıma iki tane Wilke cihazı düşse şaşırmam.
Öyle bir noktaya gelmişim ki, elimde bir adet eski püskü Wilke cihazı var. Hani şu ilk günlerde, deneme yapmam için bana verilmiş olan. Üzerinde ve pırasalar var, ne de cevizler. Yani sadece programlama yapılabiliyor, başka bir işe yaramıyor. Ama bu eski püskü cihaz benim laptopumla sorunsuz çalışıyor.
Sonra ikinci bir Wilke cihazı, ki ben ona "Wilke sultan" diye sesleniyorum, nazlı mı nazlı, kaprisli mi kaprisli. Onda pırasa da var ceviz de. Ama haspam, benim laptopumu beğenmiyor, onunla çalıştıramıyorum.
Sevinç içinde bulduğumuz Motorola handset, bildiğiniz gibi kendi başına gayet güzel çalışıyor, ama onu pırasanın sallanma hızı konusunda ikna edemiyoruz.
O Motorolanın içindeki aletlerden bir tanesi telefon görüşmesi yapabiliyor ama internete çıkamıyor, diğeri internete çıkıyor, ama SIM kartı takılamıyor.
Sonuç olarak masamdaki 7-8 parça aletin her biri bir başkasıyla problem çıkarıyor. Onunla o çalışıyor ama bununla çalışmazken bu da şununla çalışıyor ama onunla çalışmıyor.
İşin içinden çıkabilirsen ne ala.
Ben artık bu işe bugün bakmamak niyetindeyim. Şeytan görsün bu Wilke'nin yüzünü, ben gece internete gireceğim ve Starcraft oynayacağım. Öf ya. Kaçırırsak da kaçıralım artık projeyi. Ben keçileri kaçırsam daha mı iyi olacak?
Ve işi gücü bırakıyorum sahiden, uzanıp yatıyorum sere serpe, umrumda mı dünya. Sahiden de o gece bilgisayar oyunu oynuyorum, sonra da yatağıma yatıp horul horul uyuyorum!
Cumartesi sabah 10 gibi şirkete geliyorum. Yarım gün kadar Wilkesiz geçirdim ve sahiden biraz sakinlemiş gibiyim. Şimdi en azından aletin sağını solunu yemek istemiyorum. Yine de kendisine pek sevgiyle baktığım söylenemez.
Wilke sultan ve saz arkadaşlarını masanın üstüne yayıyorum, kablolarımı takıyorum, son olarak da adaptörü takıyorum. Biraz uğraşalım bakalım, bu aletle birşeyler daha yapabilecek miyiz.
Daha geçen gün en azından yarım yamalak çalışır halde bıraktığım cihazı prize takıyorum.
Takıyorum ama çalışmıyor alet. Ara sıra böyle temassızlıklar yapıyordu, biliyorum. Biraz itip kakıyorum, yine çalışmıyor. Çekiyorum, çeviriyorum. Yok. Abi inanmıyorum ya, alet mi yandı şimdi. Tabii, böyle bağırsakları dışarıda habire yolculuk ediyoruz aletle, birşeyleri koptu elbet. Elektrik geliyor mu acaba?..
Nereden bileyim?
Oy anam.
Şirkette ölçüm yapacak birşeyim yok ki, acaba dilimi değdirsem şuraya anlaşılır mı... Bir de çarpılıp ölmeyeyim bok yoluna? Ama adaptör bozulmuş olamaz ki, en sağlam cihazımız o, hiçbir kablosu dışarıda değil...
Selçuk'u arıyorum, birşeyler yapabilir mi diye. O da çıkmak üzereymiş, ben sana uğrarım diyor. Bir saat kadar sonra Selçuk geliyor, birşeyler deniyor. Kontrol kalemi bile yok şirkette. Şuradaki rölenin iki ucuna makasla değerek birşeyler yapmaya çalışıyor ama becermek mümkün değil. Ben bu aleti alıp bir televizyon tamircisi filan bulmam lazım şimdi. Çünkü Tanerler de kapalı öğleden sonra.
İşe bak ya, birkaç onbin dolarlık projenin demosu için cihazı tamir etmek üzere Kazasker'de televizyon tamircisi arayacağım.
Kaderde varsa bozulmak neye yarar üzülmek. Evet.
Arıyorum da. Ama bizim sokaklarda hiç elektronikçi yok, bir kaç tamirci var ama onlar daha aleti kutudan çıkarmaya başlarken korkuyorlar. Bir tane elektronikçi var o da tahmin edebileceğimiz gibi, kapalı. Bir yere gitmiş. Kapısında oturup bekliyorum, geleceği yok. Diğer sokakları gezmeye başlıyorum, neyse ki sonunda 4. paralel caddede buluyorum bir tamirci çocuk.
Bakıyor. Adaptör bozulmuş. Yahu nasıl bozuldu bu, o kadar pamuk ipliğine bağlı alet varken elimizdeki tek orjinal, kapalı cihaz bozuldu. Neyse, diğer çalışan adaptörün soketini buna takmasını istiyorum. Eli hayli yavaş, ama sonuçta yarım saate kadar bitiriyor. Borcum ne diye soruyorum "1.5-2 milyon ver yeter abi diyor." Çocuk benim canımı kurtarmış 1.5 milyon mu vereceğim, 5-6 bişeyler verip çıkıyorum mutlu mutlu. Ama akşam evde misafir var ve ben bu gece bu aletle uğraşmayacağım. Yarın bakarım.
Pazar gündüz evden çıkasım gelmiyor, akşam yine tası tarağı toplayıp geliyorum şirkete. Bir saat kadar çalışıyorum. Yine birşeyin hallolduğu yok ama denemeler yapıyorum, programları anlamaya çalışıyorum. Olacak. Ümitliyim.
Tam bir keriz avuntusu hali içindeyim kısaca. Ne olacak be? Ne oldu ki bugüne kadar? Bu projeyle ilgili neyi halletin ki bundan sonra hallolacak?
Ve birinci saatin sonunda bir resetleme sırasında Wilke sultanın tüm ışıkları sönüyor.
Houston we have a problem yani.
İnsan, artık olamaz sanıyor. Fakat heyhat, bal gibi de oluyor. Bu sefer biliyorum ya, adaptörün ucuna dilimle dokunuyorum. Acı gerçek. Dilimde bir ekşime var. Bu sefer adaptör bozulmamış. Yani?
Yani kartı yaktık sanırım. Wilke sultan sizlere ömür.
Hayırlı uğurlu olsun.
Bir noktadan sonra insanda cıvatalar oynar ya. Çok sakin bir biçimde eletrikten çekiyorum fişi ve kalkıp eve geliyorum. Hiç bir şey düşünecek değilim. Yaktık kartı, yarın Taner'lerde rahmetli Wilke sultanın helvasını yeriz. Afiyet olur.
Pazartesi sabahı şirketten malları topluyorum ve Taner'e gidiyorum. O da biraz geç gelecekmiş. İyi. Boş boş oturup bekliyorum, ne yapabilirim, sadece bu arada, belki geceden sabaha alet kendini toparlamıştır diye çalıştırma denemesi yapmayı ihmal etmiyorum.
İnsan bilgisayarcı olunca mucizelere daha kolay inanır demiştim değil mi sizlere? Ne var yani, pazar günü yanan bir cihaz bal gibi pazartesi sabahı çalışabilir. Siz hiç mi dirilen insan görmediniz sanki.
Birkaç kez deniyorum.
Yok, çalışmıyor. Taner gelsin.
Taner geldiğinde acı gerçeği söylüyorum kendisine. Zaten bütün hafta sonu aramızda bir talihsiz bedevi esprisi cereyan ettiğinden pek şaşırmıyor. O da "bir deneyeyim" diyor, takıyor alete, power düğmesini itiyor ve alet tıpış tıpış çalışıyor!
Bir bilgisayarcı için dirilen insan görmek hiç de şaşırtıcı değil!
Aman abi, hiç sorgulamayalım daha önce niye çalışmadı diye. Şşşşş. Biz işimize bakalım.
Öylesine umarsızca kapıyorum ki konuyu ve sahiden de dönüp arkama bakmıyorum bile, bu cihaza pazar günü ne oldu da bugün sabah da çalışmıyordu üstelik ve şimdi çalışıyor?
Bana ne!
Bana ne... Devam et...
Bizden demo bekleyen firma halen ümitle Taner'i arıyor. Taner, bilmem kaç kez oyaladığı adamları mükemmel vücut çalımlarıyla bir sağa bir sola yatırıyor. Adamlara aktardığımız kadarıyla biz işi çoktan bitirmiş durumdayız, herşey çalışır halde, ancak ufak tefek yerlerini toparlamamız gerekiyor, onun için biraz gecikmişiz.
Cihaz çalışıyor mu? Hiç çalışmaz olur mu! Tıkır tıkır çalışıyor, biz bütün testleri yaptık, ama ahizeyi koyacak kutu yapılıyor, işte o yüzden birkaç gün daha bekleteceğiz sizi..
Bu arada belli ki ekip içinde de gizliden gizliye birbirimizi yemeye başlamışık ki hadi ben programı yapamadım, ama Taner de bu aletle çalışacak bir hoparlör takamadı bir türlü diye için için sinirlenmekteyim. Hoparlör monoblok muymuş neymiş, anfi takmak için de 220volt lazımmış, aracın içinde 220 voltu nereden bulacakmışız. O monobloğu bilmemne bloğa çevirebilirse yapacakmış.
Bütün bunlardan bana ne? Bana program yaz dediniz yazdık. Hadi kabul, bazı yerleri uyduruk çalışıyor ama çalışıyor işte sonuçta ite kaka. Ben sana bu bilgiyi nereden bulacağım, rüzgar esti yağmur yağdı dedim mi? Demedim. Yaptım. Sen bana hikaye anlatıyorsun be Taner. Yok 220 voltmuş, araçta 220 yokmuş.
Ne yapayım? Bunca gündür aklın neredeydi?
Öfff.
Sözde yarın, Salı günü demo yapacağız, onlar da Perşembe günü esas müşterilerine demo yapacaklar. İyi de, ben öyle bir program yaptım ki, ancak biz tuşlara basarsak ve kontrolümüz altındayken düzgün çalışıyor. Oysa onlar "cihazı hazırladınız, bize bırakın biz müşteriye götürüp göstereceğiz" diyor.
Ne halt edeceğiz şimdi? Benim bu resetleme konusunu illa halletmem lazım. Ne güzel kurtulduğumu sanıyordum... Taner ise firmaya artık "biz bu işi yapamıyoruz" diyecek durumda değil, çünkü hem konu 1.5 ay kadar bir süredir sallanmış vaziyette, hem de daha kötüsü, geçen haftadan beri iş "abi bitirdik, kutusunu toparlıyoruz" aşamasında aktarılıyor onlara. Şimdi "yok, biz aslında bitirmemişiz" de diyemiyoruz.
Ben bir haftadır resetleme gibi önemli bir konu dururken bir yığın başka çalışmayacak şeyle uğraşmış olduğum için feci baymış vaziyetteyim. Ama ne yapabilirim? Bu noktaya geldikten sonra işten vazgeçmek de enayiliğin daniskası olacak. Yoksa zararın neresinden dönülse kar mıdır? Biz zararın neresindeyiz şu anda??? Karadenizli gibi Amerika kıyılarına kadar yüzdükten sonra "yok ben vazgeçtim geri döneceğim" diyor olmayalım?
Amerika nerede? Görünüyor mu? Bilmiyorum...
Bu arada, farklı şeyler denemekten bıkmamış olmalıyız ki, bu sefer de elimizde, üzerinde GM47 yazan bir başka cihazı denemek istiyoruz. Çünkü bu aletin dokümantasyonu var Taner'in elinde ve neresine ne bağlarsa telefon hattının açılacağı filan yazıyor o dokümanda. Ayrıca buna bir telefon ahizesi takabilmesi de daha olası. Malum şu anki çözümümüz bağırsakları sarkan mikrofon ve hoparlör ikilisi ile stand up gösterisi kıvamında. Üstelik halen çalışmıyor da.
İyi de benim derdim beni yeterince germiş zaten, yahu şimdi bir de başka modemle mi deneme yapacağım...
Bu kadar negatif elektrikten olsa gerek, bu GM47 kartı bir türlü çalışmıyor Wilke sultan üzerinde. Hiç. Ne internete çıkıyor, ne telefon çalışıyor. Oysa bunun dokümanlarında bir yığın komut hazır, bizim onları kullanmamızı bekliyor ne güzel.
Ama çalışmıyor işte.
Artık biraz akıllanmış olduğum için bu yeni kahramanımız GM47'yi doğrudan bir bilgisayara bağlıyorum.Hiç haberleşme yok. Yahu bu alet acaba geçen günkü denemeler sırasında yandı mı? Çünkü Tanerler orasına burasına birşeyler bağlayıp hoparlörden ses çıkartmaya çalışmışlardı.
Bütün pırasa sallama seçeneklerini ve ayarlarını deniyorum. Of ne çok seçenek var, dene dene bitmiyor.
Ve sonunda 115.200'de GM47 bana birşeyler söylemeye başlıyor. Ne dediğini anlamıyorum, ama umrumda değil. İşte konuşuyor benimle! Demek hayatta! Evrende yalnız değiliz! Uzaylılardan mesaj almış gibi seviniyorum! Kaç saattir konuşsun diye uğraşıyorduk, işte sonunda bu hızda konuştu.
Hiç olmazsa şu PC üzerinden cihazla konuşayım diyorum, ama bir terslik var... Halit Kıvanç'ın hikayesi gibi, hani küçük Halit konuşmuyormuş, konuşsun diye kanarya suyu içirmişler, o gün bugündür artık susturamıyorlarmış kendisini. Bizim de konuşsun diye o kadar uğraştığımız GM47 (r2d2 gibi birşey işte), bu sefer de hiç susmuyor. Bana sürekli bir takım sayılar gönderiyor. Evrenin sırrını söylüyor olabilir, ama anlamak mümkün değil. Üstelik gönderdiği sayılar bitmek tükenmek bilmiyor.... Sürekli bilgi geliyor aletten, ben araya girip "gak" bile diyemiyorum ki. Cihaz beni karşısına almış, monolog halinde. Sustu sustu, 115.200'ü görünce patladı mübarek. Ben kendisiyle iletişim kurmaya çalışıyorum, ama o kendi başına konuşuyor, beni kaale aldığı yok.
R2D2'yu... pardon GM47'yi aldığımız firmayı arıyoruz, ama teknik arkadaş konuya Fransız. Hatta Fransa'nın köylerinden. Daha ilk iki cümlede benim ne dediğimi anlamadığını, herhangi bir şekilde de yardımcı olamayacağını anlıyorum. Boşuna cebelleşmeye gerek yok. Pazartesi gününün ortasına gelmişiz ve benim yeni bir çalışmayan alternatifle uğraşmaya hiç niyetim yok doğrusu.
Üstelik şu anki bütün uğraşımız bu GM47 arkadaşı bir PC ile çalıştırmaya yönelik. Hadi bunu başardık diyelim, daha bunu Wilke sultanın huzuruna çıkarmak var, pırasaları ikisinin birden anlayacağı dilden sallamak var.
Ölme eşeğim ölme.
Peki neden uğraşıyorsun o zaman diyeceksiniz.
Kafası kesilmiş tavuk gibi sağa sola koşturuyoruz da ondan. Müşteriye rezil olma sınırlarını çoktan geçmişiz, rüsva haldeyiz. Bir sonraki adımda ne olacak merak içindeyiz.
"Bu GM47'yi de nereden çıkardınız, çıkarın hikayeden, çıkarın bunu benim kabusumdan, ben eski kahramanlarımla yeterince kabus dolu ilişkiler içindeyim" diye haykırarak tekrar kendi cihazlarımıza dönüyorum.
Ancak bu sefer, nereden aklıma estiyse, aslında ilk günden yapmam gereken bir şeyi yapıyorum ve test için Wilke sultanı almış olduğumuz firmayı arıyorum. Orada Cem bey, konuya benim beklediğimden çok çok daha fazla hakim. Bu resetleme sorunundan bahsediyorum ona. Ne dese beğenirsiniz? Sahiden de Wilke sultanın böyle bir problemi varmış. Sultan meğer, başarısız bir internet denemesinden sonra bloke kalıyormuş.
Doğuştan bir rahatsızlık yani.
Yani bu cihaz sahiden de benim "uyduruk" çözümüm ile çalışabiliyormuş ancak!!!
Eeee? Napıcaz?
Cem bey bana ilginç bir şey anlatıyor. Wilke sultanın bu bloke kalma sorunun gidermenin bir yolu varmış. Küçük bir ameliyat yapılması gerekiyormuş.
- Nee! Ameliyat mı?
- Evet, küçük bir operasyon.
- Nedir? Biz yapabilir miyiz? Wilke'nin masada kalma riski nedir?
- Yapabilirsiniz. Wilke sultanın kaburgalarında tıp dilinde "output" diye adlandırılan 6 adet sinir ucu var.
- Eee?
- İşte o sinir uçlarından 3 numaralı olan uç ile elinizdeki cevizlerin 13 numaralı olanını birbirine bağlayacaksınız.
- Nasıl bağlayacağım?
- Kablo ile.
- Kablo?
- Evet. O kadar.
İşte bu noktada, bu cihazla daha önce programlama yapmış olan Mobileradan Fatih kardeşimizin kulaklarını biraz olsun çınlatıyorum. Bana Wilke sultan ile nasıl yemek yaptığını gayet güzel anlatmış, ancak bu "küçük operasyon"dan bahsetmeyi unutmuştu!
Ben sabah uyandığımda nasıl bir kahin dışkısı yemiş olmalıyım ki böyle bir operasyon yapmam gerektiğini tahmin edebileyim???
Neyse, Cem beyin açıklamalarını uyguluyoruz, tabii bu süreç hayli uzun sürüyor. BU arada o da bana, denemem için bu işleri yapmış olduğu bir program örneği gönderiyor.
Operasyonu yapıyoruz, öyle, böyle deniyoruz ama bu resetleme işini beceremiyoruz.
Yapamıyorum işte. Pes! Bunu da denedik, bu da olmadı. Olmuyor.
Yapabileceğim tek şey aleti alıp Cem Bey'e gitmek. Ama dışarı çıkmak üzereymiş, yarın, yani Salı sabahı için sözleşiyoruz. Taner, demoyu bekleyen firmadan aradıklarında nasıl atlatacak onları düşünedursun, zaten ben Cem beye gidince işler hallolacak mı sanki? O da meçhul. Belki kartın bir yeri bozuk, belki bizim hazırladığımız parçalardan biri sorunlu. Yazılım derdi değil gibi, çünkü bana söylediklerini yaptım, yemiyor.
Taner demoyu salı sabahı yapacağımızı söylüyor müşteriye!
Salı sabahı, yani ilk demo tarihinin 10 gün kadar sonrasında gecikmeli olarak artık demoyu yapmak üzere kesinlikle geleceğimizi söylediğimiz saatlerde ben Cem beye gidiyorum. Sağolsun, çok ilgili, kendi hazırladığı programı bir denemek istiyor. Bir saat kadarlık bir yazılım adaptasyonu sonrasında bana örneğini gönderdiği program, işte bal gibi de çalışıyor.
Harbi rezillik. Bu alet çalışmıyor diye gelmişim ve hata yazılımdan çıkıyor. Adamı boşuna uğraştırmak buna denir işte. Herhalde "kim bu armut yazılımcı" demiştir içinden.
Oysa yazdığı program, benim yazdığımla aynı, hiçbir farklı komut da yok. Ama şimdi benim hatam nerede, ne yapınca bu lanet resetleme muhabbeti düzeldi, uğraşacak değilim. Kendi programımı yedekliyorum, onun yaptığını kaydedip Taner'e dönüyorum.
Bu sefer haberler iyi. Artık elimizdeki bu Wilke internete bağlanıyor, ekrana mesaj gönderiyor, sonra çaldığında bir tuşa bastığımızda hattı kapatıp telefon görüşmesini açıyor, sonra tekrar internete bağlanabiliyor. Bağlantı kopunca tekrar deneyebiliyor.
Taner de bu noktaya geldikten sonra artık hoparlör monoblokmuş cartmış curtmuş dert etmiyor, bir şekilde yapacak buna takılacak hoparlör ve mikrofonu...
Ben, eski programı kaybetmeden, Cem beyden aldığım yazılımı bizim programa uyarlıyorum, ve akşama doğru artık bu iş çalışır hale geliyor gerçekten. Artık Taner buna bir kutu yapacak, ve Perşembe günü demoya gideceğiz. Bu kaçıncı erteleme oldu, gerçekten bilmiyorum, ama nasıl becermişse Taner salı günkü demoyu perşembeye almayı başarmış. Ben artık bir satır program yazmak bile istemiyorum, ama yine de bazı ufak tefek ayrıntılar var, mesela tam internete çıkmaya çalışırken telefon çalarsa bir türlü açamıyorum hattı, ya da bağlantı sırasında hata yersem yine bir kilitlenme yaşıyorum. Hoş bunları demoda atlatırız atlatmasına, ama yine de biraz uğraşıp düzeltmeye çalışacağım.
Çarşamba günü sabahtan yine Taner'e gidip akşam 4'e kadar bu aksaklıklar ile uğraşıyorum, o da cihaza bir kutu yapmakla cebelleşiyor. Mutlu sona çok yaklaştık. Ben epey birşey hallediyorum ve Perşembe sabahı çok erkenden görüşmek üzere ayrılıyoruz.
Perşembe sabahı geldiğimde tek bir aksilik kalmış durumda, yazılımda son rötuşları yapıyorum, ama Taner alete takılacak bir mikrofon ayarlayamamış. Sabah firmadan haklı telefon trafiği gelmeye başlıyor, nerede olduğumuzu soruyorlar. Taner bir yandan kutunun sağını solunu deliyor, kabloları oradan geçiriyor, arada tabii birşeyler kopuyor, küfürler, bağrışmalar, kan gövdeyi götürüyor. Saat 10:00 gibi kutu ile işimiz bitmiş, ama cihaza takılacak bir ahize bulmalıyız. Şirketindeki telefonlardan birini söküp ahizesini bizim sisteme takıyoruz, arıyorum, program, biraz yavaş da olsa, hattı açıyor ama konuşamıyoruz, bu ahizeden benim sesim geliyor ama onun sesi gelmiyor bana. Başka ahizeyle deniyoruz, yok. Bu arada, herhalde bu proje testi için yaptığımız telefon görüşmesi faturası da benim için rekor olacak...
Saat 10.30, biz konuşmak için birşey takamamış durumdayız. Taner ortalıkta dört dönüyor, artık rezilliğin haddi hesabı yok. Bu iş böyle son dakikaya bırakılır mı, anlamış değilim, ama şimdi bu konuda en ufak birşey söylesem ahizenin kafamda kırılmasını da göze almış olacağım belli ki!
En sonunda Taner bu ahizenin mikrofonunun 1MegaOhm olduğunu, bize 600ohmluk mikrofon gerektiğini keşfediyor. Ortalığın altı üstüne geldikten sonra ve etraftaki tüm elemanlar bir ton fırça yedikten sonra böyle bir mikrofon bulunuyor. Ama nal gibi büyük mikrofon, bunun ahize içine sığması olacak şey değil.
Ahize açılıyor, koca mikrofon onun içine konuluyor ve yarısı açıkta kalacak şekilde, koli bandı ile kapatılıyor.
Yanlış duymadınız, bağırsakları içinden sarkan bir cihazı koli bandı ile sarmalayıp "işte bu bizim demo ürünümüz" diye müşteriye gitmekteyiz.
11:00'de orada olacaktık, saat 10:45 ve bizim elimizde şu anda son derece gayri ciddi bir demo seti var!!!
Neyse, sonuç olarak demoya gidiyoruz. Ama 11'dekine geç kaldığımız için Genel Müdür yardımcısı bizi beklemekten vazgeçmiş, biz de orada zaten bizim adamımız sayılan Adem'e demoyu yapıyoruz. Adem öncelikle bu koli bandıyla kapatılmış ahizeyi görünce yıkılıyor. "Ben bununla müşteriye nasıl giderim, bir buçuk ayda bunu mu yaptınız yapa yapa?" diye haklı bir soru soruyor ama yapacak birşey yok şu anda. Al tepe tepe kullan, ister ağzına tut, ister başka yerine.
Diyemiyoruz tabii.
Bir minibüste denememizi yapıyoruz, her şey tamam, uzaktaki bir bilgisayardan bilgi gönderip minibüsün motorunu durduruyoruz, arama yapıyoruz, telefon çalmıyor tabii ama konuşma yapılıyor, olsun.
Ve böylece yılan hikayesi demomuzu gerçekleştirmiş oluyoruz. Bu ahize rezilliğinden kurtulmak için işin nihai müşteri ayağı pazartesiye erteleniyor. Taner o güne kadar mikrofon hoparlör konusunu, artık ne yapıp edip, çözecek.
Ben c.tesi sabahı gelip aleti alıyorum, hoparlörü yapmış gibi, ben de birkaç şey daha deneyeceğim, son düzeltmelerimi yapacağım, p.tesi sabahı çok erkenden geleceğim.
P.tesi sabahı geliyorum, Taner'in hazırladığı hoparlörü cihaza takıyoruz, oh çok güzel, telefonla arıyorum, çaldığını duyuyoruz, ama hat açıldığı anda müthiş bir yankılanma ve ıslık sesi çıkıyor.
Bunun çözümü için yaklaşık 15 test görüşmesi ve 3 saat gerekiyor. Ama bu da halloluyor. Biraz zor da olsa, herşey halloluyor işte hayatta demek ki...
Müşteriden bugün de randevu alınamadı ama. Cihazı o şekilde, çalışır vaziyette, kimse dokunmasın diye uzak bir köşeye koyuyoruz.
Hikayemiz, esas demo günü için çağrı beklemek üzere böylece sona eriyor.
Başıma gelen tüm bu aksilikleri nasıl yorumlayacağımı bilemiyorum. Ancak çok iyi bildiğim bir gerçek var ki, bu projeden sonra artık eski Türk filmlerini çok başka bir gözle izliyorum!
4 Şubat 2007
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder