Her olay kendi gerçekliği içinde değerlendirilmelidir.
Golcü kaleciyle karşı karşıya kalmıştır, düzgün vursa takımı dünya şampiyonu olacaktır, ama öyle kötü bir şut atar ki top neredeyse taça çıkar.
Bu futbolcu antrenmanlar sırasında yüzlerce kez böyle şut atmış ve hepsinde de gol yapmıştır. Yine gol yapmasını beklersiniz. Ama bu sefer kulağının dibinde uğultu halinde bağıran 40-50 bin seyirci vardır. "Bunlar profesyonel, seyirciden etkilenmemeli" diyorsanız ben de size "bunlar insan, makina değil" demek isterim. Her allahın günü trafik işkencesine maruz kalan taksi şöförlerine "evet, insanın bu ortamda sakin kalması mümkün değil" diye hak veriyorsak, binlerce kişi bağırdığında biraz olsun bacakları titreyen futbolcuya da hak vereceğiz!
Hadi seyirciyi geçelim, televizyonları başında adamdan o topu kalenin içine sokmasını bekleyen milyonlarca kişinin yaratacağı sorumluluk duygusuna ne demeli?
Onları da geçelim, o an o topa kötü vurması için dua eden milyonlarca rakip taraftarın etkisini de mi yok sayalım?
Sonuç şu ki, o dakika itibarıyla olay kendi gerçekliğini yaşamaktadır, antrenmanda yaşanan sahnenin aynısı; bir top, bir kaleci, bir kale ve aynı golcü. Ama bu sahneye yukarıda saydığım, kendinden geçmişçesine bağıran 40-50bin kişi, o golü dünyanın geleceğini etkileyecek en büyük olay gibi bekleyen taraftarın yarattığı stres eklenmiştir.
Artık o topu oraya "sokuvermek" çok zordur!
Daha uç bir örneğe geçelim.
Öldürmek, hiç de doğru kabul edilemeyecek bir eylemdir, doğru mu? Hiç kuşkusuz ki evet. Yolda karşınıza bir adam çıktı, tanımıyorsunuz. Size baktı, sigarasını almak için eli cebine gitti, niyetini anlamadınız. Ve silahınızı çekip onu öldürdünüz!
Gelip sorarlar, "suçsuz günahsız adamı neden öldürdün?".
"Beni öldüreceğini sandım." dediniz.
Hapis cezasını filan boşverin, siz gerçekten katıksız bir psikopatsınız, öyle değil mi? Bir insan öldürdünüz, onun ailesi vardı, arkadaşları vardı, çocukları vardı... Bir can aldınız ve onlarca yaşamı alt üst ettiniz.
Neden? Çünkü manyaksınız!
Peki aynı sahneyi biraz daha farklı bir durumda inceleyelim. Savaştasınız. Keşif sırasında bir kapıyı açtınız ve düşmanla karşılaştınız. Size bakıyor, ne yapacağını bilmiyorsunuz, belki eli cebine doğru gitti.
Ve silahınızı çekip onu öldürdünüz!
Şimdi? "İnsan öldürmek her koşulda suçtur, günahtır, kötüdür, affedilemez." diyebilir misiniz?
Bu olay da, kendi gerçekliği içinde değerlendirilir.
Futbolcunun son dakika golünden silah çekip öldürmeye atladıktan sonra konumuz olan fan aşkına nasıl gelebileceğimi merak ediyor olabilirsiniz!
Aslında içimden daha ne ilgisiz(!) örnekler vermek geçiyor bir bilseniz! Ama kendimi tutuyorum... Eminim ki birbiriyle alakasız onlarca örnek sıraladıktan sonra bunları bir şekilde fan aşkına bağlayabilmek muhteşem bir yazım deneyimi olurdu benim için, fakat korkarım bu hemen hemen hiç kimse için muhteşem bir okuma deneyimi olamazdı.
Deneyim muhteşem olmadığı için değil, kimse sonuna kadar okumaya dayanamayacağı için.
Ben en azından bu satıra kadar dayanabilmiş okuyucuyu kaybetmemeye çalışayım.
Sevgi güzel bir duygudur. Hatta Tanrı'nın sevgi olduğunu söyleyen düşünürler, bilgeler vardır. Ulvi bir yanı vardır sevginin, insana mutluluk verir. Sahiden tanrısal bir yanı olduğunu kabul edersek, bu çok da doğaldır sonuçta, çünkü sevgiyi yaşayan kişi, kendi tanrısallığını idrak ediyordur aslında.
Bir insanı sevdiğinizde onun mutlu olması için elinizden geleni yaparsınız, ona değer verirsiniz, zor gününde, canınız sıkkın da olsa, ölesiye yorgun da olsanız yanında olursunuz.
Elbette tüm bu davranışların temelinde aslında toplum içinde var olabilme savaşımız da yatmakta. Dost, madalyonun diğer yüzüne bakınca bizim için bir gelecek güvencesi gibidir. O da benim zor anımda yanımda olacaktır, çok sıkıştığımda borç isteyebileceğim bir kişi olacaktır vs. vs... Yani sevgi, bir yandan tanrısalken, diğer yandan belki tamamen bir çıkar ilişkisidir!
Kendisiyle bir sevgi ilişkisi kurmaktan hiç çıkarmız olmayan birisini sevdim mi hiç diye düşünüyorum ve pek bir örnek bulamıyorum doğrusu. Gençken çocuk esirgeme kurumlarına gider, oradaki kimsesiz (ya da en azından o ortamda kimsesiz) çocuklarla sohbet eder, vakit geçirirdik. Doğrusu o çocukları severdim, ama yine de işin özünde bir yandan kendimiz için yapıyorduk bu iyiliği. "Ben iyi bir insanım" diyebilmek için, bu şekilde kendi egomuzu biraz olsun tatmin edebilmek için yapıyorduk. Ama bu o kadar da kötü bir şey değil! Sonuç olarak o çocukları gerçekten de sevdiğimi savunabilirim rahatlıkla.
Sevginin bir adım sonrasında ise, çok garip bir duygu başlıyor: Aşk!
Aşkın ne olduğunu anlamak ve anlatmak elbette ki benim haddime değil. Ama yüzeysel olarak baktığımda aşkın bir tutku, karşındakine aşırı derecede bir ilgi, ve son derece yoğun bir sevgi akışı olduğunu söyleyebiliyorum.
Onun doğumgünü için günlerce uğraşıp bir hediye hazırlamak, onu sevdiğini göstermek için sayfalar dolusu mektuplar yazmak, yüzünü bir dakika görebilmek için saatlerce bir bankın üzerine beklemek...
Aşk böyle birşey. Şimdi bütün bunların aslında bir karşılık almak için yapıldığını söylerek işin büyüsünü bozmak istemiyorum! Sonuç olarak çok çok yoğun bir sevgiden bahsediyoruz. Sanırım bunda herkes hemfikirdir. Normalde sevdiğiniz birçok insana yapacağınızdan çok daha fazlasını yaparsınız aşık olduğunuz insan için.
İşte bir süredir hasbel kader içinde bulunduğum fan kulüplerinde bu aşka çok benzeyen bir duyguyu incelemekteyim. Gerçekten üzerinde çok düşünülmesi gereken bir durum, fan aşkı. Bir sanatçıyı çok beğenebilirsiniz, onun şarkılarını, dansını, oyunculuğunu beğenebilirsiniz, onun tüm gösterilerine gidebilirsiniz, takip edebilirsiniz.
Peki onu sever misiniz?
Hani bazı sunucular, oyuncular derler ya sokakta yaşlı kadınlar kendilerini görüp sarılıyorlarmış, onları kendi çocukları gibi sevdiklerini söylüyorlarmış. Doğrudur. Kendi gözlerimle görmesem söylemezdim.
Peki ama neden? Bir insan hiç tanımadığı birisini sever mi?
Seviyor! Girin, bir süre bir sanatçının fan kulübünde bulunun. Göreceksiniz. Hem de nasıl bir sevgi! Bir şarkıcının fan kulübü, medyadaki bazı dedikodular yüzünden moralinin bozuk olduğu bir dönemde kendisine destek vermek için evinin bahçesini balonlarla kaplamış.
Bunu hayatınızda kaç kişiye yapmayı düşündünüz? Ya da kaç kişiyi böyle bir çılgınlık yapacak kadar çok sevdiniz?
Bir başka fan kulübü, sevdiği sanatçının doğum günü için insan boyunda bir poster hazırladı. Bu posterin her köşesi fanların kendi elleriyle yazmış oldukları doğum günü tebrik mesajları ile doluydu. Üstelik bununla da yetinmediler, bu sanatçı köpekleri çok seviyordu ve bu yüzden her mesajın köşesine şirin bir köpek resmi iliştirdiler. Bir şekilde, sabah uyandığında görebileceği bir yere bu posterin asılmasını sağladılar.
Sadece doğum günü sabahı uyansın ve mutlu olsun diye! Bunun ötesinde bir çıkarları yoktu. Belki web sayfasına girecek ve fanlarına teşekkür edecekti, kimsenin daha başka bir beklentisi yoktu.
Hayatınızda kaç kişiyi böylesine beklentisiz sevdiniz?
İnsan psikolojisini inceleyip bu davranışın ardında nasıl bir çıkar beklentisi bulabiliriz ki? Evet, sonuçta bir fan kulübü, eninde sonunda bir sosyal topluluktur ve insanlar böyle sosyal oluşumlar içinde bulunmayı severler.
Ama bir bahçeyi balonlarla kaplamak...
Fan kulüplerine girin ve bir süre mesajları okuyun. İnsanların o sanatçıyı nasıl sevdiklerini göreceksiniz, hele hele o sanatçı da mesajları okuyor ve bazen cevap veriyorsa, o zaman tek kelimeyle bir aile ortamı oluşuveriyor. O ünlü kişi artık yaşına göre kimisinin ablası, abisi, kimisinin kardeşi, kimisinin çocuğu oluyor.
Bu ünlüyü neden bu kadar çok seviyorlar? Hiç tanımadıkları, bugüne kadar hiç tanışmadıkları, hiç bir ortamda birlikte bulunmadıkları ve bundan sonra da bulunmayacakları bir insanı neden seviyorlar?
Önceleri tanışmayı umdukları için böyle yaptıklarını düşünmüştüm. Elbette, sevgisini en yoğun gösteren üyeler sonuçta bu ünlünün dikkatini de çekecektir. Bu sayede belki sahiden de onunla tanışacaklardır.
Tanışıp da ne olacak, o apayrı bir mesele!
Ama bu elit(!) kesim dışında fan kulüpleri yüzlerce üyeyle dolu ve hepsi aynı büyük sevgiyle bağlılar o ünlüye.
Neden?
Bunu sadece bir fan kulübünde bulunuyor olmanın sağlayacağı sosyal statüye bağlamak çok büyük haksızlık olur doğrusu.
Ya da o ünlü kişiyle bir konser öncesi kuliste yüz yüze konuşabilme ayrıcalığı kazanmak için yapıldığını söylemek acımasızlık olur.
Benim düşüncem o ki, gündelik yaşamlarımızda bir insanı sevmeye dair büyük bir açlık yaşıyoruz. İnsani ilişkiler, çıkarlar, kavgalar ve gürültüler yüzünden bu şekilde sınırsızca veremiyoruz kimseye sevgimizi. Oysa vermek istiyoruz. Bünyemiz sevmek istiyor ama hayat buna engel oluyor.
İşte insanlar bu açlıklarını gideriyorlar fan kulüplerinde! Seviyorlar, sevdiklerini söylüyorlar, kendilerini paralıyorlar sevdikleri insan için. Ve bunun karşılığında bir şey beklemiyorlar, ya da en azından çok az şey bekliyorlar diyelim.
Çoğu fan kulübünü ünlü kişi de takip ediyor, mesajların bir kısmına yanıt veriyor, kendisiyle ilgili güncel haberleri paylaşıyor. Bu kadarı da fanlar için yeterli oluyor zaten. Tüm bekledikleri bu! Ünlünün harcadığı bu kadarcık zamanı da asla lütuf olarak görmüyorum. Kim sevilmek istemez, kim bu sevgiyi korumak için azıcık çaba harcamaz ki?
Daha da önemlisi, iletişim kurarak bu sevgiyi yaşamayı kim istemez?
Ben bu sevginin temelinde sanattaki başarı olduğunu düşünmüyorum. Başarının, biraz sonra dile getireceğim başka etkileri olduğunu düşünüyorum. Bence, insani değerler burada çok ön plana çıkıyor. Öyle ki bir süre sonra o ünlü kişi, fanlarının gözünde bir iyilik meleği, kusursuz şahsiyet, bir dünya güzeli oluveriyor. Hani kuzguna yavrusu kuğu görünürmüş ya. İşte fan kulübü de sanatçıyı böylesine bir kuğuymuşçasına seviyor, her yaptığını beğeniyor, onu yere göğe sığdıramıyor.
Aslında bu çok da saçma değil, sevdiğiniz insanın her yaptığı size daha bir değerli gelmez mi? Onun o iş için ne kadar çok emek harcadığını, ne denli uğraştığını bilirsiniz, bu yüzden yaptıklarındaki olumlu yönleri görmek için çaba sarfedersiniz. Ve nasıl bakarsanız öyle görürsünüz. Oysa tanımadığımız bir film yıldızı için "ulan ne gerizekalı bir film çevirmişler" deyip kestirip atmak ne kolaydır! Bunu fanı olduğunuz kişi için söyleyemezsiniz. Çünkü onu seviyorsunuzdur.
Sonuçta fan kulüplerinin sevgisi, sanatçının iş hayatındaki başarısından ziyade onun kişiliğine ve insanlığına yöneliyor. Elbette işinde de başarılı olmasını istiyorsunuz, ama aslında gizliden gizliye onun mutlu olmasını istiyorsunuz esas. Belki sevgilisiyle kavga ettiğinde onunla birlikte üzülüyorsunuz, hatta belki bir yolculuğa çıktığında sağ salim vardı mı diye endişe ediyorsunuz. Hastalandığında evine gidip bir çorba pişirmek istiyorsunuz ona.
Bu ne muhteşem bir sevgi, ne muazzam bir mutluluk hissi. Hem seven hem seviliyor olan için harikulade bir deneyim.
Fakat bu mandalyon denen meretin hep bir de arka yüzü var maalesef!
Fan kulüplerinde mesajlaşmak adeta bir hastalık gibi. Kapılıyorsunuz ve kendinizi kurtaramıyorsunuz. Sürekli mesajları okuyasınız, bir şeyler yazasınız geliyor. Bunun doğal sonucu olarak da bir süre sonra bu fan kulübü için, daha doğrusu o ünlü kişi için kendi özel hayatınızdan çok fazla vermeye başlıyorsunuz.
Bu noktada artık o "muazzam sevgi" sanki size batmaya başlıyor. Çünkü bu tanıdık olduğunuz bir durum değil. Günlük hayatınızda sevginizi ve zamanınızı verdiğiniz kişiler aslında hep sizi seven, sizin için kendi zamanından harcayan kişilerdir. Size hiç cevap vermeyen bir arkadaşınızı iki kez, üç kez ararsınız, ondan sonra bir daha aramazsınız. İlginizi hak etmek için karşınızdaki size doğru adım atmalıdır, insan ilişkilerinin temelinde bu vardır. En azından sıradan yaşantılarımız bu tür ilişkiler içerir.
Oysa bu sefer işler farklı. Siz bu kişiye mektuplar yazıyorsunuz, web sayfasında yüzlerce mesaj kaleme alıyorsunuz. Fakat karşınızdaki kişi size ya hiç cevap vermiyor, veremiyor, ya da çok azına yanıt alıyorsunuz. Elbette ki bir ünlü her gün yüzlerce mesaj alıyordur, her birine tek tek yanıt vermesi beklenemez deyip kendinizi avutuyorsunuz.
Ama serde insanlık var, biz bir şeyler beklemeden rahat edemeyiz! Beklenti her zaman acı doğurur, bunu biliriz ama bizler acı çekmeden duramayız.
Bu sefer "en azından şu hazırladığımız hediye için fan kulübünde bir teşekkür etseydi" demeye başlarız. Dedim ya, bu bir hastalık olduğu için kaçınılmaz şekilde bir süre sonra sıkıntı duymaya başlar insan, "ben neden bunca saatimi burada harcıyorum?"u sorgulamaya başlar. Acaba karşımdaki kişi bunu hak ediyor mu?
"Hak etmek"!
Halbuki o gelip de sizden kendisine delicesine bağlanmanızı talep etmemişti. O sadece sanatını yaptı, siz de onun sanatını beğendiniz, bir süre sonra onu biraz tanımaya başladınız ve fanı oldunuz. Acaba sahiden de sevginizi almak için karşılığında bir şey vermesi gerekiyor mu? Acaba sizin sevginizi hak etmesi gerekiyor mu?
Normal hayatınızda sizin sevginizi hak etmek için hamle etmeyen birisi ile ilişkinizi kesersiniz, bu kadar basittir. Ancak bu sefer durum farklıdır, içten içe bu "hak etme" muhabbeti ile uğraşırken diğer yandan o ünlüyle ilişkinizi kesmeyi de başaramazsınız, her şeyden önce bu ilgi bir hastalık gibidir, ama ondan daha önemlisi karşınızdakinin bir suçu olmadığını bilirsiniz! Şimdi onu "terketmenizi" de hak edecek bir şey yapmamıştır aslında!
İşte fan artık bu noktada, filmlere konu olan o obsesif sevgi sınırlarında gezmeye başlamıştır. Henüz ölümcül bir tehlike yoktur, ama iş biraz daha abartılırsa şu sevdiği ünlü uğruna adam öldüren, hatta ünlünün kendisini öldüren tiplerden farkı kalmayacaktır.
İşin kötü yanı, olaya bir de ünlü sanatçının cephesinden bakacak olursak, onun da davranışlarıyla bu, artık hastalıklı hale gelmekte olan ilişkiyi beslediğini görürsünüz. Çünkü eninde sonunda o da bir insandır. Hele hele gençse ve adına fan kulüpleri açılması konusunda deneyim sahibi değilse, o da kaçınılmaz olarak kendisini bu kadar çok seven kişilerle yakınlaşacaktır.
Birisi size oluk oluk sevgi ve ilgi akıtırken bundan uzak durmayı becerebilir misiniz ki?
Peki daha zor bir soru, bu oluk oluk akan ilgiyi hak etmek için bir şey yapmanız gerekmiyorsa, rahatça arkanıza yaslanıp bu konfordan faydalanmaz mısınız? Daha da açık dile getirelim, bu ilgiyle sürekli olarak şımartılmak için ara sıra da olsa, yapmacık da olsa, karşınızdaki kişinin gönlünü alacak bir şeyler yapmaz mısınız? Onun bir mektubuna cevap vermek, ya da birkaç kez telefonla konuşmak gibi mesela!
İnsanın almak için herhangi bir karşılık vermesinin gerekmediği bir sevgiye doğru adım atması o kadar zordur ki! Haliyle bu ünlü sanatçı da çoğunlukla bunu yapamaz. Evet, bu kadar çok sevilmenin ne kadar güzel olduğunu idrak edebilir, bunu takdir edebilir, ama asla karşısındakinin beklediği değeri vermeyecektir bu sevgiye. Veremeyecektir. İnsanın doğasında yoktur bu.
Ama dedik ya, artık "hastalıklı ilişki" sınırlarında gezmeye başlamıştır fan ile ünlü. İkisi de! Fan, on verir, dokuzuna karşılık alamadığı için üzüntü duyarken, ünlünün arada lütfedip de aklına gelen küçük bir karşılıkla mutlu olmaya başlar. Bu durumda mutlu oluyor olmak onu iyice yıpratmaktadır, çünkü bu, normal hayatta olmaması gereken bir durumdur.
"Platonik aşk" dediğimiz şeye ne kadar yaklaştığımızı fark ediyorsunuzdur! İnsan nasıl sinir olur kendisine değil mi, karşılıksız kalan telefon çağrıları, çoğu durumda belki adam yerine bile konmamalar, ama sonra sadece bir ufak gülümseme için yağlarının erimesi ve yelkenlerin aniden suya inmesi! İnsan kendi elleriyle gururunu böyle ayaklar altına serdiği için bir yandan kendinden nefret eder, diğer yandan vazgeçemez!
Ama iş bununla da bitmez!
Artık dengesini kaybetmiş, sağa sola savrulan fan, bu ünlüyü neden çok sevdiğini de sorgulamaya başlamıştır. Çünkü zaman içinde onu biraz tanımış ve aslında o meleklerin en tatlısı, dünyanın en harika varlığının da sıradan bir insan olduğunu farketmeye başlamıştır. Onun da kusurları vardır, o da hatalar yapmaktadır. O zaman bu "kusurlu" insanı neden taparcasına sever? Etrafında ondan çok daha iyi insanlar varken neden onu, özellikle onu sevmektedir?
Burada, zaten sersemlemiş olan fan çok sıkı bir tokat daha yer. Çünkü az önceki sorunun cevabını aklı başındaki herkes gibi o da bilir: güç!
Şöhret elbette ki bir çok bedel ödetir insana, ancak ne olursa olsun büyük de bir güç verir. Başarılı olmak, bir numara olmak, lider olmak... Hepsi, "güç"tür. Bu insan güçlüdür şu anda, milyonlarca kişi arasından sıyrılıp bir noktaya gelmiştir. Hepimiz böylesine güçlü olmak isteriz. Ama hepimiz aynı zamanda güçlü insanların çevresinde olmak da isteriz. Hele hele güçlü bir insan için özel birisi konumuna gelmek, en az güçlü olmak kadar keyif vericidir.
Ne yani? Bu koskoca sevginin ardında böyle bir ego tatmini mi var yani? Güçlü birisinin yakınlarında olmak gibi? Maalesef evet.
Aslında burada neden erkek sanatçıların fanlarının, bayan sanatçıların fanlarına göre çok daha çılgın olduğunu anlayabiliriz. Kızlar, erkek şarkıcı için kendilerini yerden yere atarlar, değil mi, çok tanıdık bir sahne! Evet, çünkü kadınlar erkekteki gücü çok çekici bulurlar. Hatta bir erkeğin en etkileyici yönüdür gücü. Oysa erkekler kadındaki güce o kadar da meraklı değildirler! Hatta tam aksine biraz güçsüz olmasını bile tercih ederler!
Birkaç ay önceki o ulvi sevgi yavaş yavaş acı veren bir deneyimde dönmektedir. Eğer acil olarak insan kendisine çeki düzen veremezse bu filmin sonu hiç de güzel bitecek gibi görünmemektedir.
Bu noktada insanın kendisine çeki düzen vermesi, her olaya kendi gerçekliği içinde bakabilme yeteneğidir işte. Karşınızdaki, okuldaki sınıfınızdan ya da iş yerinizden bir arkadaşınız değildir, o bir ünlü, siz de onun fanısınız. İlişkinizi bu gerçeği göz ardı ederek değerlendirirseniz işte yukarıda kabus gibi sıraladığım gerçeklerle yüz yüze geleceksiniz.
Evet, aranızda çok güzel bir arkadaşlık oluşmuş olabilir, ama bu sonuçta bir ünlü ile fanı arasındaki arkadaşlıktır. Günlük ilişkilerinizle bunu bir tutarsanız sonuç koca bir hüsran olur, hem de daha çok yakın bir tarihte avcunuza bırakılmış olan o harikulade sevgi deneyimine rağmen! Bu sevgiyi bırakıp da acı çekmek ne büyük bir hatadır!
Bu insandan günlük ilişkilerimizdeki karşılığı beklemek, aslında savaştaki adama "ne kadar yanlış yaptın, adam öldürdün" demekle birdir. Ya da o futbolcunun golü nasıl kaçırdığını anlayamamak gibidir.
Karşınızdaki kişi güçlü olmanın dayanılmaz ağırlığını zaten taşımaktadır. 40-50 bin seyirci kulaklarının dibinde uğuldamaktadır onun, sıra arkadaşınızla aynı tepkileri vermesini beklemeyin, haksızlık olur. Karşınızdaki aynı zamanda tanımadığı binlerce kişi tarafından sevilmenin şaşkınlığı içindedir. Onun şımarması, herhangi bir arkadaşınızın şımarmasından daha fazla hoşgörülebilir, o doğru yoldan sapabilir, garip davranabilir. Bu, yaşamakta olduğunuz gerçekliktir.
"Acaba ünlü olmasaydı da onu sever miydim?" diye düşünmeyin. O ünlü oldu ve siz onu sevdiniz. Bu kadar basit. Ünlü olmasaydı herşey bambaşka olurdu, şu anki bilgilerinizle bu varsayımı değerlendiremezsiniz. O da başka bir insan olurdu, siz de başka bir şekilde ona yaklaşırdınız.
Ayrıca, hadi diyelim ki bir şekilde bu sorunun cevabını buldunuz, ve ünlü olmasaydı aslında onu sevmeyeceğiniz sonucuna ulaştınız. Yine elinizdeki koskoca bir sıfırdır! Ünlü olmasaydı sevmeyecek olmanız, şimdi onu sevmemeniz gerektiğini göstermez!
Her olay kendi gerçekliği içinde değerlendirilmelidir!
26 Şubat 2007
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder