"Bu ülkede bir yere gelmek istiyorsan illa birilerine bok atacaksın" diye özetledi konuyu ağabeyim.
Ona da başımdan geçen komik olayı anlatmıştım. Getirdiği, benim için değişik bir bakış açısıydı, ve "haksızsın" demek de biraz zordu sahiden.
Efendim, hikayemizin bir anlam kazanabilmesi için benim bir sene kadar önceki geçmişime kısa bir yolculuk yapmamız gerekiyor. Bendeniz iş hayatından biraz ümidi kesmiş, özel hayatı ile zaten tam anlamıyla ters düz (alt üst demek yetersiz kalıyor) olmuş bir biçimde yeni arayışlar, yeni yollar peşindeyken bir senaristlik macerasının içinde buluvermiştim kendimi.
O güne kadar hep tanıdık, eş dost tarafından "kalemi güçlü" birisi olarak nitelendirildiğimden olsa gerek, bu "kalemi güçlü"lüğümü profesyonel hayata geçirip, Murphy'yi haklı çıkarmak için ben de kendime bir zengin olma planı yapmıştım: Senarist olup köşeyi dönecektim!
Bunun için ilk adım olarak bir senaryo kursuna yazıldım, orada eğitimcilerden biri Birol Güven'di, ve ben de bu senaryo kursunu Birol Güven'in dikkatini çekip onun ekibine kapak atmak için araç olarak kullanacaktım. Hain planım hazırdı yani. Ve her şey hedeflediğim gibi gelişti (kursta tavlayamadığım güzel kızı hariç tutuyorum) ve atölye çalışmalarına geçtiğimizde ben kısa sürede, belki de sadece kurstaki diğer arkadaşların çok başarısız olmalarından faydalanarak Birol Güven'in dikkatini çektim ve o andan itibaren kendisiyle birlikte, hayata geçmeyecek olan birkaç projenin içinde bulundum.
Hatta bunlardan biri öylesine ileri bir noktaya ulaşmıştı ki, Gülşen Bubikoğlu ve Tarık Akan'ın oynayacağı bir dizi için yapımcı ile fiyatta bile anlaşmış, ve bir bölüm senaryosu yazmıştık.
Ancak proje hayata geçmedi, ben şimdi burada "senaryoyu kötü yazdığımız için geçmedi" demeyi gururuma yediremiyorum, en azından hadi biz yazamadık, ama başkası da yazmadı. Böyle bir dizi çekilmedi.
Bununla eş zamanlı olarak Kültür Bakanlığı'nın düzenlediği "Malazgirt Savaşı" konulu bir senaryo yarışmasında da, en kibar tabiriyle avcumu yaladıktan ve yine Kültür Bakanlığı'nın verdiği senaryo desteği için sunduğum iki projenin de layık görülmemesinden sonra artık benim için senaristlik macerasına bir nokta koyma vakti gelmişti, çünkü işlerim aksıyordu, dikkatimi iki konuya bölmekteydim.
Ve işte sonuçta, becerememiştim, elime nadir geçebilecek fırsatlardan biri geçmiş, ama şu ya da bu şekilde değerlendirememiştim. Bu süreç içinde parasızlık yüzünden TGRT'ye yazmış olduğumuz iki üç tane kıçı kırık Türkü Filmi'ni kendime tecrübe olarak mı ele almalıydım yoksa ünlü bir şarkıcı olma hayaliyle pavyon köşelerine mi düşmüştüm de haberim yoktu, çok fazla irdelemeyeceğim!
Neyse, konuya giriş amacıyla anlattığım bu senaryo maceram burada kapanmış bulundu.
Ya da en azından ben öyle sandım, bilinç altımda bu senaristlik döngüsünün çaktırmadan dönmeye devam ettiğinin bilincinde değildim. Adı üstünde "bilinç altı" idi.
Aradan bir yıla yakın bir zaman geçti ve hikayeme girebilmem için anlatmam gereken ikinci alt hikaye başladı.
Bu hikayenin adı da "Benimle Dans Eder Misin" yarışmasıydı.
Bu yarışmanın biz otuz beş yaş civarı tipler üzerindeki etkilerini ancak ayrı bir yazıda anlatabilirim, ancak giriş ve gelişmeden sonraki sonuç bölümünde şöyle bir sahne yaşanıyor; ben, yakın arkadaşım Ümit, arabada geziyoruz ve teybimizde Black Eyed Pees çalıyor. Biz artık R&B ve Hip-Hoptan hoşlanır bir hale gelmişiz. Daha bir ay önce sokakta dans eden tiplere ipini koparmış serseriler gözüyle bakan bizler şimdi breakdance videolarını keyifle izliyoruz. Dire Straits, Phil Collins, Supertramp'te kalmış olan dinazor müzik kültürümüz iki bin voltluk elektriğe kapılmış, sallandıkça sallanıyor. Beyonce, Justin Timberlake filan derken Usher, Missy Elliot, Fort Minor... Derinlere dalmışız...
Sonuç bu ise, giriş ve gelişmeyi siz düşünün.
Bizim hikayemize malzeme sağlayacak olan şu ki, ben bu yarışma ile ilgili internet ortamındaki forumlara filan dalmışım, evet itiraf ediyorum ilk amacım 20-25 gibi benim için "çıtır" yaş aralığından bir kız tavlamak -zaten bir erkeğin hayatta başka ne amacı olabilir- ama hem kendimi tanıyorum, ne denli kazma olduğumu biliyorum, hem de 36 yaşın getirdiği bir olgunluk var serde, bu amacıma asla ulaşamayacağımı çok kısa sürede idrak etmişim. Ama bu idrak sürecine paralel şekilde, forumlarda epey güzel dostluklarım oluşmuş. Elbette birçoğu için "ağabey" kategorisindeyim, ama bundan pek şikayetim de yok.
Tabii ki 12-15 ortalamalarında gezinen fan kulüplerinde ben bu yaşımda Fred Moloztaş'ın arabasından başını çıkartan Dino gibi sırıtmaktayım. Hani öyle matah bir tip olduğumdan değil ama, zencilerin arasında Danimarkalı gibi parlıyorum.
Bu parlaklığımın sonucu olarak dansçı gençlerin pek çoğuyla da muhabbetim oldu, beni sevdiler saydılar, ben de onları çok sevdim, aramızda güzel ilişkiler peydahlandı. "Güzel ilişki" derken yanlış anlaşılmasın, ben zaten "tavlama" eyleminden çoktan fersah fersah uzaklaşmışım, hani tam tabiriyle "kardeş kardeş" geçiniyoruz. Erkek dansçılar da var, kız dansçılar da.
Daha yarışma yapılırken ben kendi kendime "ulan bir zamanlar Fame vardı, onun kopyasını yapmanın tam zamanı" diye söyleniyordum. Elbette ben düşündüm, ama başkaları sonunda yaptı!
Daha iki yıl önce arkadaşıma "bir uçak kazasında adaya düşen insanların dizisini yapalım" dediğimde "hadi len, ıssız adada anlatacak ne hikaye olur, ayrıca çok para ister o dizi, kimse çekmez" diye terslenmiştim.
Fakat Amerikalılar Lost'u çektiler işte... Tabii ki benden çalmadılar!
Bu yılın başlarında Plato Film, "Şöhret Okulu" diye bir dizi projesine girişti. Bu projede benim çok sevdiğim dansçı arkadaşlardan ikisi rol alacaktı.
Eh, hem bir zamanlar hayal ettiğim projenin hayata geçiyor olması, hem de sevdiğim bu gençlerin rol almaları yüzünden Şöhret Okulu'nu merakla beklemeye başladım.
Sonunda beklenen gün geldi çattı, keyifle ekran başına geçtim. Kadroda Müjdat Gezen, Ayla Algan, İlhan Şeşen, Ebru Cündübeyoğlu, Tan Sağtürk filan var. Müthiş bir ekip, çok para harcandığını bildiğim bir proje, ve biraz geç de olsa gerçekleştirilmiş güzel bir fikir! Bu sayede dansçı arkadaşlar da kendilerine daha güzel bir gelecek kurabilecekler diye ummaktayım.
Fakat dizinin başlaması ile bir faciayla karşı karşıya olduğumu anlamam arasında iki dakikadan daha fazla bir süre geçmemiştir. Senaryo tam bir felaket, hani piyasadan herhangi bir senaryo kitabı alın ve ilk on sayfasında nelerin yapılmaması gerektiğini bir kenara not edin. İşte bütün bu hatalar itina ile yapılmış senaryoda.
İnanamadım, ve çok sinirlendim. Bu kadro, bu proje, böyle bir senaryo ile çöpe atılmış. Besbelli, dizinin geri kalanını izlemeye de gerek yok, ama ne yapabilirim, yarın forumlarda dizi hakkında konuşacağız, ben bu gençlere "beşinci dakikada zap yaptım" diyemem!
Mecburen, ibret öyküsü izler gibi diziyi seyrettim. Ve son sahneden önceki reklam kuşağında hemen bilgisayar başına geçip Plato Film'e bir mektup yazdım. Öylesine gıcık bir mektuptu ki, okuyan kişinin ruh halini gerçekten merak ediyorum. Çünkü biliyorum, yapımcılar ilk bölümün reyting sonuçlarını merakla beklerler, ve eğer başarısız bir sonuç varsa, zaten çok üzülmüşlerdir, onca para batmıştır. Şimdi bütün bunların üstüne ne idüğü belirsiz bir tip çıkmış, üç sayfa boyunca, tam on üç maddelik, çok teknik bir eleştiri döşenmiş. Senaryonun şurasında şu olduğu için başarısız, bu zaten yapılmaması gereken bir şeydir, yapılmış, karakterin şu özelliği vurgulanmadığı için özdeşleşememişiz, olay örgüsünde kesişmeler yok, aynı anda on iki tane hikaye anlatılmış (olacak iş değil!) gibi bir eleştiriden bahsediyorum.
Hani oturup sonuna kadar okumaları mümkün değil, ama kazara hepsini okurlarsa da, başlarını kaldırıp "çok biliyorsan sen yapsaydın dallama" diyecekleri kesin!
Ben de bunu düşünerek, "nasıl olsa kendimi size sempatik gösteremeyeceğim, bu yüzden sözlerimi fazla yumuşatmadan yazıyorum" dedim ve mektubumun sonunda "kim lan bu geri zekalı hıyar" deyip açıp bana küfür edebilmeleri için iletişim bilgilerimi de koydum. Elbette çok nazik bir ifade kullandım, asla insanları aşağılamadım, ama o kadar çok hata sıralamış bulundum ki, yani bunu gülümseyerek kabullenmek için karşımdakinin Gandhi filan olması lazım diye düşünmekteyim.
Ertesi gün bekliyorum ki Sinan Çetin (Plato Film) bana telefon edip ana avrat dümdüz girecek. Girsin, şanım yürür. Senarist olamadım, ama bu işi biliyorum, dizi biter bitmez bunun felaket bir reyting alacağını söylemişim ve zaten ertesi gün reytingler gelmiş ATV gibi bir kanal, prime time'de yayınladığı diziden 2.50 gibi bir reyting almış, bir nevi dünyanın sonu! Böyle saatlerde, 7'nin altında reyting alan bir dizinin yayından kaldırılması kesin gibidir, hadi 6 civarında biraz sallanır diyelim, ama 2.50!
Yani bu reyting sayıları size bir şey ifade etmediyse, Galatasaray ya da Fenerbahçe ligden düşmüş olsunlar, öyle bir durum yani 2.50.
Dördüncü bölümde kaldırılacağı kesin de, ikinci bölüm bile yayınlanırsa iyi.
Neyse, hiç olmazsa telefonum ünlü birinin saydırması ile şenlenecek diye beklemekteyim.
Ama bir yandan da, ne yalan söyleyeyim, "ya siz kimsiniz, bu kadar teknik ve doğru şeyler yazmışsınız, hadi gelin de bizim diziyi siz kurtarın" diyecekler gibi bir mucizeyi de hayal etmiyor değilim! Adı üstünde mucize, nasıl olsa gerçekleşmez, ama hayal kurmak da mı yasak...
O gün Plato Film'den bir telefon gelmedi.
İyi, küfür de yemedik, mucize de olmadı, standart bir gün.
Fakat gece mailboxumda Plato Film'den bir mail gördüm! Amanın! Yoksa küfürü yazılı olarak göndermeyi mi tercih ettiler diye merakla açtım okudum.
Onur Bey diye birisi göndermiş, altında yapımcı yazıyor. Kısaca dizilerini bu kadar ayrıntılı inceleyip eleştirdiğim için bana teşekkür ediyor.
Allah allah, acaba rüyada mıyım diye kendimi çimdikliyorum, ama yok, basbayağı gerçek. İnanılır gibi değil... Ama ben hala küfür bekliyorum devamında.
Yok, hatta adamcağız, başka bir dizi projem varsa benimle görüşmek istediğini söylemiş.
Ben habire kendimi çimdiklemekten sağımı solumu morartmış durumdayım artık. Ama sahiden, rüya değil, gerçek! Bir yapımcı, kendisine yönelttiğim 13 maddelik eleştiriden sonra "bu herif sahiden bir şeyler biliyor galiba" deyip benimle görüşmek istiyor!
Hadi canım. Biz senaristler, bu piyasanın beş para etmez varlıklarıyızdır. Biz asla bir yapımcıyla görüşemeyiz, onlar bize uygun şekilde köpek çekerler, bir tanıdık vasıtasıyla gidip iş yapabilirsiniz, onun dışında da görüşemezsiniz. Senaryo yazıp gönderirseniz size yanıt vermezler, siz de "keşke okumuş olsa, fikrimi çalmasına bile razıyım, bari çalıp kendileri yapsa" diye hayıflanırsınız.
Elbette ki biraz abartıyorum, ama bu kadarcık abartı olmasa yazım iyice okunmaz olur, ben de bir reyting düşkünüyüm, bu piyasanın içindeyim sonuçta!
Neyse efendim, Onur Bey'in mektubu böyle delicesine güzel bir girişin ardından kısa bir cümle ile bitiyor;
"Umarım yanılmışımdır, ama eğer doğruysa lütfen annenize geçmiş olsun dileklerimi iletiniz."
Haydaaa?????
Şimdi ne dedi bu adam bana? Anneme küfür mü etti? Ama küfür edecekse baştaki güzel sözlere ne gerek vardı???
İnceden bir laf soktu herhalde, ama işin kötüsü ben anlayamadım....
İyi bir şey demediği kesin! Ne alaka yani, anne filan?
Gecenin 12'si ve ben bilgisayar başında dumur, düşünmekteyim. Ne cevap vereyim? Şimdi "ne diyosun lan anama küfür mü ettin" diye doğrudan bir giriş yapsam sakat olacak, yapımcı ayağıma kadar gelmiş, belki de başka bir şey söylemek istedi, belki kötü bir şey değildir... O zaman diklenmek çok ayıp olacak.
Hoş bu lafın iyi olma ihtimali hiç yok, "anneme geçmiş olsun" diyor adam. Ama iyi niyetle yaklaşıp cevap versem bu sefer de tam geri zekalı pozisyonuna düşme tehlikem var. Adam diyecek ki "ben herifin yüzüne tükürdüm herif yarabii şükür dedi".
Ama ne yapabilirim ki? Ne demek istediğini anlamadım işte, kabul, anlamadım. Belki de "senin gibi bir psikopat yetiştirdiği için geçmiş olsun annene" demiştir. Ama bilemiyorum. Gece saat 1 olmuş ve ben bir yanıt vermeliyim.
Mümkün olduğunca ne şiş yansın ne kebap tarzı bir cevap yazdım. Hani öyle cinlikler yapıyorum ki, küfür ettiyse "yemedim o küfrü, sen ne diyorsun be adam?" şeklinde okuyabilir, yok kötü bir şey söylemediyse "kusura bakmayın, annem nereden çıktı?" dediğimi düşünebilir.
Öyle yanarlı dönerli, ya da tam anlamıyla yavşak bir cevap gönderdim.
Ne yanıt gelecek, merak ediyorum, ama gecenin bu vaktinde yanıt geleceği de yok tabii.
Fakat bu gece mucizeler gecesi! Onur beyden on dakika içinde yanıt geliyor.
Meğer adamcağız, mektubumu okuyunca ismimi google'dan aratmış, ve bizim yardım ilanlarını geçtiğimiz duyuru grubunda benim bir başkasının adına gönderdiğim kan ihtiyaç anonsunu görmüş "annemin acil trombosit kan ihtiyacı..." şeklinde bir mesaj!
Durumun vehametine bakın! Bir yapımcı gelmiş, "ne güzel eleştirmişsin, başka dizi projen var mı senin, gel görüşelim" diyor, ben ise bu laftan kıllanıp "ne diyon gardaş, anama küfür mü ediyon" diye dikleniyorum.
Rezilliğin dik alası. Adam nezaket gösterip annemin hastalığıyla ilgilenmiş üstelik! Çok şükür annem hasta değil, bu bir yanlış anlama, ama olsun, adam incelik göstermiş!
Ama arkadaşım, ben nereden bileyim, nasıl ulaştın anneme.. Offf.. Offff...
Bir yıl önce yenilip bıraktığım senaristlik maceram bir mucize ile hortlamış ama ben onu iteklemişim resmen.
Hani şu apartmanlarda manyak avukat kılıklı tipler vardır, bütün daireleri mahkemeye verirler. Bu tipler aynı zamanda gördükleri herşeyi belediyeye şikayet etmekle de meşhurdurlar. Gözümde hep müfettiş tiplemesi canlanıyor, neyse ki bu yazımın üzerine "Türk Müfettişler Derneği" yürüyüş filan düzenlemez, okur sayım derneğin yönetim kurulundan daha az... (Bunu söylerken sene 2007. Elbette ki önümüzdeki yıllar içinde çok büyük bir yazar olacağım ve bu yazdıklarımı herkes okuyacak(!))
Ben de belli ki böyle bir tipim, oturup tüm TV dizilerini seyrediyor ve sayfalar dolusu mektuplar yazıyorum.
Deli yani.
Neyse, Onur Bey ile konuyu tatlıya bağlıyoruz, daha sonra da bir kaç tur yazışıyoruz, görüşelim diyoruz, hoş görüşmüyoruz ama en azından lafını ediyoruz!
Zaten benim artık tuzum kuru, çok meraklı değilim senarist olmaya, yani pazarlık sırasında elim çok güçlü. Beni isteyen varsa buyursun gelsin, hiç bulunmayan olmasa da zor bulunan Hint kumaşı moduna girmişim bir defa.
Tek düşündüğüm, yaşamış olduğum bu kısa film senaryosunun ana fikrinin ne olduğu. Bıraktığımız, ama aslında tüm benliğimizle istediğimiz şeylerin bilinç altımızda işlendiği ve mutlaka bir gün karşımıza çıktığı mı, yoksa ağabeyimin dediği gibi, bu ülkede adam olmak için mutlaka bir başkasının yaptığı işe bok atmak gerektiği mi?
Doğru cevabı bilmiyorum, ama sanırım öykü "güldüren ama aynı zamanda düşündüren" bir öykü oldu...
23 Şubat 2007
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder