24 dizisi, 6. sezon.
Bir bölümde, CTU çalışanlarından bir bilgi işlemci teröristler tarafından kaçırılıyor. Adamların elinde Amerika'nın çeşitli yerlerinde patlatılmak üzere dört atom bombası var ve bu bombaları patlatabilmek için de bir programcının cihazı programlaması gerekiyor.
Bu sahne önce bana epey etkisiz ve anlamsız gelmişti. Kendi kendime dedim ki, bir insana ne kadar işkence edersen et, yüzbinlerce kişinin ölmesine yol açacak bir atom bombasını programlamaz ki! Burada dramatik bir durum yok, saçma bu!
Ama sonra bir arkadaşımla konuştum, "ne diyorsun, işkenceye başlamadan programlarım, nasıl olsa ben yapmasam başkasını bulur yaptırırlar." dedi.
Eh.. Mantıklı olabilirdi. Ve bu konu da sadece şirin bir mantık problemi olarak orada kalabilirdi benim için. Bu şekilde düşünen insanlar olabileceğine göre, dizinin senaryosuna haksızlık etmişim demekti. Bu da en az "Binbir Gece" kadar tartışılabilecek bir konu olabilirmiş...
Ancak iki gün sonra aynı konuda bir başka arkadaşımdan aldığım yanıt, olayı bir televizyon dizisinde geçen küçük bir enstantane olmaktan çıkarıp benim için çok çok başka boyutlara taşıdı.
Arkadaşımın verdiği cevap çok ilginçti.
Dedi ki; "Ben de daha işkenceye başlamadan yaparım abi programı. Ben bu cihazı programlasam da programlamasam da nasıl olsa beni öldürecekler. Ben öldükten sonra yüzbin kişi daha ölmüş, bana ne ki!"
Arkadaşım bunu şaka olsun diye söylemiyordu. Gayet ciddi ve mantıklıydı.
Yaşamda karşısına çıkan her olayı irdeleyen ve sürekli yaşamın amacını sorgulayan bir filozof değilim doğrusu. Hatta çoğu durumda olaylara göz ucuyla bakıp geçtiğimi bile söyleyebilirim. Ama nedense bu cevap beni dürttü adeta!
Ne kadar bencilce ve kötü gibi geliyor değil mi insana? "Ben öldükten sonra yüzbin kişi daha ölmüş bana ne?" düşüncesi...
Dedim ya, durduk yere dürtülmüş bulundum bir kere. "İnsan neden iyilik yapar?" diye düşünmeye başladım. Hani önümde düşünecek beş altı boş yıl daha olsa bu konuda düşüne düşüne belki evrenle ilgili birkaç hakikati keşfedeceğim.
Geçen gün trafikteki sıkışıklıkta evrenden çalınan saatleri düşündükten sonra bu sefer bir atom bombası programlamanın derinlerine dalıyor olmamdan biraz tedirgin olmakla birlikte, yine de düşünmeye devam etmekten kendimi alamadım.
İyilik, aslında eninde sonunda insanın kendisi için yaptığı bir şeydir. Bunu kendimize itiraf etmek biraz zor da olsa, sonuçta yaptığımız her iyilik aslında kendi egomuza hizmet eder diye düşünürüm. Sonuçta bizim için "ne kadar iyi bir insan o" demeleri mükemmel bir karşılıktır. Bu karşılığı alabilmek için pek çok şeyimizden fedakarlık edebiliriz. Hatta ne kadar alçakgönüllü olursak, yaptığımız iyiliği ne kadar çok saklarsak o kadar iyiyizdir!
Mantığa biraz aykırı kaçmakla birlikte, aslında yaptığımız bazı şeylerin değerinin biz öldükten sonra anlaşılacak olması bile, yaşadığımız şimdiki zamanda dahi gururumuzu okşamaz mı?
Öldükten sonra anlaşılmak şu anda ne işimize yarar halbuki!
Elbette, eğer dinlerin söyledikleri doğruysa ve bu yaşamda yaptıklarımızın karşılığı olarak "diğer tarafta" bizi bekleyen bir ödül (cennet) ya da cezalandırma (cehennem) varsa, yaşayacağımız sonsuz zamanın yanında şu dünyada geçireceğimiz topu topu yetmiş seksen yılı insanlara iyilik yaparak geçirmemiz gayet mantıklıdır.
İki kuruşluk işkenceye dayanamadım diye yüzbin kişinin ölümüne yol açmanın karşılığında çekeceğim cehennem azabını düşünemiyorum bile! Birkaç on kişiyi öldürmüş bir seri katilin cehennemi fazlasıyla hak ettiğini düşünürsek, bir atom bombası patlatmaya ön ayak olmanın cezası kimbilir ne feci birşeydir...
Ya da eğer sahiden reenkarnasyon varsa ve şu yaşamda yaptıklarımızla bir sonraki yaşamda yaşayacaklarımızı oluşturmaktaysak, yine bu yaşamı elimden geldiğince pozitif -artık ne demekse o- geçirmeye çalışırım.
Daha farklı inançlar açısından da bakarak konuyu uzatmak istemiyorum. Fakat ya bunların hiç biri yoksa ve biz öldüğümüz anda herşey bitecekse? Şalter inecek ve herşey kararacak, cennet cehennem yoksa, bizi bekleyen sonsuz bir yaşam yoksa?
O zaman tek derdimiz şu anda yaşamakta olduğumuz bedeni korumak değil midir?
Filozofluk yapmaya alışık olmadığım için bu noktaya geldiğimde işin içinden çıkamayacağımı düşünmeye başladım...
Fakat yine de, Tanrı'nın olmadığı, ölümden sonra yaşamın olmadığı bir hayatta dahi bu atom bombasını patlatma meselesi bana mantıklı gelemiyordu. Beni rahatsız eden neydi?
Sonra sahneyi kafamda biraz değiştirdim. Bırakın atom bombası patlatmak filan gibi çok trajik olayları. Diyelim elinize bir düğme verdiler. Bu düğmeye bastığnız anda çok uzaklarda bir yerde bir evde, bir bomba patlayacak ve üç kişi bu patlamada ölecek.
Siz bu düğmeye basana kadar işkence göreceksiniz.
Basarsanız kesinlikle yaşamanıza izin verilecek.
Bu noktada "ben yapmasam başkası yapar, bu tanımadığım üç kişi zaten ölecek..." diye kendimizi ikna eder miyiz etmez miyiz?
Hadi! Filmlerde kahramanlık yapıp kendi hayatınızı feda etmek kolay! Adamlar bir bir tırnaklarınızı koparacak! Basıyor musunuz basmıyor musunuz düğmeye?
Sanırım burada üç tanımadığım insan için oyunu kaybediyorum. İşkenceye dayanabileceğimi sanmıyorum.
Ne yaptığımın farkında mıyım? "Üç kişinin hayatı için değmez" dedim resmen az önce!
Tabii ki bu kadar basitçe bırakmadım konuyu, onların nasıl olsa bir şekilde ölecek olduklarına inandırdım kendimi.
Peki üç kişi için işkence çekmeye değmiyorsa yüzbin kişi için değer mi?
Bu "onlar için değer" sınırı hangi sayıda başlar? Beş olunca mı? On olunca mı? Yüz? Bin?
Terazinin bir gözüne kaç kişinin hayatını koyunca artık "zaten öleceklerdi" diyemez oluruz?
Bu çok basit bir mantık oyunuydu sadece benim için. Cevabını bilemiyorum, herkes için sınır değişecektir herhalde.
Ama madem oyun oynamaya başladık ya, o zaman sahnede çok küçük(!) bir değişiklik yapalım.
Önümüze konan yine aynı düğme olsun. Yine üç kişi ölecek olsun. Ama bu sefer bu üç kişi, hiç tanımadığımız üç kişi değil, eşimiz ve iki çocuğumuz olsun.
Buyrun! Şimdi değiyor mu? "Nasıl olsa ölecekler, iyisi mi ben işkence görmeden kurtulayım" diyerek patlatabiliyor musunuz bombayı? Kendinizi ikna edebiliyor musunuz?
Hayır mı?
Hazır evclilik gibi filozofçuluk oynamaya başlamışken biraz daha deşelim o zaman!
Cevap büyük ihtimalle hayır. Kabul.
Peki neden?
Acaba kendi kendimize şunu mu dedik: "bunca yıllık eşim ve çocuklarım öldükten sonra ben yaşasam ne farkeder? Bu vicdan azabını nasıl kaldırırım?"
Ya da şunu mu dedik: "Ben böyle bir şey yaparsam hayatımın geri kalanında insanların yüzüne nasıl bakarım?"
Korkak damgası yemekten mi korktuk?
Her ne olduysa, terazinin diğer tarafına koyduğumuz şey o kadar ağırlaştı ki -hiç tanımadığımız üç kişiyi öldürmenin yanında o kadar ağırlaştı ki- artık çekeceğimiz işkenceyi umursamaz hale geldik.
Terazinin diğer kefesi çok ağırlaştı, değil mi?
Bu belki de yüzbin kişiyi bir atom bombası ile öldürmekten bile daha ağır.
Hiç üç kişinin yaşamı yüz bin kişinin yaşamından daha önemli olur mu?
Olur! Eğer söz konusu olan, ailemiz ise...
Hayır. Burada başka bir şeyler var! Aile... Eş... Çocuk.
Burada terazinin diğer kefesinde çok muazzam bir ağırlık var.
Ben sanırım bu ağırlığın ne olduğunu buldum. Herhalde benim ipe sapa gelmez bu mantık oyunlarımı sonuna kadar takip edebilmeyi başarmış herkes aynı sonuca ulaştı.
Terazinin dengesini bu kadar çok bozan şey, sevgidir!
İşin içine insan sevgisi girdiğinde artık ölümden sonra cennet varmış, cehennem varmış, reenkarnasyon varmış, tanrı varmış ya da yokmuş... Hepsi değerini yitiriyor.
Sevgiyi ailesi ve tanıdıkları ile sınırlandırmayıp tüm dünyaya yayabilen ender insanlar o hiç tanımadıkları üç kişi için de düğmeye basmıyorlar.
Hatta, üç kişiyi bırakın, savundukları değerler uğruna, söyledikleri sözler uğruna kendi hayatlarından bir saniyede vazgeçebiliyorlar.
24 son derece başarılı olmuş bir televizyon dizisi. Hiç haz etmediğim Amerikalılar bu senaryo işini çok iyi beceriyorlar doğrusu. İnsanı düşündürüyorlar..
İşte bir akşam üstü, ve Amerika'dan binlerce kilometre uzaktayım ve hiç tanımadığım üç kişinin ölümüne karşılık işkenceye dayanamadığım için suçluluk duyuyorum! Düşüncelerim beni insan sevgisine ulaştırıyor ve kendi sevgimin sadece üç kişiyi öldürmekle yüzbin kişiyi öldürmek arasında bir yerlerde olduğunu görüyorum.
Ne acı!
Galiba bu filozofluk bana göre değil!
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder