6 Haziran 2013

Tay-yip is-ti-fa!

Biraz önce saat 21:00 oldu ve ben de tüm mahalleliyle birlikte tencereye tavaya vurmaya başladım. Geçen gün aldığımız sahan, altındaki çıkıntılar sayesinde çok güzel ses çıkartıyor, büyük bir çatalı dairesel hareketlerle döndürerek epey ritmli bir gürültü çıkarabiliyorum, arada çatalın ucu parmaklarıma batıyor ve canım acıyor ama feda olsun, evet Gezi Parkı'ndakiler gibi, Ankara'dakiler gibi biber gazı yemiyorum belki ama işte burada ben de kendimce bir eylem içerisindeyim. İki gün önce de başım deli gibi ağrıyor olmasına rağmen gürültüye katılmaktan geri kalmamıştım.

Ne kadar fedakar bir insan olduğumu düşünüp gözlerimin dolduğu sırada başka şeyler üzerinde kafa yormak için de boş vaktim oldu.

Gezi Parkı eylemlerine, şu ya da bu şekilde katılmış olan bizler, ne istiyorduk?

İtiraf etmeliyim ki benim o parkta kesilen birkaç ağaçla pek bir alakam yok, AKM de zaten çirkin bir bina, yıkılacaksa yıkılsın ve yerine yenisi yapılsın.

Ayrıca başbakanın zorla evde tuttuğu %50'den biri olmasam da, sonuçta ilk seçimde AKP'ye oy vermiş, üstelik aradan geçen on küsur sene içinde de bu oydan pişmanlık duymamış birisiyim.

Ağaçların derdinde değilim, AKP'den nefret etmiyorum, gizli bir ajandaları filan olduğuna da inanmıyorum. Ama elimde bir sahan, koca çatalla vurarak mahallenin gürültüsüne ortak olmaya çalışıyorum, kendi çapımda şu büyük illet twitter ve facebook alemlerinde gezip mesajlar yazıyorum. Peki benim derdim ne?

Ne istiyorum "ben"?

Biraz düşününce ilk olarak ne istediğimi değil, ama neden rahatsız olduğumu dile getirebiliyorum. Çok açıkça başbakanın dediğim dedik tavırlarından, Fatih Terim gibi önüne gelen basın mensubunu azarlamasından, kaç çocuk yapacağımıza karışmasından, hangi dizinin seyredilip hangisinin seyredilmeyeceğiyle uğraşmasından rahatsızım. Ve son dönemde öylesine üst üste şeyler oldu ki, adeta başbakanın "bu salaklar nasıl olsa hiç bir şeye ses çıkarmıyorlar, ben geçirdikçe geçireyim, artık ağzıma ne gelirse, aklıma ne gelirse pata küte söyleyeyim" diye hissettiğini düşünmeye başladım.

Bardak dediğin de bir yere kadar su alabiliyor. Benim bardağım, sanırım pek çoğumuzunki gibi, Gezi Park'ındaki bir barışçıl eyleme yapılan hain polis saldırısıyla tamamen doldu. Henüz taşmamıştı, ama başbakan ertesi gün çıkıp da biber gazını, tazyikli suyu, copu, dayağı yemiş gençlere "çapulcu" deyince, "siz bir tarafınızı yırtsanız da biz oraya kışlayı da yapacağız, AKM'yi de yıkacağız, camiyi de yapacağız" şeklinde gürleyince taştı.

Aslında "biz" bile diyesi yoktu, tamamen "ben yapacağım" havasındaydı ya, neyse o kadar derine gitmeyelim.

Böylece bu halk sokaklara döküldü. Polis saçmalamaya devam edince daha da fazlamız döküldük. Benim tek derdim vardı, başbakan bu yaşananlar için halktan özür dilesin ve bundan sonraki dönemde bu diktatörvari tutumundan vazgeçsin.

Ben bu motivasyonla eylemin bir parçasına dahil olmuşken, hiç kuşkusuz sokaklardaki onbinlerin farklı farklı düşünceleri vardı. Birbirinden bu kadar değişik insanlar bir araya gelmiş ne istiyorlardı peki?

Ne istiyorduk "biz"?

Gezi Parkı'ndaki ağaçlar kesilmesin.

AKM yıkılmasın.

AKP yaşamımıza müdahale etmesin.

Emniyet Müdürü görevinden alınsın.

Biber gazı kullanımı yasaklansın.

Ve kimbilir daha neler.

Böyle bir halk karışımının tek bir talep dile getirmesi beklenemez. F Tipi cezaevlerindeki koşulların iyileştirmesi için açlık grevi yapan mahkumların ne talep ettikleri belliydi.

Onca yıl boyunca şiddete karşı duruşuyla bir bağımsızlık zaferi kazanmış olan Gandhi'nin, kendi halkı savaşa tutuştuğunda açlık grevi yaparken ne talep ettiği belliydi.

Ama Gezi Parkı eylemcileri olarak bizim ne talep ettiğimiz belli değil. Gezi Parkı eylemi artık Gezi Parkı'nı savunmaktan öte bir noktada, hatta bence çoğunluk için Gezi Parkı'ndan çok daha farklı bir yerde. Biz sadece "yeter artık, abarttın, artık yapma" diyoruz sanki. Kesişim noktamız bu.

Ve bu durum tek bir şekilde topluca dile getirilebilir: "Tay-yip is-ti-fa!".

Takım kötü gittiğinde taraftar "yönetim istifa" diye bağırır. Bu kadar basittir, detaya girilmez. Burada aslında istenen istifa etmeleri değil, kötü giden şeyleri düzeltmeleridir. Ya ne yapsın seyirci? Hep bir ağızdan "Hasan sen sol beğe geç, Murat sen yedek soyun, Hüseyin daha fazla koş, başkan maaşları düşür" diye tezahürat yapacak hali yoktur ki. Seyirci tek bir şeyi hep bir ağızdan söyleyebilir: "yönetim istifa!". Bu, "gidişattan memnun değilim, acilen düzelt!" demektir.

İşte böylece biz hep bir ağızdan "Tay-yip is-ti-fa!" dedik. İçimizde sahiden bunu isteyen de var, başka şeyler isteyenler de var. Hemen hemen hiç birimiz resmi bir toplantıda bu ülkenin başbakanına, yüzüne karşı "Tayyip" diyecek kadar terbiyesiz değiliz, ama biz toplumuz, biz taraftarız. Takım kötü gidiyor, takım istediğimiz gibi oynamıyor, antrenör kafasının dikine gidiyor. Lafı uzatamayız, hep birlikte ayağa kalkarız ve bağırırız: "yönetim istifa!".

Tencereye tavaya vururken işte bunu keşfettim. Gezi Parkı eylemcileri ne mi istiyor? Çok basit: "Tay-yip is-ti-fa!". İşte "bu"nu istiyor.

Eğer bu kötü gidişatın değişeceğine dair ufacık bir ümit belirirse bir kısmımız arkadaşlarımızı satıp evlerimize döneceğiz, ümit büyürse daha fazlamız. Ama Gezi Parkı eylemi, bu toplumun böylesine büyük bir katılımla gerçekleştirdiği belki de ilk eylem. Bu bir milat, yarın işler bir kez daha kötü giderse bu sefer daha da güçlü bağıracağız: "Tay-yip is-ti-fa!" diye.

Dün böyle bağırmayı bilmiyorduk. Başbakan da bizi dinlemeyi bilmiyordu.

Artık biz bağırmayı öğrendik, elbette başbakan da bizi dinlemeyi öğrenene kadar bağırmaya devam edeceğiz:

"Tay-yip is-ti-fa!".

Hiç yorum yok: