26 Ocak 2008

Özü Sözü Bir Olmak

Roma zamanında bir gangster çetesi düşünün. Çetenin acımasız bir lideri ve onun sadık iki yardımcısı var. "Üçüncü adam" pozisyonundaki kişi uzaklarda ve aylarca dönmeyecek. Karısı ise liderin hemen altındaki "ikinci adam"ın karısına hakaret etmiş.

Geleneklere göre koca -yani "ikinci adam"- kendi karısına hakaret eden bu kadını dövmelidir. Aslında bunu kocasına yaptırmalıdır, ama koca uzaklarda olduğuna göre iş başa düşmüştür.

Ancak döverse, koca -yani "üçüncü adam"- geldiğinde intikam almak zorunda kalır. Bir başka erkek kendi karısını dövmüş! Tabii ki bunun altında kalamaz. Yakışık almaz.

Şimdi adam bu kadını dövsün mü dövmesin mi? Zor durumda kalır ve konuyu liderlerine danışmak ihtiyacı hisseder.

Lider, konuyu dinler, dinler... Sözün sonu geldiğinde tek yaptığı gülümsemektir. “Hay allah” gibi bir şey söyler sadece. Ama tartışacak bir şey yoktur, “yapılması gereken yapılacaktır”.

Lider, kendisi için çok önemli iki adamının birbirine girecek olmasını sadece gülümseyerek karşılamıştır! Ve bunu hiç de büyük bir bilge olduğu için filan yapmamıştır. Gayet barbar, acımasız bir adamdır hatta.

Fakat gerçekten de onun için durum tam olarak “başka ne yapılabilir ki?”dir... Kafası başka bir şeye çalışmaz ki onun. Bunun sonucunda ölüm mü var? Tüh! Ama yapacak bir şey yok.

İşte bu kadar basit!

Bu sahneyi gördüğüm anda kendi yaşamlarımızı düşündüm. Daha doğrusu bunu düşünecektim, ancak daha önce kendi kendime "yaşama dair meseleler neden böyle deli saçması zamanlarda aklıma geliyor?" diye sordum. Acaba herkese de böyle mi oluyor?

Geçenlerde de 24 dizisini seyrederken olmuştu, yaşamla ilgili bir ampul yanmıştı aklımda. Bu sefer Rome’u seyrederken oldu. Bu "felsefi" düşünceler öyle anlamsız anlarda beynime gelmeye başladılar ki bazı “ulvi” sonuçların hiç de ulvi olmayan süreçlerden çıkabilmiş olabileceklerini düşündüm ister istemez.

Belki de Aristo bugünkü felsefenin temellerini, ağaçların altında bir dağın tepesinde güneşin batışını izlerken değil de, evinde ayak parmaklarının arasındaki kirleri temizlerken atmıştır. Belki Socrates en unutulmaz sözlerini yemek için bir tavuğun kafasını koparırken dile getirmiştir ilk.

Unutamadığım karikatürlerden biridir yıllar önce bir dergide gördüğüm: prenses yüksek mi yüksek bir kulenin en üst katında, zindandadır. Güzeller güzeli prensesini kurtarmak için kulenin metrelerce yüksekliğindeki duvarlarını tırmanan şövalye kafasını zindanın penceresinden uzatır ve ne görür?...

“Güzeller güzeli”(!) prenses, büyük abdestini yapmış, elini duvara silmektedir!

Bir prensesi hiç bu sahnede hayal etmiş miydiniz?

Peki Aristo’yu ayak parmaklarıyla oynarken?

Elbette ki kendimi ne Aristo ile ne de güzeller güzeli prenses ile bir tutmuyorum! Ben, kendi çapımda, yaşamımın anlamına dair bir şeyler düşünmek üzereydim işte, ancak bunu elimde patlamış mısır tabağı, televizyonun karşısında bir dizi seyrederken yapıyordum!

Bu Romalı liderin yerinde olsam nasıl bir çözüm önerirdim acaba diye düşündüm. Eminim bu durumu örtbas edecek bir yol bulurdum. Belki kadını bir başkasına dövdürürdüm, belki döver ama asla ağzını açmamasını sağlardım. Ya da belki bu adamı “bu seferlik” boşvermesi için ikna ederdim.

Aslında bütün bu alavere dalavereyi, sadece kendi çıkarımı korumak için yapmış olduğumu, elbette ki itiraf etmezdim kendime! En önemli iki adamımdan birini "bir hiç uğruna” kaybetmeye ne gerek var?

Oysa bütün bu alavere dalaverenin ardından sonuçta bir takım insanların bir takım değerleriyle oynamış, bazı şeyleri sarsmış olurdum. Elbette bunu yaparken çok haklı sebepler sıralar, çok geçerli argümanlar geliştirirdim.

Nehrin akış yönünü değiştirirdim.

Bunu günlük yaşamlarımızda ne kadar çok kez yaptığımızı düşündüm. Hayat aslında önümüze çok basit olaylar sunuyor, biz bu olaylar karşısında aslında ilk saniyede tüm benliğimizle ne yapmamız gerektiğini biliyoruz, ancak bundan sonra işin içine bir takım çıkarlar, arzular, hırslar giriyor.

Kısaca ego giriyor işin içine.

İşte o dakikadan sonra öyle değil de böyle davranmak için o kadar kusursuz açıklamalar getiriyoruz ki. Bu mantıklı gerekçeler denizinde yüzmekten de öylesine zevk alıyoruz ki bir süre sonra “yahu ben kötü bir şeyler hissediyorum bu işte” diyen benliğimizi bile duymaz hale geliyoruz.

Hayatımız boyunca o kadar çok nehrin akış yönünü değiştiriyoruz ki, bir süre sonra artık başka bir dünyada yaşıyor hale geliyoruz neredeyse. Buraları artık bizim doğdumuz topraklar değil, bambaşka bir dünya. Ve işin daha kötü yanı, istesek bile bu nehirleri artık geri de çeviremiyoruz.

Gandhi, onbinlerce insanla birlikte silahlı İngilizlerin karşısına geçip, sopalarla dövülmelerine rağmen hiç kimsenin şiddete şiddetle karşılık vermemesini istediğinde aslında sadece nehri akışına bırakıyordu. Doğru olan davranış kimseye şiddet uygulamamaktı. Bu yönde herkesin kafası kolu mu kırılacaktı? Kırılsın.

Normalde on bin kişiyi dayak yemekten kurtarmak için ne kadar çabukça ve kolayca prensiplerimizden vazgeçeriz, değil mi?

Oysa Gandhi vazgeçmedi.

Bunun karşılığında Hindistan bağımsızlığını kazandı.

Bu “çok ulvi” örnek ile bir barbar Romalı’nın arkadaşının karısını dövmesi arasında müthiş bir benzerlik var.

Hayat aslında iki örnekte de, alabildiğince basit.

Sonuçlara bağlı kalarak seçimlerimizi karmaşıklaştırmak ise, sadece bizim tercihimiz.

Hiç yorum yok: