"İnsanda acı hafızası yoktur" diyen herhalde şakacı biriymiş.
Geçen gün bir sebeple E5'ten Küçükyalı'ya, minibüs caddesine doğru yürümekteydim. Ara sokaklardan yürüyorum ve daha önce hiç geçmediğim yollar. Böyle anlarda insan ister istemez daha kalabalık olan yolları tercih eder ya, ben de öyle yapıyorum.
Ancak kalabalık olan yol, eğer yön algılarım beni yanıltmıyorsa gideceğim yola paralel şekilde ilerliyor ve bu gidişle bir süre sonra hedefimden iyice uzaklaşmış olacağım. Biliyorum ki Küçükyalı sol tarafımda bir yerlerde kaldı.
Baktım sola doğru uzanan dar bir sokak var. Eh, herhalde bu sokağa girip düz yürürsem minibüs yoluna çıkabileceğim.
Ama ben o sokağa girmedim.
Şimdi E5'ten minibüs yoluna doğru giderken girmekten vazgeçtiğim bir sokak üzerine ne yazısı yazılabilir diye homurdanacaksınız.
Haklısınız, ama biraz sabır.
Lüzumsuz düşünceler insanıyım ya, herhalde o yüzden olsa gerek ben, kalabalık yolumda yürümeye devam ettim ve bir yandan da o sokağa neden girmemiş olduğumu düşündüm.
Aslında bunu düşünmeye beni iten bir sebep daha vardı, birkaç gündür bir tavla programı yazmaya çalışıyorum ve insanın tavla oynarken nasıl düşündüğünü çözmek için çabalıyorum.
Elbette bu algoritma konusuna girerek sizi daha fazla baymaya niyetim yok. Sadece yolda yürürken bu saçmalıkları düşünmemi azıcık olsun haklı göstererek beni deli bilmenizi engellemeye çalışıyorum.
Evet, o sokağa girmemiştim. Çünkü bu sokağa girme anı beynimde bir takım anıları canlandırmıştı. O anılarda ben tatil amaçlı, tanımadığım şehirlerde geziyordum ve elimde harita yürüyerek şehri keşfetme turlarımda -ki çoğunlukla ayağımda yürüyüş esnasında oluşan ve sonra patlayan su toplamaları ile şenlenmiştirler- bir tarafa doğru gitmek için anlamsız sokaklara sapıyordum. O sokaklar, çoğunlukla benim istediğim istikmatte bir süre ilerledikten sonra ya sert bir yokuş ile kesilirler, ya da araya dere nehir filan girer. Artık oraya kadar geldikten sonra geri dönmeyi de gururuma yediremediğim için karşı tarafa ulaşmak için binbir sokağa saparım ve hepsinin sonunda mutlaka kaybolurum.
İşte bu, benim benliğimin derinliklerinde, tahmin yürüterek saptığım ara sokakların bana her zaman acı çektirdiği yönünde bir hatıra bırakmıştır.
Ana yoldan dar bir sokağa sapmak, genellikle kaybolmaktır benim için.
Aslında tavla oynarken de çoğunlukla yapacağınız hamleyi matematiksel olarak her olasılığı hesaplayıp yapmazsınız. Bir oyun şekli daha önceki deneyimlerinizde sizin için çok kötü sonuçlanmıştır, onu yapmaktan kaçınırsınız.
Tavla oynamak ve yol bulmak gibi iki alakasız örnek arasındaki olumsuzluk o gün benim dikkatimi çekiverdi birden.
Yabancı şehirlerde dolaşırken kestirme yolları nasıl bulabildiğimi hatırlamıyordum ben!
Hani belki de bunda tipik erkeklik gururumun da bir rolü vardır: erkek adam yol sormaz, kendisi bulur!
Yani benim kolayca yolu bulduğum anılarım, çoğunlukla birilerine adres sorduğum yürüyüşlerdir. Belki de bu yüzden hatırlamam onları!
"Bir müsibet bin nasihatten daha iyidir" denir ya, neden bir olumlu deneyim bin nasihatten daha iyi değildir?
İşte Küçükyalı'ya doğru yürürken aklıma takılan düşünce bu oldu.
Neden deneyim, hayatta yediğimiz kazıkların bileşkesidir? Hımm. Sanırım bu konuda biraz kendimi zorlasam daha bir yığın özlü söz ve atasözü bulabilirim, ama yazılarımı okuyan birkaç kişi çok uzun yazdığımı ve okurken sıkıldıklarını söylemişlerdi, kısa kesmeye çalışayım. Ama ne yapayım, kimisi geveze olur, kimisi de benim gibi klavye gevezesi...
Sabah erken kalkıp spor yapmak çok keyiflidir. İnsan güne zinde başlar vs.vs.. Hepimiz bunu biliriz, peki hiç ertesi sabah kalkarken bir önceki gün nasıl mutlu olduğumuzu hatırlar mıyız? Hayır.
Fakat eminim, sadece bir tek sabah kalksak ve erken saatte yürürken yolda sokak köpekleri peşimize takılsa, yaşamımızın geri kalan tüm sabahlarınde "erken saatte yürüyünce sokak köpekleri adama saldırır" korkusuyla spor yapmaktan vazgeçeriz!
Gerçekten deneyimlerimiz arasından olumsuz olanı seçmek konusunda hepimiz birer dahiyiz.
Elbette Küçükyalı yolundaki bir dar sokağa girmemiş olmam, "hatalardan ders çıkardığım" anlamına da geliyor olabilir. Ama yine de ben, yaşamımızda hep negatif üzerine yoğunlaştığımızı hissettim o an.
Ne komiktir ki pozitif orada bir adım mesafede dururken biz negatifleri negatifle çarparak pozitif elde etmeye çalışıyoruz.
İşte böyle çarparak, bölerek Küçükyalı'ya kadar gelmişim. Ondan sonra bıraktım bu deli saçması konularda düşünmeyi zaten.
5 Nisan 2008
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder