Ne tekerlek, ne zamanda yolculuk, ne de ışınlanma. Bence insanlığın kaderini en köklü biçimde değiştirecek icat, “niyet ölçer” olacak.
Niyet bir kez ölçülmeye görsün, kişiliklerimizde geri dönülmez bir değişim yaşayacağız, pek çok komplo teorisyeni kendisini boşlukta bulacak. O gün sahiden bambaşka bir dünyaya uyanacağız.
Bir süredir kafamı kurcalıyor bu icat. Önce Gençlerbirliği kalecisi, Galatasaray maçında kurtarabileceği bir şutu kurtaramadı. Bütün Fenerbahçeliler elini bilerek çektiğini söylediler. Zaten maçtan önce de kulüp başkanı “artık iddiamız kalmadı, maç kazanamıyoruz” filan demişti. Herkes fütursuzca o kalecinin ruhuna girdi, ne düşündüğünü, neden düşündüğünü, neyi neden yaptığını biliverdi.
Belki de sadece dünyanın bir yerinde bir kelebek kanat çırpmıştı, o kadar basitti.
Bazen pipo, sadece pipoydu.
Ama hayır, herkesin elinde, kendince bir niyet ölçer, ölçtükçe ölçüyorduk. Yeni bir şey de değildi bu durum, birkaç yıl önce mesela, AKP iktidara gelmişti. Bazı şeyler yapıyorlardı, bir kesim insan ise ne yapıldığıyla değil, bunların kimbilir ne kötü niyetlerle, ne gizli ajandalarla yapıldığının peşindeydi. Evet, belki icraatları fena değildi bu AKP’nin, ama yine de uzak durmalıydı, çünkü niyetleri kötüydü.
Niyet ölçerlerimiz iş başındaydı yine.
Devran ise durduğu yerde asla durmayıp dönüyordu, dönüyordu. Çember bir gün Gezi Parkı’nın üzerinden geçti. Bu sefer niyet ölçme sırası AKP’deydi. Hayır, buradaki insanların derdi en temel protesto haklarını kullanmak filan değildi, filancanın falancanın güdümündeydiler. “Üç beş ağaç” diye konuşup resmen ihtilal yapacaklardı. Şu “Eyyyy CNN” de işin medya ayağıydı.
Pipo, bazen sadece pipoydu da... Acaba biz ona bakınca başka bir şey mi görüyorduk? Heisenberg’in belirsizlik ilkesi gündelik yaşamımıza da mı burnunu sokuyordu ne?
Sonra Survivor’da Hakan’ın takımı ikinci dokunulmazlık oyununu da kaybetti. Hakan ancak bu şekilde Doğukan’ı eleme şansını ele geçirecekti. Evet! Kesinlikle bilerek kaybetmişti Hakan. Tüm işaretler bunu gösteriyordu ve niyet ölçerlerimizin göstergesi aletin kenarlarına çarpmaya başlamıştı. Şevkle linç ediyorduk Hakan’ı.
Zaten linç etmekten pek hoşlanan bir toplumduk.
Benim uzun yıllar boyunca bu niyet ölçme takıntısına karşı tavrım “ne olduğuyla değil, neden olduğuyla ilgilenmek saçmalıktır” şeklindeydi. Ama ne zaman ki bu işe kafa yormaya başladım, ufaktan ufaktan bir “yoksa??” içimi kemirir oldu.
Hepimizin geçmişi “şu kız/erkek bana bakıp gülümsedi, kesin benden hoşlanıyor”, “iki gündür aramıyor, mutlaka benden hoşlanmayı bıraktı” tarzı muhabbetlerle doludur. O zamanlar kimseyi karşısındakinin niyetini ölçtüğü için eleştirmeyen ben, neden şimdi bunun yanlış olduğunu düşünmeye başlamıştım ki?
O sıralar seçim zamanıydı. Cumhurbaşkanımız meydanlarda gezip adını vermediği bir parti için oy isterken niyetinin ne olduğunu çok iyi bildiğimi düşündüm! Her şey apaçıktı ve benim niyet ölçerim kesinlikle doğruyu gösteriyordu.
Gençlerbirliği kalecisinin elini çekmesi ile bunu karşılaştırmanın haksızlık olduğunu kabul ediyorum. Herhalde 100 kişiye sorsak 99’u benimle aynı fikirde olur.
Yani realite, 100 kişinin 99’unun aynı şeyi söylemesiyle mi oluşuyor? Niyet ölçmek ne zaman haksızlık, hangi noktadan sonra doğal hakkımız oluyor?
Hangi noktadan sonra gerçeğe ulaşmış oluyoruz? Ya da belki hiç bir zaman gerçeğe ulaşamıyor, sadece biraz daha yakınsamış oluyoruz?
Heisenberg... Heisenberg...
Acaba “realite” tek olmayabilir mi? Madem ki bir gözlemci işin içine girdiğinde parçacık bazen dalga olarak görünebiliyor, acaba pipo, biz ona baktığımız andan itibaren artık sadece pipo değil mi? Yaptıklarımız, sadece bizim eylemimiz olmayıp bunu gözlemleyenlerle birlikte bir bütün mü?
Benim dalga olarak gördüğüm şeyi bir başkası parçacık olarak görüyor ve ikimiz de haklı olabiliyorsak Gençlerbirliği kalecisi bir Fenerbahçe taraftarı için elini bilerek uzatmamış, bir Galatasaray taraftarı içinse sadece hatalı gol yemiş olamaz mı?
Hakan kendince maçı bilerek kaybetmiş olmasa da, bundan canı yanan birisinin gözüyle bakınca bilerek kaybetmiş olabilir mi?
Pipo bazen kedi mi?!
İşte insanlığı bekleyen en büyük icat, niyet ölçer, bütün bu gerçekliği değiştirecek. Artık bir olayı görmek için gözlemci olmamız gerekmeyecek. Çünkü biz “bakmasak” da karşımızdakinin niyetini bize söyleyen bir cihaz olacak elimizde. O küçük zerreciğin tam da şu anda parçacık mı dalga mı olduğunu sahiden bilebileceğim.
Günlük hayatımızda ne çok zamanı karşımızdakinin niyetini anlamakla ve kendimizi korumak için tedbirler üretmekle geçirdiğimizi düşünürsek, niyet ölçerin bizi nasıl bambaşka bir dünyaya götüreceğini çok iyi anlayabiliriz. Bu icat öyle bir zincirleme reaksiyon oluşturacak ki, ne savaşmak için geçerli bir sebep kalacak artık, ne de sıradan yaşamlarımızdaki sürekli belirsizliğin heyecanı.
Ve belki bir süre sonra niyet ölçerin de aslında bir gözlemci olduğunu farkedeceğiz...
Tanrıyı ararken belki de bulacağımız; kendi tanrısını arayan bir tanrı olacak.
Niyet bir kez ölçülmeye görsün, kişiliklerimizde geri dönülmez bir değişim yaşayacağız, pek çok komplo teorisyeni kendisini boşlukta bulacak. O gün sahiden bambaşka bir dünyaya uyanacağız.
Bir süredir kafamı kurcalıyor bu icat. Önce Gençlerbirliği kalecisi, Galatasaray maçında kurtarabileceği bir şutu kurtaramadı. Bütün Fenerbahçeliler elini bilerek çektiğini söylediler. Zaten maçtan önce de kulüp başkanı “artık iddiamız kalmadı, maç kazanamıyoruz” filan demişti. Herkes fütursuzca o kalecinin ruhuna girdi, ne düşündüğünü, neden düşündüğünü, neyi neden yaptığını biliverdi.
Belki de sadece dünyanın bir yerinde bir kelebek kanat çırpmıştı, o kadar basitti.
Bazen pipo, sadece pipoydu.
Ama hayır, herkesin elinde, kendince bir niyet ölçer, ölçtükçe ölçüyorduk. Yeni bir şey de değildi bu durum, birkaç yıl önce mesela, AKP iktidara gelmişti. Bazı şeyler yapıyorlardı, bir kesim insan ise ne yapıldığıyla değil, bunların kimbilir ne kötü niyetlerle, ne gizli ajandalarla yapıldığının peşindeydi. Evet, belki icraatları fena değildi bu AKP’nin, ama yine de uzak durmalıydı, çünkü niyetleri kötüydü.
Niyet ölçerlerimiz iş başındaydı yine.
Devran ise durduğu yerde asla durmayıp dönüyordu, dönüyordu. Çember bir gün Gezi Parkı’nın üzerinden geçti. Bu sefer niyet ölçme sırası AKP’deydi. Hayır, buradaki insanların derdi en temel protesto haklarını kullanmak filan değildi, filancanın falancanın güdümündeydiler. “Üç beş ağaç” diye konuşup resmen ihtilal yapacaklardı. Şu “Eyyyy CNN” de işin medya ayağıydı.
Pipo, bazen sadece pipoydu da... Acaba biz ona bakınca başka bir şey mi görüyorduk? Heisenberg’in belirsizlik ilkesi gündelik yaşamımıza da mı burnunu sokuyordu ne?
Sonra Survivor’da Hakan’ın takımı ikinci dokunulmazlık oyununu da kaybetti. Hakan ancak bu şekilde Doğukan’ı eleme şansını ele geçirecekti. Evet! Kesinlikle bilerek kaybetmişti Hakan. Tüm işaretler bunu gösteriyordu ve niyet ölçerlerimizin göstergesi aletin kenarlarına çarpmaya başlamıştı. Şevkle linç ediyorduk Hakan’ı.
Zaten linç etmekten pek hoşlanan bir toplumduk.
Benim uzun yıllar boyunca bu niyet ölçme takıntısına karşı tavrım “ne olduğuyla değil, neden olduğuyla ilgilenmek saçmalıktır” şeklindeydi. Ama ne zaman ki bu işe kafa yormaya başladım, ufaktan ufaktan bir “yoksa??” içimi kemirir oldu.
Hepimizin geçmişi “şu kız/erkek bana bakıp gülümsedi, kesin benden hoşlanıyor”, “iki gündür aramıyor, mutlaka benden hoşlanmayı bıraktı” tarzı muhabbetlerle doludur. O zamanlar kimseyi karşısındakinin niyetini ölçtüğü için eleştirmeyen ben, neden şimdi bunun yanlış olduğunu düşünmeye başlamıştım ki?
O sıralar seçim zamanıydı. Cumhurbaşkanımız meydanlarda gezip adını vermediği bir parti için oy isterken niyetinin ne olduğunu çok iyi bildiğimi düşündüm! Her şey apaçıktı ve benim niyet ölçerim kesinlikle doğruyu gösteriyordu.
Gençlerbirliği kalecisinin elini çekmesi ile bunu karşılaştırmanın haksızlık olduğunu kabul ediyorum. Herhalde 100 kişiye sorsak 99’u benimle aynı fikirde olur.
Yani realite, 100 kişinin 99’unun aynı şeyi söylemesiyle mi oluşuyor? Niyet ölçmek ne zaman haksızlık, hangi noktadan sonra doğal hakkımız oluyor?
Hangi noktadan sonra gerçeğe ulaşmış oluyoruz? Ya da belki hiç bir zaman gerçeğe ulaşamıyor, sadece biraz daha yakınsamış oluyoruz?
Heisenberg... Heisenberg...
Acaba “realite” tek olmayabilir mi? Madem ki bir gözlemci işin içine girdiğinde parçacık bazen dalga olarak görünebiliyor, acaba pipo, biz ona baktığımız andan itibaren artık sadece pipo değil mi? Yaptıklarımız, sadece bizim eylemimiz olmayıp bunu gözlemleyenlerle birlikte bir bütün mü?
Benim dalga olarak gördüğüm şeyi bir başkası parçacık olarak görüyor ve ikimiz de haklı olabiliyorsak Gençlerbirliği kalecisi bir Fenerbahçe taraftarı için elini bilerek uzatmamış, bir Galatasaray taraftarı içinse sadece hatalı gol yemiş olamaz mı?
Hakan kendince maçı bilerek kaybetmiş olmasa da, bundan canı yanan birisinin gözüyle bakınca bilerek kaybetmiş olabilir mi?
Pipo bazen kedi mi?!
İşte insanlığı bekleyen en büyük icat, niyet ölçer, bütün bu gerçekliği değiştirecek. Artık bir olayı görmek için gözlemci olmamız gerekmeyecek. Çünkü biz “bakmasak” da karşımızdakinin niyetini bize söyleyen bir cihaz olacak elimizde. O küçük zerreciğin tam da şu anda parçacık mı dalga mı olduğunu sahiden bilebileceğim.
Günlük hayatımızda ne çok zamanı karşımızdakinin niyetini anlamakla ve kendimizi korumak için tedbirler üretmekle geçirdiğimizi düşünürsek, niyet ölçerin bizi nasıl bambaşka bir dünyaya götüreceğini çok iyi anlayabiliriz. Bu icat öyle bir zincirleme reaksiyon oluşturacak ki, ne savaşmak için geçerli bir sebep kalacak artık, ne de sıradan yaşamlarımızdaki sürekli belirsizliğin heyecanı.
Ve belki bir süre sonra niyet ölçerin de aslında bir gözlemci olduğunu farkedeceğiz...
Tanrıyı ararken belki de bulacağımız; kendi tanrısını arayan bir tanrı olacak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder