30 Kasım 2009

Kendini Affedebilmek

“İnsan alırken de, verirken olduğu kadar samimi olabilmeli.”

Bilgece laflar yumurtlamaya meraklı olduğum yıllarda dilimden düşürmediğim beylik bir cümleydi bu. Karşınızdakine iyilik etmek kolaydır. Çıkarır cebinizden para verebilirsiniz, onun bir işini halledebilmek için saatlerce soğukta sıra bekleyebilirsiniz. Bütün bunları yapmak insana iyi hissettirir Kişi belki de gizliden gizliye bir “yüce gönüllülük” sıfatı yakıştırır kendisine.

Çoğunlukla bu iyilikleri yaparken gerçekten de samimidir.

Buraya kadar güzel.

Peki kaçımız, bize benzer bir iyilik yapıldığında kendimizi borçlu, belki biraz ezilmiş hissetmeyiz?

O kadar çok insan tanırım ki, kendilerini eş, dost, akrabaları için perişan ederler, ama hiç bir zaman onlardan bir karşılık almazlar. Kazara böyle bir iyiliğe “kurban gittiklerinde” ise ezilip büzülürler ve bu borcun altından nasıl kalkacaklarını düşünürler kara kara.

İyilik eylemini vermek ve almak olarak düşünürsek, verirken bu kadar mutlu olan insanların alırken mutsuz olmaları aslında biraz garip değil midir? Eğer onlara bir iyiliğim dokunduğunda kendilerini bu kadar borçlu hissediyorlarsa, basit bir mantıkla, bana iyilik yaptıklarında da benim onlara borçlu olduğumu düşünüyor olmaları gerekmez mi?

Vermek insanı bu kadar mutlu hissettiriyorsa, neden karşımızdakinin aynı şekilde mutlu olmasını istemeyiz?

İnsan kendi yaşamını başkalarına adayabilir, felsefi açıdan tartışmalı olsa da, benim şahsi görüşüm bunun bilgece bir davranış şekli olduğudur.

Ama eksik bir bilgeliktir bu. Hayatta karşımıza çıkan her sınav gibi, her başarılı testin ardından yeni bir soruyla karşılaşırız. Egomuzu yenerek kendi çıkarlarımızı ikinci plana atıp başkalarının iyiliği için çırpınıyor olabiliriz, fakat işte bu sınavı geçtikten hemen sonra ikinci bir soru çıkar karşımıza ve ne yazık ki hemen hemen hiç bir zaman bu soruyu göremez, “tamam ben bu sınıfı geçtim, işimi bitirdim” diyor oluruz.

Halbuki sıradaki yeni soru, aynı iyiliklerin bize yapılması durumunda da egomuzu yenip yenemeyeceğimizdir!

Öyle ya, toplumun her kesimi tarafından iyilik yapmak “güzel” bir davranış şekli olarak adlandırılmıştır. İnsan bunu düşündüğü sürece “ben ne kadar iyi bir insanım” diyecektir ister istemez. Aslında tüm yaşamı iki kutba ayırmış olduğunu farkedemeyecektir: iyilik yapan ve iyilik yapılan. Bir pozitif, bir negatif kutup gibi adeta.

Böyle düşünen birisinin her zaman pozitif kutupta yer almayı tercih etmesi de çok doğaldır elbette.

Oysa bunu da aşıp, aslında iyiliğin çok doğal, hatta sıradan bir insan davranışı olduğunu gerçekten kabul edebilsek, işte o zaman “alırken de samimi olabilme” mertebesine erişmiş olacağız.

Bir sofrada sürahi kimin yakınındaysa bardaklara suyu o doldurur. Kimse “ah bardakları ben doldurmalıydım, sana ne kadar büyük iş çıkardım” diye düşünmez. Hiç kimse de “bak ne güzel, sofradaki herkesin suyunu ben doldurdum, ne güzel bir insanım ben” diye böbürlenmez.

Su doldurma eylemi o kadar doğaldır ki, ardından hiç hesap yapmayız.

Yaşamdaki iyilikler de aslında sadece sürahinin o an için bizim yakınımızda olmasından ibarettir, o kadar. Bugün benim yanımda olan sürahi yarın bir başkasının yanında olabilir, hiç gocunmadan bardağımızı uzatır, doldurturuz.

Buna çok benzer bir sınavın “affetmek” üzerine olduğunu düşünüyorum.

Sınavın birinci aşamasında çözmemizin beklendiği problem, başkalarını affetmektir. Başlarda kalbimiz serttir, kolay kolay beceremeyiz bunu. Belki zamanla içimizdeki varlık sevgisi biraz büyür de kendimize yapılan yanlışları affetmeye başlarız.

Fakat affettikçe, yine hiç farkında olmadan, bir sonraki sınavın soruları da oluşmaya başlar. Bunu “affeden” ile “hata yapan, affedilen” olarak kutuplaştırdığımız sürece elbette ki asla affedilen rolünde olmayı istemeyiz.

Oysa, iyilik örneğinde olduğu gibi, olay sadece sürahinin bize biraz daha yakın olmasından ibarettir. Hatasız kul olmaz ki, elbet bir gün biz de hata yaparız, biz de bir kalp kırarız. O gün, sürahinin bizden uzak olduğu gündür.

Böyle göremediğimiz için ne yaparız biliyor musunuz? Hemen hemen her şeyi affedebiliriz, İsa kendini çarmıha gerenleri bile affetmişti, belki bizim de bu denli sonsuz bir bağışlayıcılığımız olabilir.

Ama bu, sınıfı geçtiğimizi göstermez.

Her şeyi, ama her şeyi affedebilen insanoğlu nedense kendisini bir türlü affedemez. Yaptığı hatayı ömür boyu beraberinde taşır, kendisini cezalandırır, acı çektirir, süründürür. Çünkü kendisini affedebileceğini insanlara söyleyemiyordur. Başkalarını affetmek herkesin gözünde ulu bir mevkidir, ama “evet, yaptığım hatayı biliyorum, bunu yinelememek için elimden geleni yapacağım ve kendimi affediyorum” diyemezsiniz!

Başkasını affedebilirsiniz, insanlar bunu hoş görürler, ama kendinizi affedemezsiniz. Bu, güzel değildir.

Bu işte bir saçmalık yok mu sizce de?

İyilik yapmayı ve affetmeyi yüce bir davranış şekli olarak gördüğümüz sürece bunların kendimize yapılmasını istemeyeğiz.

İnsan egosunu biraz yenip başkalarını affedebilir, ama tamamen yenmeden kendisini affedemeyecektir.

Kendisini affetmeyi başardığı gün ise...

Kimbilir hangi yeni sınav çıkacaktır karşısına...

1 yorum:

Elif Günenç dedi ki...

herkesin yanında bir sürahi olması dileğiyle... çok güzel benzetme. süper yazı, tebrikler:)